Türkiye’den Uzakta: Bir Kimlik ve Görünürlük Mücadelesi

Bir sene boyunca adımı söylemeye çekindim, çünkü hemen sonra kimliğimle ilgili sorularla karşılaşıyordum. "Nerelisin? Aaa hiç Türk’e benzemiyorsun," gibi ifadeleri yadırgıyor, kendimi barlarda tarih ve coğrafya nutukları çekerken buluyordum.
24 Temmuz 2025
14 dakika

“Senelerce Türkiye’de yaşayıp toplumsal olayları deneyimlemek nesil olarak hepimizi yıprattı, ama 1 senelik göçmenliğimde öğrendim ki Türkiye’de olanları uzaktan izlemek insana çok daha ağır geliyormuş. Aklım fikrim haberlerde, tutuklu gençlerde, balkonda tencere tava çalan teyzelerde. Nereye gidersem gideyim benimle geliyorlar, çünkü öfkelerini de umutlarını da derinden paylaşıyorum.”

E.E, Berlin

Yirmili yaşlarımın başında hayatımı –ve kedimin hayatını– neden alt üst ettiğimi kısaca anlatarak başlayayım. 24 ile 27 yaşlarım arasında paralize olmuş gibiydim. Eve sağ salim dönüp dönemeyeceğimi, yazıp bir kenara kaldırdığım vasiyetimin ulaşılabilir olup olmadığını, birinin canı sıkıldığı için beni bıçaklayıp bıçaklamayacağını ya da kaldırımda yürürken bir otobüsün üzerimden geçip geçmeyeceğini sorguluyordum sürekli. Yani Türkiye’de yetişmiş ve yetişmekte olan bazı gençlerin kafasında yazdığı hikâyeleri ben de kurguluyordum.

Ruhunun ve bedeninin tamamen ait olduğu bir yerde görünmez ve güvensiz hissetmek çok karmaşık bir duygu. Zihni neredeyse felç ediyor. Ben kafamda yarattığım bir Türkiye’ye âşıktım ve nostaljiyle beslenen romantik tarafım birer birer kapanan mekânlar, yerini AVM’lere bırakan parklarla beraber iyice törpülenmeye başladı. Yıllarca anılar biriktirdiğim şehrin ücra köşeleri artık hiçbir şey ifade etmemeye başlamıştı. Kızgındım, yorgundum, üzgündüm. 2022’de işimi, kariyerimi, arkadaşlarımı, ailemi ve sevdiğim tüm vahaları bırakıp yeniden öğrenci olmaya, başka bir gelecek kurmaya karar verdim. Evde hissetmeyeceğimi bildiğim, ama güvende olacağıma inandığım bir gelecekti bu. “Yabancı” olmaya zamanla alıştım. Zaten dürüst olmak gerekirse, yabancılık çok da “yabancı” olduğum bir his değildi.

Hollanda’ya taşınmak heyecan vericiydi, ama burada kalmak (kalmak için kendimi ikna etmek) zordu. Rotterdam’a ilk geldiğimde kimliğimden tamamen sıyrılmış gibiydim. Türkiye’de hep daha az olmaya çalışmıştım, daha az kadın, daha az aktivist, daha az feminist… Bu yüzden kendimi sıfırdan inşa etmem gerekti, gerekiyor.

Burada insanlar birbirlerini hangi çekmecelere koyuyorlar acaba?

Dilini konuşmadığım bu şehre ilk taşındığım vakit herkese başka bir karakter sunuyor, küçük oyunlar oynayıp tepkilerini gözlemlemeye çalışıyordum. Tasarımcı, muhafazakâr yazar, aşçı, direk dansçısı, hiçbir yabancı dil bilmeyen ziyaretçi… Büyük değişim ve başlangıçların getirdiği o kendine has özgürlükle, üstümde eğreti duran ya da üstüme tam oturacağını düşündüğüm bir sürü kimliğe bu şekilde büründüm. Adım başı Türkiyeliye rastlanabilen Rotterdam’ın nabzını yokluyordum diyelim. Türk diasporasının şehrin yüzde sekizini oluşturduğu bu şehirde, insanlar Türkiye’den gelenlerle ilgili nelere kaş göz büküyorlardı, neleri seviyorlardı? Ben zaten bavulumda kendi milletime karşı yıllarca bileylediğim bazı yargılarla gelmiştim. Bu yargılar, bir şeyleri her şeye rağmen doğru yapmaya çalışmanın sonucunda aklımda oluşmuş yumrulardı. Sabrın aptallık olarak görüldüğü, dürüstlüğün enayiliğe benzetildiği bir çevrede büyümek insanı utangaç bir aslan hâline getirebiliyor.

Rotterdam göç açısından ilginç bir şehir. Yoğunlukla 1960’lardan itibaren Türkiye’den gelen işçiler bu liman kentinin arka sokaklarına yerleşmiş. Ama varlıkları çoğu zaman “misafirlikten” öteye geçememiş. Kısacası ben kimliğimi yeniden inşa etmeye çalışırken onlar daha en başından buraya ait olma hakkını savunuyordu. Nerede, nasıl yetiştiğimiz konusunda Hollanda doğumlu Türklerden farklı olmakla beraber, aslında pek çok açıdan da benzer olduğumuzu söyleyebilirim. Onların göçlerinden beri yaşadıkları ve savundukları kültürel ve dini kimlik de bir karmaşaya işaret ediyor, expat kesimin kendi seçimi zannederek ülkesinden ayrılması da…

Günbegün artan beyin göçü sebebiyle şehir artık yalnızca geçmişin izlerini taşımıyor, aynı zamanda benim gibi kendi hikâyesini baştan yazmaya çalışanlarla da dolu. Sokakları arşınlarken duvarlardaki solmuş Türkçe afişler, apartman kapısından girilen camiler, kasap vitrinlerindeki yazım hataları, eski bir dükkândan yükselen arabesk ezgisi beni zaman katmanları arasında bir yere sıkıştırıyordu. Onlar buraya iş imkânıyla gelmişti, ben ise içimden atamadığım bir hissin peşinden. Aynı şehirde başka sebeplerle ve yollarla kök salmaya çalışıyorduk. Bu çok katmanlı göç hikâyelerinin ortasında kendi aidiyet arayışım boşluk gibi yankılanıyordu.

Etrafıma baktığımda yaşıtlarım kim olduklarını çoktan çözmüş gibi görünüyordu. Herkes hobilerini, cinsel yönelimini, tutkusunu, neyi sevip sevmediğini biliyordu. Ben bu alanları neredeyse hiç keşfedememiştim, çünkü bunlara odaklanacağım yıllarımı kendimi susturarak geçirmiştim. Çok geride kaldım diye kan ter içinde burada tanıştığım yaşıtlarımın peşinde koşarken, taşınmamın beşinci ayında gri bulutlarla beraber gelen yalnızlık tokadını yedim.

Türkiye’deki hayatı anlatmak acı verici ve imkânsıza yakındı. Hollanda’daki arkadaşlarımın anlamakta zorlandığı Türkiye gündemini tekrar tekrar açıklamak zorunda kalıyor, kendimi kelimelerin insafına bırakıyordum. İnsanların aklı çoğu şeyi almıyor, benim akıl sağlığımı korumak için normal bellediğim bazı davranışlar ve olaylar onların gözlerini yuvalarından çıkarmaya yetiyordu. Bunları anlattığımda karşılaştığım acıma ve korkuyla karışık ifadelerden sonra ben de zamanla iyice sessizleştim, konuştuğum her şeyin tuhaf utancını büyüttüm. Kendimi buradaki arkadaşlara Türkiye’yi anlatırken bulduğumda içten içe sinirleniyor, yeniden kurmak istediğim hayat düzenine haksızlık ettiğimi düşünüyor, geleceğe değil geçmişe baktığım için yine kendimi eleştiriyordum. Yani Türkiye’den taşınmak için fedakârlık yaptığım her şeye ihanet ediyorum duygusunu taşıyor, Hollanda’da olmanın hakkını veremediğimi düşünerek suçlulukta boğuluyordum.

Gittin de ne oldu?

Havadan sudan sohbet çevirmeye başladığım ve Türkiye’yle ilgili bir kelam dahi etmek istemediğim bu dönemde 6 Şubat depremleri yaşandı, ben de bu sefer tamamen içime kapandım. Hayatımda ilk defa bu denli büyük bir felaket yaşanırken evden uzaktaydım ve kaybettiklerimin üzüntüsüyle baş başaydım. Günlerce konuşmadım. Anam babam aradığında, telefonu açmadan önce sesim çıkıversin diye öksürmek zorunda kaldım. “İyiyim anne, her şey yolunda, burası güzel…” dedim.

Avrupa’ya gelip kötü olmak da neydi? Bize anlatılan Avrupa mitine göre ben mutsuzsam, arkadaş edinemiyorsam, adapte olamıyorsam, sorun elbette bende olmalıydı. Bunu da ailem ve dostlarım bilmemeliydi, çünkü başkalarının hayalini kurduğu bir yerde mutsuz olma hakkım elbette yoktu. Avrupa’ya göç eden kesimle ilgili “Kaçtı kurtardı kendini, bırakın o ödesin hesabı,” algısının bilincinde olup da söylenmek insana korkutucu gelebiliyor. Seni kıvrandıran duygu ve tecrübeleri yakınlarınla da yeni edindiğin arkadaşlarınla da şeffaflıkla paylaşamadığın bir sarmal oluyor.

Bu duygusal salınımlarla başa çıkabilmek ve bir nebze normalleşmek için yüksek lisansa odaklandım. Mesleği ve maaşı olan, kendi ayakları üstünde öyle ya da böyle durabilen genç bir kadınken bursla ve borçla/birikimle yaşayan bir yabancıya dönüşmüştüm. Bu durumun özgüvenimi zedelediği anlar oldu elbet. Çünkü alıştığım kimlikler elimden kayıyor, yerine ne koyacağımı bilemiyordum. Türkiye’de yaşadığım o kronik tedirginliğin başka bir versiyonuydu bu. Oradaki kaygı onurlu bir şekilde hayatta kalmak içindi, burada ise kendi yerimi bulmak için.

Yurt dışına taşındıktan sonra ilk defa, üstelik dünya çapında yankı bulmuş bir deprem felaketiyle baş başaydım. Ayrılmış, “bırakıp gitmiş” olmaktan, burada duyduğum keyif ve güvenden utanıyor, geride kalanların ve kaybettiklerimin, artık dönülemeyecek eski benliğimin kaybının yasını tutuyordum. Sevdiklerimden haber almaya, yemek yemeye, çalışmaya, derslerimi geçmeye uğraşıyordum. Sosyal medya üzerinden gündeme dair yazıp çizmek de faydasız geliyordu. Uzaktan verilebilecek destek sınırlıydı ve sanki sesim ekranın öteki tarafında boğuluyor gibiydi. Özellikle bazı çevrelerde sıkça duyduğum “Söylenecektiysen, memlekette olup bitenler çok umurundaysa, neden burada değilsin?” gibi sorgulamalarla karşılaşınca, iyice köşeye sıkışıyordum. Bu tür sözler bulunduğum yerden konuşmamın meşruiyetini sorgulatıyor, içimdeki suçluluğu daha da derinleştiriyordu.

Suçluluk, Sessiz Yas ve Çay Demlemek

Hollanda’ya taşınma kararımı bu süreçte neredeyse her gün sorguladım. Buraya gelme kararını bizzat vermeme rağmen kararın tamamen bana ait olduğunu hissetmiyordum. Ziyarete gelip dönerken annemi hıçkıra hıçkıra ağlar şekilde havaalanı kapısında her bıraktığımda şunu düşündüm: “Buna değer mi?”

Memleketten her gün bir haber geliyor, inşa etmeye çalıştığım gerçekliği, sahildeki ayak izlerini yok ettiğinden daha sinsice siliyordu. Kaybettiğim arkadaşlarımı ve dayanışmayı yüzüstü bıraktığımı düşünüyordum. Kalkıp kalkıp çay demliyor, o çok tanıdık dem tadının damağımda kalmasını arzuluyordum. Çay birden seremonik bir hâl alıyor, bir teselliye, duaya, direniş biçimine, hepsinden öte tanıdık bir duyuya tutunma çabasına, ortak bir çare arayışına dönüyordu. Ama burada tüm benliğimle var olma çabama pek katkısı olmuyor, üstüne üstlük efkâr duygusu ekliyordu.

Hollanda’da bazı arkadaşlarım sürgündeyken, ben ülkemden ve ailemden “kendi isteğimle” ayrıldığım için konuşma hakkım olmadığını düşünüyordum. Sessizce yas tutmaya, kimseyi üzmemeye, mezun olmaya, para kazanmaya, flört etmeye, Hollandaca öğrenmeye, bu kültürü ve Türk diasporasını anlamaya çalışıyordum. Kendime verdiğim iyi bir gelecek sözünü tutmaya direniyor, ama yalnızlıkta boğuluyordum. Sonra yine kalkıp çay demliyordum. Politik yalnızlık gündelik hayatımda bu şekilde yankılanıyor, kaynar suyun içine atılmış bu bitki ise Türkiye’de üzerimde yarattığı gücü burada sırtlanamıyordu. Çay içmediğim zamanlarda birkaç iyi arkadaş edindim elbette herkes gibi, ama telefon ekranından takip ettiğim başka bir hayat vardı. Orada değildim, ama burada da olduğum söylenemezdi.

Sonraki aşamada çay kaşığının ince bele vurduğu anda yankılanan sesle baş başa kaldım. Anladım ki sohbetsiz çayın kimseye yararı yok, ben de dudak payıyla ilgili soluksuz tartışmalara girecek dostlar aradım. Bunu kavradığım esnada az da olsa sosyalleşmeye başlamıştım, fakat bu sefer de Hollanda halkının Türkiye’den gelenlere karşı önyargıları bende paranoyaya sebep olmuştu. Yaptığım her hareket yanlış gibi geliyordu. Yıllarca adil olduğunu düşünerek yaptığın şeyler için zihinsel ve fiziksel olarak cezalandırıldığında, sana gelen kırbacı hak ettiğine inanmaya başlıyormuşsun, bunu kabullendim. Hep izleniyormuşum gibi geliyor, bir yerde yanlış bir şey yaparsam, arkadaşım dahi olsa “Ne de olsa Türk,” diyecekmiş gibi yersiz bir korku ve utanç duygusuna kapılıyordum. Tüm kurallara her daim uyma ve her şeyi “normale” uygun icra etme baskısı, özellikle de kurallarını henüz öğrenmekte olduğun bir yerde zor gelebiliyor.

Aaa hiç Türk’e benzemiyorsun!

Bir sene boyunca adımı söylemeye belki de bu yüzden çekindim, çünkü hemen sonra kimliğimle ilgili sorularla karşılaşıyordum. “Nerelisin? Aaa hiç Türk’e benzemiyorsun,” gibi ifadeleri yadırgıyor, kendimi barlarda tarih ve coğrafya nutukları çekerken buluyordum. “Sen de hiç Hollandalıya benzemiyorsun,” diyerek konuşmayı tatlı bir tonda bitiriyor, bu yorumların bende yarattığı gizemli tahribatı kahkahalarla süpürüyordum. Sahi, bekledikleri insan neydi? Ne yer, ne içerdi? Hangi algıyı yıkmaya yeltenir, nelere gülüp geçerdi? Aldığım bu cahilce tepkiler zamanla milliyetçi duygumu kabarttı. Gerçekten değişiyor muydum, yoksa birinin beni tanımadan teraziye oturtmasını aklamaya veya anlamaya mı çalışıyordum?

Bize anlatılan o Avrupa mitinin devam filmi, doğduğun coğrafyadan duyulan tuhaf utanç ve mahcubiyetti. O da yerini hızla toksik bir milliyet savunuculuğuna bıraktı. Bu taşkın milliyetçi duygu bir yandan Hollanda’daki ikinci ve üçüncü nesil göçmenleri giderek daha iyi anlamama yardımcı oluyor, bir yandan da siyasi kimliğimi tartaklıyor, huzursuz ediyordu. Ben neden başkalarının algısına uygun bir kalıp içinde var olmak zorundaydım? Dış görünüşüme yorum yapanlar bu muhabbeti small talk olarak nitelendirirken benim aklımda neden üstü kapalı bir ırkçılık olarak yankı buluyordu? Acaba diye diye demlikteki yansımama bakıyor, saatlerce, günlerce bu konuları düşünüyordum.

Birkaç demlik sonra bu milli gurur meselesi bende yararlı denebilecek bir tahribat yarattı. Bir kere Avrupa miti kafamda gerçekçi bir teraziye oturdu, tamamen uydurma ve özenti bir geçmiş nesil hikâyesi olarak son buldu. Burada herkesin birbirine duyduğu oturaklı ve ortak saygıya, başarı hikâyelerine, sosyal rahatlığa ve yaşıtlarımın benden çok ileride olduğuna dair görüşlerim, coğrafi kimliğimi ezdirmeme mücadelem sayesinde epey söndü. Avrupalı arkadaşlarla yukarıda bahsettiğim tartışmalara girdiğim dönemde, ayrıcalıklı dünya vatandaşı olmanın hayatta bazı şeyleri kolaylaştırdığını kavradım. Ülkemi ve insanlarını anlattıkça ortak, hatta üstün olduğumuz bazı konuların ayrımına vardım. Bu algı sosyal anksiyetemi azaltsa da ciddi bir içsel çatışmayı da beraberinde getirdi. Milli duyguların getirdiği kabarmayla kendini kanıtlama veya eksiksiz ifade etme mecburiyeti; orantısız, sahte bir özgüven doğuruyordu. Ben de milliyetçi damarımın kabarmasının karmaşık ve çelişkilerle dolu etkisini fark ettikten sonra bu duygunun aklımda gezinmesine izin vererek varlığımı, kapladığım alanı daha kalın çizgilerle işaretlemeye başladım. Tıpkı İstanbul’un kedileri gibi. Birlikte yaşayabiliriz, fakat bedenimi dünyanın neresine taşırsam taşıyayım, bana dair konularda benim kurallarım geçerlidir.

Üç senenin ardından ve pek çok milletten insanı iki kelam ettiklerine pişman ettikten sonra kolaylıkla “İsmim Irmak,” diyor, doğru telaffuz edene kadar kimsenin yakasını bırakmıyorum. Sonra yine gidip çay demliyor ve oh çekiyorum. Bu sefer tutunma çabasıyla veya ağzımda tanıdık bir dem tadıyla küfretmek için değil, kendim için… Biliyorum, kendi adını söylemekten, yani çok erken yaşta öğrendiğimiz basit bir beceriden bahsediyorum. Gel gör ki bunu erken yaşta öğrenmemizin bir sebebi varmış, o da kendi varlığını utanmadan, darılmadan olduğu gibi ilan edebilmekmiş.

İsimler, günler, dinler, ırklar ve dünyanın bin bir türlü vahşeti, güzelliği derken zaman yine sinsice akıp gidiyor tabii ki. Bu fikirler, tespitler bir kulaktan giriyor, diğer kulaktan da giriyor, bu esnada kişisel mücadelelerimizi paylaşmanın ne kadar önemli olduğunu öncelikle kendime kanıtlıyorum. İyi bir direnişçi olmak için kavganla ve geldiğin yönle barışmanın önemini hatırlıyor, Türkiye’de olup biteni uzaktan izlemenin suçluluktan çok lojistikle ilgili olduğu fikrine biraz daha yaklaşıyorum. Örgütlülüğün her yerdeki önemini bir kez daha tecrübe ediyorum. Bu yüzden bu yazıyı yazmaya, yaşadıklarımı olabildiğince açık ifadelerle anlatmaya karar verdim. Utancın sırtımızdaki yükü, bireysel hayatımızda güçlü bir varoluş sergiliyor. İnsan da o kadar şekilden şekle, huydan huya bürünüyor ki kendi merkezinden bir nebze uzaklaşabiliyor. Sürgünde olmak veya yurt dışına taşınmak yalnız hissettirebilir, ama bu yalnızlıkta yalnız değiliz. Özellikle benim gibi içedönük biri için buralarda zorlanmak kolay. Hüngür hüngür ağlamak, çaresizlik, işe yaramazlık, sosyal felç, kötü uyku düzeni, panik ataklar, hepsi normal.

Ancak burada kişisel direncin farklı yollarını da öğrendiğim için mutluyum. Bu öğretinin beni daha bilinçli ve iyi bir yurttaşa dönüştürdüğüne inanıyorum, çünkü neyin kavgasını ne ve kim için verdiğimi daha net anladığım bir süreçten çıktım. Direnişin çatapatla, inatla, sızıyla olduğu kadar hassasiyetle de bağı var. Yaralarını birine gösterebilme cesareti, hikâyenin hakimiyetini geri kazanma çabası, hepsi direnişin çok yönlü diline dahil. Uzaktakiler için, ki uzak göreceli bir kavramdır, kişisel tarihini yazmak, sofrada paylaşılan hikâyeler, çevirisi mümkün olmayan kelimeleri anlatmak, “İyiyim annecim, merak etme,” deyip günlerce bulgur pilavı yemek, dilini anlamadığın bir şarkıda gözyaşlarını tutamamak, bazen de defalarca çay demleyerek kendinin ve sevdiklerinin moralini yüksek tutmak, hepsi bir dayanışma biçimi. Ne de olsa hem burada hem de memleketimizde hepimizi bir arada tutan şeyler bunlar değil mi? Tüm çıplaklığıyla insaniyetimizi ucundan yakalamak… Gittiğimiz yerlerde yalnız değiliz, çünkü yakın tarihimizin tanıkları bizzat biziz ve tek değiliz. Türkiye’ye dair unsurları, ülkemizin dilini, kültürünü, hikâyesini, hatalarını, utançlarını, oyunlarını, şarkılarını, pabucunu terliğini, dolaptaki ceketini, ağıtını ve isyanını beraberimizde, belleğimizde taşıyoruz. Birbirimizi bulmamızın, görmemizin yolu bu bellekten geçiyor. Belleği tazelemenin yolu da beraber içilen o tazecik çaydan ve paylaşımdan.

Author

  • GMT +1 / GMT +2 olsa da her daim rota tekrar hesaplanıyor. Şiirler çözer, komşunun küçülenlerini giyer, çocuklara dijital masallar tasarlar.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin