Bira merakımız zamanla tadım notları aldığımız, şişe kapağı biriktirdiğimiz, etiket koleksiyonu yaptığımız küçük bir hobiye dönüştü, ama neredeyse kapımızın önündeki bira fabrikasını fazla turistik bulduğumuz için yıllardır gitmeye yanaşmıyorduk. Açık havada olmanın delilik olduğu bir schietwetter’da[i], iki kara kış çocuğu olarak kendimize doğum günü hediyesi vermek için bira fabrikası turuna katılmaya karar verdik. Biletleri satın alırken turun son durağının fabrika içindeki barda bira tadımı olduğunu görünce “en azından turun parasını böyle amorti ederiz” diye düşündük. Şansımıza, o gün bizim dışımızda yalnızca üç Hollandalı üniversite öğrencisinin daha olduğu, neredeyse bize özel bir tura katıldık.
Köklü bir liman kenti olan Bremen’in (şanlı Hansa Birliği günleri ve karanlık kolonicilik geçmişi başka yazıların konusu olsun) Jacobs kahveleriyle birlikte dünyaca ünlü bir diğer ürünü olan Beck’s’in hikâyesi 1873’te Franz Gustav Thomas May isimli bir tüccar ve gayrimenkul zengini mimar Luder Rutenberg’in ortak olup, ABD’den Güney Almanya’daki memleketine dönerken Bremen’de tüm birikimini çaldıran göçmen bira ustası Heinrich Beck’i de yanlarına alıp Kaiserbrauerei Beck & May Co.’yu kurmalarıyla başlıyor. Piyasadaki tüm kahverengi cam şişeleri yerleşik yerel biracılar toplamış olduğundan, Nienburg’da bir şarap şişesi üreticisinden aldıkları yeşil şişelerle bira dağıtımına başlayan ortaklar 1876’da pilsen tipi biranın seri üretimine geçerek geleneksel metotlarla bira üreten bölgesel rakiplerine karşı avantaj sağlıyor, Bremen’in konumunun faydasıyla ürettikleri biraları ABD’ye ithal ederek yükselişlerine başlıyorlar. Fabrikadaki tura onların hikâyesini dinleyerek başlayıp biranın tarihi ve üretim teknikleri üzerine bir yolculuğa çıktık.
İnsanlık ilk birasını 11.000 yıl önce Göbeklitepe’de içmişti. Fabrika müzesindeki tura biranın Mezopotamya’da icat edilmesiyle başlayınca hafif bir gurur duymadık değil, bira tutkunu rehberimizin ve gençlerin teşekkürlerini ve tebriklerini de çoktan göçüp gitmiş hemşerilerimiz adına kabul ettik. Zaten buradan sonra konu yüksek vergiler ve Rusya’ya Alman birasının ihracatına aracılık dışında hiç bizim oralara gelmedi. Bira temel tüketim maddelerinden biri sayılabilirdi, en azından Orta Doğu ve Avrupa’daki insanlar onunla böyle bir ilişki kurmuştu. Bulaşıcı hastalıklar nedeniyle ölümün kuyudan bir bardak su içmeye baktığı bir dönemde kaynatılarak üretilen, alkollü, hem de besleyici bir içeceğin önemini tahmin edebilirsiniz. Nasıl her köyün ekmeği köyün fırınında ya da evlerde üretiliyorsa, Almanya’da biranın üretimi de farklı değildi.

Kapitalizmle birlikte işler biraz değişti. 19. yüzyılda bir miktar sermayeniz ve tahıla erişiminiz olduğunu, hızla zenginleşmek isteyen bir Bremenli olduğunuzu hayal edin. Fırın mı açardınız, yoksa bira işine mi girerdiniz? Rehberimiz tam da bu soruyu sordu. İki iş için de gerekli temel malzemeler aynıydı: Su, tahıl ve maya. Eğer yeterince rasyonel bir girişimciyseniz, bu sorunun cevabı kesinlikle bira olmalıydı (vergilendirme katsayısı sıfır kabul edilecektir). Hamur yoğuran makinelerin henüz icat edilmediği zamanlarda bira, çok daha yüksek emek gücü ve zaman gerektiren ekmeğe göre daha dayanıklı da olduğundan saklama ve dağıtım açısından oldukça avantajlıydı. Fakat bir sermayedarın doğasına en uygun olan asıl avantaj, bir tank birayı yalnızca beş saat içinde kurup, ardından sadece mayalanma sürecini bekleyerek, hammadde dışındaki maliyetleri dramatik ölçüde düşürerek, bir fırıncının günlerce ekmek üretiminden elde edeceği kâra ulaşılabilmesiydi.
Rutenberg de bira ustası ortağı Beck’in teknik bilgisi sayesinde böyle yaptı (Beck bugün yaşasaydı muhtemelen şirketin CTO’su olacaktı). Hatta sıradan bir bira üreticisi olarak kalmayıp pilsen tipi bira üretiminin patentini almayı akıl ettiler. Bremen şehrinin armasındaki Aziz Petrus’un anahtarını logo olarak kullandılar, dünya fuarlarına katıldılar. Giderek büyüyen bira devi, sermayenin alameti farikası olarak tekelleşme eğilimi göstererek şehirdeki yerel bira üreticisi işletmeleri teker teker satın almaya başladı. Bunlardan ilki, Beck’in önceleri ücretli işçi olarak çalıştığı St. Pauli fabrikasıydı. Yerel bira üreticilerinin kurduğu kooperatif olan Union-Brauerei bile bu yükselişi durduramadı. Kaiserbrauerei Beck & Co. 1921’de en büyük yerel bira üreticisi Haake’yi de alıp Weser kıyısındaki ikonik fabrikasına taşındı, yoluna da Beck’s adıyla devam etti. Dünyada en çok satılan Alman birası unvanını hala koruyan Beck’s üretim kapasitesini giderek arttırdı, farklı ülkelerde yerel üreticileri satın alarak veya ortaklık yoluna giderek büyümeye devam etti.
1800’lerin sonunda Rutenberg ve Beck’in kurduğu bu sermaye imparatorluğu maalesef onlara da kalmadı. Kendileri öldü, varisleri de şirketi 2001’de bugün dünyanın en büyük alkollü içki üreticisi olan AB InBev’e satıp Hamburg’da gayrimenkule yatırım yaptı. Hatırlarsanız Rutenberg de macerasına bir emlak zengini olarak başlamıştı. Yani hikâye başladığı yere döndü diyebiliriz. Olan karakteri, çeşitliliği ve hikâyeleriyle toplumsal hafızanın taşıyıcılarından biri olan biraya oldu. Bir zamanlar neredeyse her semtin kendi birası varken bugün tüm barlarda aynı bira var. Yazıyı nostalji tuzağına düşerek bitirmek istemezdik, ama zaten Beck’in hikâyesinin de başladığı St. Pauli bira fabrikasının arazisinde de bugün katlı otopark var.
Not: Eğer yolunuz düşecek olursa fabrikayı ziyaret etmek için Bremen’e gelen turistlerin az olduğu kış aylarını, okul dönemlerini ve mümkünse günün son turunu tercih etmekte fayda var. Bu sayede tur sonundaki tadım kısmı hususi barınızda sınırsız biranın su gibi aktığı bir şenliğe dönüşebilir.
[i] Schietwetter, /ˈʃiːtˌvɛtɐ/, “berbat hava” anlamına gelen, fırtınalı ve yağmurlu Kuzey Almanya havasını tasvir etmek için kullanılan argo bir ifade.
