Camı kırılmış bir Nike dükkânı. Tamir ettirmek yerine bantlamayı tercih etmişler!

Berlin’deki birinci ayımda samimi –ve uzun– bir değerlendirme

Berlin’i sevmek için çaba harcamanız gerekiyor. Çünkü Berlin ayak basar basmaz güzelliğiyle sizi etkisi altına alan bir yer değil. Aksine, oldukça alımsız ve nazlı bir şehir…
9 Temmuz 2025
14 dakika

Huyum kurusun, ilginç bir özelliğim var. Gittiğim her yere ve yaptığım her işe hızlıca adapte olabiliyorum. Nerede ne yapıyor olursam olayım, yerimi asla yadırgamadan hızlıca düzenimi kurup yoluma bakabiliyorum.

Türkiye’den ayrılmadan hemen önce, çok sevdiğim bir arkadaşım neden Türkiye’den ayrılamayacağını şöyle anlatmıştı: “Biz Türkiye’nin sokak köpekleriyiz… Buradan öylece ayrılamayız.”

Sanırım bense gittiğim her yerin işportacısıyım. Mekân fark etmeksizin tezgâhımı kurabiliyorum. Metaforik bir polis gelip beni kendi köşemden kovalarsa, hemen başka bir köşeye geçip biraz önce yaşanan her şeyi unutuyorum.

The show must go on!

— —

Her şey 22 Kasım akşamı başladı.

Aslında o akşam Deike ile buluşmak için planlar yapmıştık. Birlikte önce yemek yiyecek, sonra da Fernsehturm’un tam karşısında bir roof bara gidip kokteyllerimizi içecektik. Ama Deike’nin yoğun bir iş gününün ardından kendini yorgun hissetmesi planlarımızı bozdu.

Gerçi benim keyfim bayaa yerindeydi.

Almanya’daki telefon numaramın bir önceki sahibi yaşlı bir Türk kadın. Bugün kendi numaramı WhatsApp’e kaydetmeye çalıştığımda kadının WP’de hâlâ eski numarasıyla kayıtlı olduğunu gördüm. Tahmin ediyorum ki telefon numarasını yakın zamanda değiştirdi ama WP numarasını güncellemedi. Bu yüzden şu an için WP’ye Almanya numaramla kaydolamıyorum!

Kadını telefonla arayıp numarasını değiştirmeye ikna etmeye çalıştım fakat dolandırıcı olduğumu düşündüğü için telefonu suratıma kapadı. Bütün bu tantana işten çıkmamdan hemen önce yaşanmıştı.

Ama buna rağmen keyfim gaaayet gıcırdı.

Çünkü bugün Berlin’in en kıyak yerindeki ofisimde (Oranienburger Straße, Mitte), tech-broların next-generation AI teknolojileri ürettiği bir co-working space’de verimli bir gün geçirmiştim.

Hemen Deike’ye “Sorun değil, iyi dinlenmeler!” şekli dostluk nişanesi bir mesaj yolladım. Tabii bir de akşam yemeği için mekân tavsiyesi istedim. Yolladığı birkaç mekânın arasında bir de Arap restoranı vardı.

“Allah Allah,” dedim kendi kendime, “Arapların mutfağı nasıl ki?”

Küçük bir sörften sonra mekânın Suriye restoranı olduğunu öğrendim. “Tamam,” dedim, “bizim hemşolar!” Let’s go!

Dedim ya, keyfim bayaa yerindeydi.

— —

Almanya’da restoranların farklı farklı usülleri var. Kimisinde siparişi masada veriyorsun, kimisinde kasaya gidip İngilizceyi yarım yamalak anlayan kasiyere ne istediğini tarif etmen gerekiyor. Kimi sadece nakit çalışıyor, kimi ise mit karte bitte! Bazen yemekten sonra tabakları kasaya geri götürmen gerekiyor, bazense garson gelip her şeyi topluyor.

He bu arada, çalışanların çoğunun anadili Almanca değil zaten. Yıllar içinde öğrenmişler Almancayı. O yüzden onu da yarım yamalak konuşuyorlar!

Bu kafa karışıklığı içinde bütün bönlüğüm ve ne yapacağımı bilememezliğimle birinin benden sipariş almasını beklerken, “Hoop birader, bir yemek söyleyeceğiz 10 dakikadır bekletiyorsunuz,” bakışı attığım garsondan kasada sipariş vermem gerektiği yönündeki tatlı sert bir uyarı yiyince kendime geldim.

Kasada tavuklu nohutlu çorbamı ve falafel tabağımı sipariş edip hızlı ve utangaç adımlarla yerime geçtim. Ankara Kocatepe’deki Dr. Falafel’i düşünüp sırıttım.

Masama oturur oturmaz günün yorgunluğunu üzerimde hissetmeye başlamıştım. Bütün gün bilgisayara bakmaktan zonklayan beynim, “Dostum bu da kafa be!” şeklinde söylenerek çeperlerine doğru baskıyı şiddetlendiriyordu. Ben de sadece bir anlığına gözlerimi kapatıp başımın iki yanına parmaklarımla masaj yapmaya başladım…

Ve o an… Ne olduysa, o an oldu!

— —

Gözlerimi kapatınca zamandan ve mekândan soyutlanarak çevremdeki seslere kulak kabartmaya başladım. Arkada birileri arkadaşlarıyla Almanca sohbet ediyordu. Diğer tarafta bir başkası Arapça bir şeyler mırıldanıyordu. Mutfaktan gelen kızgın yağ sesini duyabiliyordum. Bir saniye, yanlış mı duyuyorum, yoksa Türkçe müzik mi çalıyor? Evet, restoranda Türkçe müzik çalıyordu!

Gözlerimi tekrar açtım. Berlin Mitte’de, bir sürü farklı memleketten insanın bir arada olduğu bir Suriye restoranında sipariş vermiş yemeğimi bekliyordum. Bir anda her şey çok sürreel gelmeye başladı.

Berlin? Mitte? Suriye? Was machst du hier, Berkay?

Ben Berlin’e ne zaman gelmiştim? Buraya nasıl bu kadar hızlı alışmıştım? Tam olarak ne zaman her şeyi kanıksayıp buranın yerlisi gibi davranmaya başlamıştım? Master, iş, ev, etkinlikler, arkadaşlar, yeni bir şehir, yeni bir hayat… Bütün bunları ne kadar kısa sürede özümseyip hayatıma sanki hiçbir şey olmamış gibi devam etmiştim! Ne kadar da hızlı adapte olmuştum lan ben buraya!

O dakikadan sonra heyecanım giderek arttı. Bir an önce nohutlu ve tavuklu çorbamı içip sokaklara çıkmak istiyordum! Çorbam geldi, çorbamı içtim, çorbamı pek de beğenmedim! Falafelin kendisini beğendim, humusunun toz biberini fazla buldum ama yemekle birlikte getirdikleri ekmeklerini sevdim.

Acaba Suriye mutfağında köri gerçekten bu kadar yaygın kullanılıyor mu yoksa lokalizasyon yapıp kendi yemeklerini Alman damak tadına yakınlaştırmak için mi çorbaya bu kadar çok köri eklemişler diye düşündüm. Yemekte en önemli şey ölçülülük ve denge. Bu kadar köri de fazla!

Hesabı ödeyip kendimi doğruca sokağa attım.

Mekâna puanım 6/10!

— —

Kendimi bir kaybolma ihtiyacı içinde hissettim. Kaybolmalıydım ve daha sonra bulmalıydım. Etrafta turlamalıydım. Bu şehrin her sokağını karış karış öğrenmeliydim! Çünkü buraya bunun için gelmiştim. Bir dakikam bile boş geçsin istemiyordum! Her an yeni bir şey ile meşgul olmak ve keşfetmek derdindeydim. Burası henüz benim şehrim değildi. Neden şimdiye kadar sanki yıllardır burada yaşıyor gibi davranıyordum? Neden bu kadar hızlı alışmıştım? Bu bakış açısı beni yerimde durmaya iterdi!

Tabii Berlin’de kaybolmanın ve sokaklarda avarelik yapmanın önünde iki engel var. Birincisi bok gibi soğuk hava. İnsanın derisini adeta delip geçen o yağmur… Bir daha asla doğmayacakmış gibi saat 4 dedin mi batan güneş…

Sokağa adımımı attığım saniyeden itibaren doğruca evime yollanıp sıcak odamda vakit geçirmemin daha mantıklı olduğunu söylemeye başlayan beynime siktir çekerek yoluma devam ettim. Tamam, ilk engeli aştık.

Gerçi hâlâ tramvaya binip “bir yere” gidebilirim. Nereye? Bilmem!

Yok ulan, tramvaya da binmiyorum! 25 yaşında olduğumu kendime hatırlattım. Kanım Max Verstappen hızında akıyordu!

Flanörlüğün ve kaybolmanın önündeki ikinci engel ise daha naif, hatta böyle engele can kurban. Hatta engel demek çok ayıp bu “gel”e. Belki az-gel demek lazım!

Bu az-gel de inanılmaz gelişmiş bir toplu taşıma sistemine sahip olan Berlin’de nerede olursan ol seni evine götürecek bir metro bulacağın gerçeği. Yani bu şehirde “Neresi oğlum burası, en yakın yerleşim yeri 17km uzakta gözüküyor!” şeklinde bir kaybolma yaşamak çok zor. Çünkü ödenen vergilerle yapılan U-bahn’lar, S-bahnlar, regional trainler, tramvaylar ve otobüsler (amma da fazla opsiyon var he!) seni 17 km uzaktan dahi olsa alıp evine geri getiriyor.

Benim gibi yön bulma kabiliyeti zayıf, bönlüğü ise yüksek biriyseniz yine kaybolursunuz, orası ayrı! Mesela birkaç hafta önce arkadaşlarımla gideceğim ve şehrin göbeğinde bulunan fotoğraf sergisi için Berlin’den ziyade Hamburg’a yakın bir adrese gittim. E ne yapayım, harita beni oraya yönlendirdi! Gerçi ben uzak adresi kafamda “Abi bunlar hipster sanatçılar, muhtemelen varoş semtlerin harabe binalarında filan yapıyorlardır sergilerini,” şeklinde rasyonalize etmiştim, ama suç hâlâ haritanın.

— —

Neyse, Oranienburger Tor’a dönelim! Kaybolmak duygusuyla atıldığım yolda kendime Fernsehturm’u kıble seçtim. Fernsehturm upuzunluğuyla ve çipçirkinliğiyle ünlü bir kule. Buranın Atakulesi diyebiliriz kendisine. Atakule’den tek farkı Berlin dümdüz bir şehir olduğu için Atakule’nin aksine şehrin her tarafından gözükmüyor olması. Çünkü düz bir sokakta yürürken önünüzde –diyelim 100 metre yüksekliğinde– bir bina varsa, onun arkasında kalan 368 metrelik kuleyi görmeniz imkânsızlaşıyor!

Ama benim olduğum yerden bu şekilsiz kule gayet net gözüküyordu. O yüzden ona doğru yürümeye başladım. Fernshentum’a giderken birkaç kere binaların orta kısımlarındaki Höfe’lere girdim. Hatta bazı yerleri çok beğenip telefonumla fotoğrafladım. Bir Höfe’de eski bir sinema bile buldum! Birkaç yeri daha sonra tekrar ziyaret etmek amacıyla haritama kaydedip yoluma devam ettim.

Berlin, Roma ya da Viyana gibi majestik bir şehir değil. Şehre girer girmez yüzlerce yıllık tarihi eserler, barok kiliseler ve Rönesans eserler sebebiyle bir Paris Sendromu yaşamıyorsunuz.

İlla bir şey yüzünden bayılacaksanız, koca şehri saran sigara ve ot kokusu yüzünden bayılabilirsiniz sanırım. Ama ona bile çok kısa sürede alışıyorsunuz. Hatta geçenlerde eğlenceli bir an yaşadım. Önümden yürürken ot içen bir adama, saniyelik bir göz temasının ardından “It smells nice, haha!” diye laf attım. O da gülerek “Thanks bro, haha!” şeklinde, “Gel istersen bir fırt da sen çek,” dermiş gibi yanıtladı. Evet, burada herkes “haha” diye gülüyor.

Diğer Avrupa başkentlerinin aksine, Berlin “leş” bir şehir. Kimi zaman pisliğiyle kimi zaman çirkinliğiyle, çoğu zamansa “okay ya fena değil” seviyesindeki güzelliğiyle çıkıyor karşınıza.

— —

Berlin her bir mahallesi ayrı havaya sahip koca bir köyler konfederasyonu gibi. Dünya savaşından sonra dümdüz olup baştan inşa edildiği ve yıllarca iki fap-farklı siyasi görüşün arasında tam ortadan ikiye bölündüğü için standart bir estetik anlayışına sahip değil. Benim de yaşadığım Doğu Berlin’in özellikle Frankfurter Tor gibi yerlerinde Sovyet etkileri görülebilirken Mitte ya da Schöneberg’deki çoğu yer daha “modern” hissettiriyor.

Frankfurter Tor

Sanırım bazı tarihi sebepler de şehrin bu durumuna katkıda bulunuyor. Mesela Paris 1000 yıl önce bile Avrupa’nın önemli şehirlerinden biriyken Berlin’in –ve Almanya’nın– tarih sahnesine çıkması bundan çok çok daha geç. Yani şehir bazı mimari sanat akımlarını ıskalamış, bazı dönemlerde ise baya baya çulsuzluktan geride kalmışlar!

Prusya’nın büyük kralı Friedrich’e itibardan tasarruf olmayacağını hatırlatmak isterdim ama kendisi beni duyacak bir pozisyonda değil. Duyabilecek olsa da Türkçe anlamazdı sanırım!

Bütün bunların üstüne katı bir Protestan etiği ve ALMANLIK da eklenince, estetikten ziyade verimliliği ön plana çıkaran bir anlayış gelişmiş.

E haliyle bu leşliğin ve keşmekeşin içinde pek çok alt kültür oluşmuş. Mesela Berlin dünyanın tekno müzik başkenti kabul ediliyor. Tekno gibi “leş” bir müzik de Paris’ten, Londra’dan ya da Roma’dan değil, aynı kendisi gibi “leş” bir yer olan Berlin’den çıkardı zaten.

Burada uzun süre yaşayan herkesin default olarak tekno müziği sevmesi çok ilginç geldi bana ilk başta. Kime “Do you actually like techno music?” diye sorsam, şaşkın bakışlara eşlik eden bir “Of course I do!” yanıtı aldım. Of course you do, of course! But why?

Şu âna kadar 100% (1/1) club kabul oranım var. Önümüzdeki aylarda oranın değişimini göreceğiz!

— —

Ev arkadaşım Manuel’in söylediğine göre Berlin eskiden çok ucuz bir şehirmiş. On sene kadar önce benim şu an bir odasına €600 kira verdiğim apartman dairesininin tamamında €200 civarına oturabilirmişim. Bu yüzden pek çok sanatçı Berlin’e gelirmiş. Çünkü burada az paraya yaşayıp underground kültürü içinde yoğrularak kendi sanatlarını icra edebiliyorlarmış. Artık durum değişmiş tabii… Berlin artık pahalı bir şehir! Hâlâ Münih kadar pahalı değil, hatta Avrupa’nın ilk 10’unda bile değil, ama eskiye göre çok daha pahalı.

Şehrin böyle olması bir yandan da zenginlerin burada yaşamayı tercih etmemesine sebep oluyor sanırım. Çünkü burada Londra ya da Paris’te olduğu gibi insanların gelir düzeyine göre yerleştiği “halkalar” yok. Bazı “biraz daha lüks” mahalleler haricinde Berlin’in hemen her tarafı aynı leşliği yaşıyor.

İster asgari ücretle geçiniyor ol, ister milyon euroları olan bir şirket yöneticisi, yaşadığın binanın üzerinde illaki çirkin bir graffiti oluyor! Şehrin kompartmantalize olmaması, şehir hayatından alacağı olan gençler, sanatçılar ya da genç profesyoneller gibi gruplara çekici gelebiliyor. Ama sanırım elit tabakaya hitap etmiyor.

Önemli bir tarihi monüment olman bile seni graffitilerden kurtarmayacak!

Mesela bir futbolcu Londra’dan bir takıma sadece o takım Londra’da olduğu için gidebilir. Hatta takımın küme düşme potasında ya da finansal bir bataklık içinde olması bile fark etmez bazen. Londra’da yaşayacak olmak yeterlidir.

Ama haberlerde hiçbir zaman “Berlin’e taşınacağı için çok mutlu ve çok heyecanlı olan bir futbolcu” duymazsınız. Bunun bir sebebi Berlin’de büyük bir futbol takımı olmaması olabilir tabii (xd). Ama bence asıl sebebi bahsettiğim şeyler.

— —

Bu yüzden de şehre alışmak için aşmanız gereken, yüzyıllardır ilmek ilmek örülmüş büyük duvarlar yoktur önünüzde. İşletmecilik terimleriyle ifade edersek, low barriers to entry bir şehirdir Berlin. Tam da bu sebepten yeni gelen misafirlerine kucak açar gibi bir hâli vardır buranın.

Belki de bu yüzden ben de gelir gelmez hemen ortama adapte olmuşumdur… Belki şehirde hâlihazırda pek çok arkadaşım ve tanıdığım olduğu için hiç yabancılık çekmemişimdir. Hatta belki Avrupa’nın Ankara’sına geldiğim için burada bana tanıdık gelen bir şeyler bulmuşumdur. Belki de sadece okul ve işi bir arada götürdüğüm yoğun takvimimden dolayı yabancılık çekecek vakit bulamamışımdır!

Cevap: E) HEPSİ!

— —

Yukarıda saydığım bütün bu sebeplerden dolayı Berlin’i sevmek için çaba harcamanız gerekiyor! Çünkü Berlin ayak basar basmaz güzelliğiyle sizi etkisi altına alan bir yer değil. Aksine, oldukça alımsız ve nazlı bir şehir…

Bu şehri sevmek için yeni şeyler denemek, aradığını bulmak, ama ilk önce aramaya başlamak gerekiyor. Öyle ya, deneyeceksin, yanılacaksın, anlayacaksın, sonra tekrar deneyip aslında başından beri hiçbir şey anlamadığını fark edeceksin. Takatin hemen tükenmesin, çünkü ertesi gün daha fazla deneyeceksin!

Kocaman bir FOMO şehri Berlin. Her gün, her saat ve her dakika yapacak bir şeyler var dışarıda. Hayat yedi gün yirmi dört saat yaşanmaya devam ediyor. Bir an olsun durdurak bilmeden akıyor, akıyor ve akıyor. Hayır, hayat akşam 12 ile sabah 6 arası uykuya dalmıyor. Aksine burada hayat, sürekli partileyen ve asla yorulmayan bir teknocu gibi giderek artan bir tempoyla sürüp gidiyor. Peki ya sen? Sen ne yapacaksın hayata ayak uydurmak için? Hazır mısın bu hızlı ve leş gibi şehri yaşamaya? Var mısın denemeye ve görmeye?

— —

Oranienburger Tor’da başladığım akşam yürüyüşümü Fernsehturm’la göz göze bakacak yakınlığa gelip Alexanderplatz’da bitirdim. Alexanderplatz’a hemen her gün gidiyorum aslında. Çünkü U5 metrosundan U2 metrosuna aktarma yapıyorum. Ama bahsi geçen o akşama kadar daha bir kere bile metro durağından yukarı çıkıp meydanı görmemiştim.

Gerçi görmediğim isabet olmuş diyebilirim. Neden peki diyeceksiniz? Çünkü bu Alexanderplatz Alexanderplatz dedikleri koca bir Kızılay Meydanı’ymış da ondan! Önemli bir meydan mı? Önemli bir meydan. Turistik mi? Turistik. Her yere oradan mı gidiliyor? Kısmen. Görmeye değer bir şey var mı? Yok! Görmenin bir sakıncası var mı? E o da yok!?

Meydanın tam ortasında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı gibi bir bina var.

Günün yorgunluğu aşırı soğukla birleşince akşam yürüyüşünü burada bitirmeye karar verip ilk U5 ile evime dönüyorum. Frankfurter Alle, Doğu Berlin’imizin gururu!

— —

27 Kasım’da Berlin’deki birinci ayımı doldurdum. Aferin bana, en boktan durumlarda bile hiç şikâyet etmedim.

Gerçi şikâyet edersem, birileri gelip beni illa döver. Çünkü müthiş bir aydı son bir ay, küçük şeylere ağlamanın lüzumu yok! Dayaklık olursun öyle!

Uzun lafın kısası şu: Bir ayımı dolu dolu geçirdim. Hemen hiçbir haftasonunu evde geçirmedim! Gezdim, tozdum, fotoğraf çektim, partiledim, sabahlara kadar içtim, daha önce yemediğim yemekleri yedim, bir sürü insanla tanıştım ve daha şimdiden bir sürü seyahat planı yapmaya başladım!

Berlin leş bir şehir. Burada aradığınız her şeyi bulabilirsiniz ama beklediğiniz her şeyi bulamayabilirsiniz. O yüzden buraya doğru beklentilerle gelmek önemli. Peki ben ne yaptım?

Buraya doğru beklentilerle geldim. Bu yüzden karşılaştığım şeylerden keyif alıyorum. Berlin dünyanın en iyi ve en çekici şehri değil, bunu biliyorum. Ama Berlin’in dünyanın en güzel şehri olmak gibi bir iddiası olmadığını da biliyorum.

Hâlihazırda burada yaşayan arkadaşlarınızın olması süper bir şey! Tabii bu arkadaşlarınızın hepsi Türkse kısa bir süre sonra kendinizi Türkiye’de yaşıyor gibi bulabilirsiniz sanırım. Bundan da şikâyet etmeye lüzum yok, dengeyi bulmak yeterli.

Berlin’i çok sevdim! Çünkü Berlin’i sevmek için çaba göstermeye hazırım. Sonu gelmeyecekmiş gibi hissettiren bir enerjim var. Umarım gerçekten de sonu gelmez!

Author

  • GMT +1 / GMT +2. ODTÜlü, Ankaralı, Berlinli, Dünyalı. Fotoğraf çeker ve dans eder.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin