Çeviri: Berk Çetin
Yazının aslı: Newlines Magazine, 5 Temmuz 2021, https://newlinesmag.com/reportage/as-turkish-as-i-want-to-be/
Çevirenin Sunuşu
Sami Kent’in 2021’de kaleme aldığı bu yazının tam dört yıl sonra Türkçeye çevrilme ihtiyacı nereden geldi acaba diye düşünecek olursanız, düşünmeyin. Bir yerden gelmedi. Ama bu ihtiyaç birkaç gün, sonra birkaç hafta boyunca içimde yer etti; çünkü yazıyı ilk okuduğumda, “Herhalde başka bir anadilde yazılmasına rağmen –her ne kadar sırf Türkiye’ye, muhtelif Türklük hallerine ve Türkçeye dair yazıldığı için öyleymiş gibi gelse de– bu denli Türkçe tınlayan, üstelik Türkçe yazılmış gibi burun kemeri sızlatan ikinci bir yazı yoktur,” diye düşündüm. Belki benim mübalağamdır, ama mübalağasız neşriyat da olmaz. Hele Türkçede hiç.
Her neyse. Bu sunuşun maksadı, Türkçeye has gevezelik ihtiyacı dışında şu:
Çeviri işi, biçare kayıpları ve olanaksızlıkları göze almak demek. Yazarın kendinde baştan yarattığı referans dünyasını yıkıp hedef dile daha münasip düşecek bambaşka bir referans dünyasını baştan kurmayı göze almak demek. Yanı sıra, bu gözüpekliklerin arkasına saklanırcasına, dilden dile atlamanın beklenmedik olanaklarına da göz kapamamak demek.
Sami’nin yazısının başka bir anadilde yazılmasına rağmen olağandışılıkla Türkçe tınlayışı (ama ne kadar Türkçe tınlarsa tınlasın başka bir anadilde yazılmış olduğu gerçeğinin de orada öylece durması), bu yazıyı okumayı bitirdiğimde, bir önceki paragrafta saydığım mânâları hayata geçirme açısından beklenmedik derecede ilginç ve olanaklı gözüktü. Ve hiç yoktan, bu tınıyı birileri Türkçede yeniden var edip benim gibi dünyayı kurtarmayacak meraklara sahip insanlara göstermezse öleceğim hastalığına yakalandım. Baktım ki yazı dört yıl boyunca ülkemizde kendisini çevirecek birilerini bırakın, okura bile pek ulaşmamış, iş başa düştü dedim. Okuyacağınız çeviri işte böyle bir had bilmenin ürünüdür.
Son olarak, Sami’nin yazısını Türkçeye has bir referans dünyasında sil baştan tınlatma maksadının zorunlu kıldığı bazı hadsiz budamaları ve takla attırmaları göze almamak, Sami’nin yazısına ve yaşanmışlıklarına yapılmış bir büyük haksızlık mânâsına gelecekti. Yine de kendisinden özür dilerim.
Fark ettim ki Türkler pantolonlarını hemen indirmemeye eğilimliler. Bir belediye havuzunun soyunma odasında, tek kişilik, kapılı kabinlere koşar adım kaçışmadan önce, boş sabah saatlerini öldüren ihtiyarlardan Örümcek Adam boneli oğlanlara kadar 7’den 77’ye herkes. Biraz sonra da mayolar giyilmiş, mahremiyet korunmuş halde dışarı çıkarlar. Bense, daha kuzeydeki soyunma odalarına alışık naçizane bir yarı-Türk olarak, düşünmeden indiririm. Bir gün, henüz külotumu bileklerime kadar indirmemişken, soyunma odasının diğer tarafından, meraktan fayansları çatlatan bir ses geldi: “Nerelisin?”
“Memleket nere?” Alelacele ve sık sık sorulan bir sorudur bu. Sadece Türkiye’ye göçenler için değil, Türkiye içinde göçenlere de dostane bir tanıma çabası olarak sorulur. Sonuçta her Türk ailenin anlatacak bir hikâyesi, köyden kente yaptığı bir yolculuk ve daha öncesinde de Anadolu’dan ya da o civarlardan gelen bir atası vardır.
Taşındıktan sonra ilk haftalarda dolandırmadan “Londra” (neredeyse hayatımın tamamını geçirdiğim yer) diye cevap veriyordum, ama bu cevap iki yana kafa sallamalarla karşılanırdı. Babam Türk ise memleket de öyle olmak zorundaydı. Çok geçmeden “Ankara”yı denedim, benim babanın büyüdüğü yer orasıydı, ama nafile. Şehirli olamazdım. Nihayet “Rize” demeyi öğrendim. Hah! Yelkenleri suya indirip “Aha, Karadeniz çocuğu!” demeye başladılar. Hem bu cevap kumral saçlarımı da açıklıyordu; Rize, sarı saçlı mavi gözlü Rusya’dan denizle sadece bir gün uzaklıktaydı. Annemin İngiltere’nin doğusundaki Peterborough doğumlu olması dışında sorun yoktu.
İnsanlar her halükârda, Türkiye’den 19 yaşında ayrılan babamla daha çok ilgililer. Nerede yaşıyor? Ne iş yapıyor? Kaç senedir yurtdışında? Hiç kimse neden gittiğini sormuyor bile.
Benim babanın biz çocukken Türkiye’yle ilgili anlattıklarının tuhaf bir yanı var: O, yaşadıklarından uzaklaştıkça anlatımı renkleniyor; ben anlattıklarını ilk duyduğum zamandan uzaklaştıkça hatırladıklarım buğulanıyor. İkimizin hatıraları da canlı ve belirsiz, sürekli hareket ettirilen bir kaleydoskop gibi. Sahiden sokak kedilerini sırf eğlencesine suya atar mıydı? Sahiden Türkiye’nin protesto amaçlı çekildiği 1976 Eurovision’u için düşünülen adaylardan biri miydi? Bir yıl sonra o da sahiden polisin eylemcilerin üzerine ateş açtığı ve onlarca insanı öldürdüğü Taksim Meydanı’nda mıydı?
Bir açıdan bunun hiçbir önemi yoktu. Onun “karakter seyri”ne yakıştırdığımız hikâyelerdi bunlar, onu sevme sebebimizdi: Anayurdundan getirdiği destansı masallarıyla babamız. Ve bir de başarılı göçmen hikâyesiyle: İngiltere’ye geldiğinin ilk haftasında müstakbel karısıyla tanışıp bir daha arkasına bakmayan bir öğrenci.
Peki, tüm bunların arasında Türkiye’nin yeri neydi? Bir anekdot, bir hikâye koleksiyonu. Ve her yıl tatil yaptığımız yer. Muhteşem yemekler, pırıl pırıl sahiller, ahir ömrümdeki ilk hatıramın silik fonu: Üç yaşındayım, tekneden atılmışım, üzerimde can yeleği, dalgalara batıp çıkıyorum.
Hayatlarımızın bir kısmı, ama çok da merkezî olmayan bir kısmı, bizim babanın prizmasından kırılan ışıkla aydınlandı – tercümanımız, tur rehberimiz, masaları donattıkça donatan babamız. Ne de olsa, hakemlere edilecek küfürler dışında bize tek kelime Türkçe öğretmemiş bir adamdı.
Bunun kendi kendime söyleyip durduğum bir sebebi politikti: “Osman” adındaki kavruk, genç bir adam için 1970’ler İngilteresi en ideal yer değildi şüphesiz, üstelik kendi oğullarının da olabildiğince İngiliz olmalarını istiyordu. Ama diğer sebebi de, kişisel olanın politik olduğu türden kişiseldi: Babalar çocuklarını büyütecek kadar onların yanında olamıyordu. Bir zaman sonra pişman olduğundaysa artık çok geçti.
Yani Türklüğümün keşif değeri yoktu. Aşağılamalar bile (Bana “Samir” diyen bir arkadaşım, nereli olduğumu soran bir yabancı) çoğu zaman eğlenceli geliyordu. Bir başka “Türkiye” anekdotu, hikâye koleksiyonumuza bir ek daha gibi bakıyordum.
Ama büyüdükçe, 20’li yaşlarımda başka bir şey olmaya başladı: Türkiye’den hikâyeler giderek karanlıklaştı. Başarısız darbe girişimi, yüz binlerce tutuklu, her yerden fazla tutuklu gazetecisi olan bir ülke. Türkiye’deki politik gelişmelere olan ilgim hep değişkendi, ama artık bağımsız bir gazeteci olarak yüz çevirmek imkânsızlaşmıştı.
Ben de taşındım. Hükümet son 18 yılda ilk defa büyük bir seçim kaybetmişti, kazan kaynıyordu. Ayrıca 28 yaşına gelmiştim. Şimdi değilse ne zaman diye düşündüm. Ve artık, her allahın günü aynı soruyu duyuyorum: Nerelisin?
Türklerin adımı telaffuz edişlerini seviyorum. Derinliğini, ilk sesli harfe abanmalarını: Saaaami. Asıl adım “Samuel Kent”, pasaportumda öyle yazıyor. Kimse beni bu isimle çağırmasa da %100 İngiliz gibi duruyor. Dokuz-on yaşlarındayken adımın, benim babanın bir çocukluk arkadaşından, kapı komşuları Türk Yahudisi bir ailenin oğlu olan Sami Fresko’dan geldiğini öğrendim. “Sammy”den yola çıkarak sınıf arkadaşlarıma nasıl telaffuz edildiğini öğrettim: uzun “a” ve kısa “i”. Onun yerine bana “Salami” demeye başladılar. Doğru telaffuzdan vazgeçsem de “i” ismime kazık çaktı.
Artık polislerle, devlet memurlarıyla falan konuşarak sürüye biraz daha dâhil oluyorum. Öyle olmayanlardan daima az da olsa şüphelendikleri bu ülkede, “onlardan biri” olup olmadığımı ölçüp tartarken “E senin adın Türk!” diyorlar. Ve tabii ki bir parçam kabul edilmek istiyor; Türklükten yana hiçbir zaman sahip olamadığım, doğuştan yetkiye sahip insanlar tarafından dışlandığımda hissettiğim acıyı hatırlıyorum. “Yapay zekâ gibi konuşuyorsun.” “Turiste benziyorsun.”
İronik bir durum tabii. Anadolu’daki muhafazakâr şehirlerde, Elazığ’daki depremle ilgili haber yaparken veya Karadeniz’in tarihini kaleme alırken, Türkiye’nin milliyetçi damarı tarafından çok sıcak karşılandım hep. Değil mi ki babasoylu mantığa göre ben de bu toprakların çocuğuydum, o zaman babam Türk’se ben de Türk’tüm.
Ama İstanbul’daki seküler arkadaşlarım bundan o kadar emin değiller. Sebebi de benim çat pat Türkçem veya kültürel reflekslerim değil, buraya rahatça gidip gelebildiğim gerçeği. En yakın dostumun bir keresinde bira içerken söylediği gibi: “Türkiye’de coğrafya kaderdir diye bir laf var. Burada doğmamak senin talih kuşun aslında.” Neredeyse her buluşmamızda laf Türk lirasının değer kaybına ve olmayacağını bilseler de türlü kaçış planlarına geliyor. Onlar için Türklüklerinin bir parçası buraya sıkışıp kalmış oldukları fikrine göbekten bağlı.
Bu kuşak, yetişkin hayatları boyunca Recep Tayyip Erdoğan’dan ve onun hükmü altında özgürlüklerine uygulanan kesintisiz baskıdan başka bir şey görmemiş. Hepsi de 2013’te Erdoğan’a karşı Gezi eylemlerine katılmış, gidişatın pek değişmemesiyle hevesleri kırılmış. Aktivistlerle konuştuğum veya siyasi tutsakların hayatlarını kaleme aldığım çalışmalarımı demode buluyorlar; çünkü onları haberleştirmem bir şeylerin değişebileceğini düşündüğüm anlamına geliyor. Ama burası Türkiye, diyorlar. Bir arkadaşıma göre yürüyüşüm bile fazlaca iyimsermiş.
Benim özgürlüğümle onlarınki arasındaki fark pandemide neredeyse absürt bir seviyeye ulaştı. İstanbul’da hastalık 2020’nin sonunda tekrar artış gösterince hükümet sokağa çıkma yasağı getirdi. Ancak gazeteciler ve turistler yasaktan muaf tutuldu. Arkadaşlarım evlerine tıkılırken, ben de neredeyse tamamen martılara, sokak kedilerine ve birkaç sırt çantalı gezgine teslim olmuş şehirlerinin sokaklarında keyfekeder dolaşıyordum.
O zamandan sonra zamanımın yarısını Türkiye’de yarısını yurtdışında geçirmeye başladım, ama bir şeyler de değişiyordu tabii. Yıllar süren çalışma, gündelik sohbet, sayısız rahatsız edici sessizlik ânından sonra Türkçem nihayet röportaj yapacak, arkadaş edinecek ve Türkçe roman okuyacak seviyeye geldi. Türkiye’nin çeşitli yerlerine, sözgelimi babamın da doğum yeri olan Ankara’ya ve Diyarbakır’a, tatil amaçlı değil de Türklerin hayatlarını idame ettirdiği yerleri görmek için gittim. Türkiye’yi benim babanın gözlerinden değil de kendi gözlerimden görmeye başladım.
Yine de bu değişimin en derinden hissedildiği yer kendi ailemdi. Önceleri benim babaanneyi, babayla mesafeli ilişkisi haricinde Londra’ya yaptığı tuhaf ziyaretlerden biliyordum. Masada bize eşlik etmek yerine kendi başına sık sık, kuş kadar yiyen, çoğunlukla suskun bir misafir. Ve bir de benim dede, hiç tanımadığım ama en azından çok sevdiğimiz söylenen, bağımlılığından ölene dek her akşam rakı ve sigara içen, 1.60’lık bir zampara. Babamın gözbebeği.
Çocukluğumda, çok uzaklardan, keşke tanısaydım dediğim bir karakterdi. Hâlâ diyorum tabii, ama artık bazı “karakter” özelliklerinin yakından pek başa çıkılır olmadığını da görebiliyorum, en azından bu özelliklerle birlikte yaşamaya mecbur Türk ev hanımları için. Halamla evinin terasında, İstanbul’un ışıkları altımızda kırpışırken yaptığımız uzun sohbetlerde öğrendiğime göre bu “karakterler” sarhoş olur, aldatır ve hatta karılarını dövermiş. Şimdi bile bu kelimeleri yazmaya çekiniyorum. Ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın; ne olursa olsun kocasını sevmiş olan benim babaanneyi de incitmek istemem. Kendi meşrebince, kendi ayakları üzerinde durabilmiş bir kadındı. Ve bence, çekingenliğim sadece onu değil biraz da benim babayı, geçmişin ortak hikâyelerini, tüysıklet Türklüğümüzü koruma niyetinden ileri geliyor.
Neredeyse her sabah benim baba aynı hüzünlü nağmeyi mırıldanır durur. “Aldırma gönül.” Sözleri, 1930’larda hapis yatmış Sabahattin Ali’nin bir şiirinden. Son birkaç yılda, annemle babam Türkiye’yi daha önce hiç yapmadıkları şekilde dolaştılar. Benim baba, ayrılışının üzerinden kırk yıldan uzun bir süre geçtikten sonra, ülkesini yeniden keşfetmeye bir kez daha heves etmiş durumda. Bir zamanlar geride bıraktığı şey artık içini titretiyor.
Seyahatlerinin bir ayağında da Sinop’a gitmişler; Sabahattin Ali’nin hapis yattığı yermiş aynı zamanda, hapishane sonradan müzeye çevrilmiş. “Aldırma Gönül”ü yazdığı hücreye girip duvardaki levhada yazılı sözleri okuyunca babam bir anda hüngür hüngür ağlamaya başlamış: “Kurşun ata ata biter / Yollar gide gide biter / Ceza yata yata biter / Aldırma gönül, aldırma.”
Babamın Türklüğü aslında hiç tüysıklet değilmiş de meğer ben onun ağırlığını daha önce hissetmemişim. Ya ne olacaktı ki? Ayrıldığı zaman halihazırda iki darbeye, sokaklarda binlerce insanı öldüren şiddete, kesintisiz ekonomik krize tanık olmuş. Eskilerin deyişiyle “hazine yetmiş sente muhtaç”mış. Artık babam o şarkıyı mırıldandığında sözlerini sahiden duyar, ne anlama gelebileceğini düşünürüm: Türkiye’de yaşamanın ve Türkiye’yi terk etmenin acısı.
Bu yazıyı yazarken, ilk defa Türkiye’yi neden terk ettiğini sordum ona. Duymayı umduğum daha büyük cevaplar vardı tabii. Sağ-sol kavgası, gündelik hayattaki irili ufaklı yozlaşmalar, onu sadece Türkiye’ye değil Türklere de cephe aldırmıştı. Ama yolunu İngiltere’ye düşüren fırsatlara da çok şaşırdım: müzik alanında bir kariyer peşinde koşmak (koşamadı), gençlik aşkının peşinden koşmak (büyük ölçüde koşamadı), oraya vardığında, yol kenarındaki çitleri budayan bir kamu aracını görür görmez “adamlar her şeyi çözmüş” diye düşünmesi… Türkiye’nin çok fazla sorunla boğuşmasına hâlen üzülüp üzülmediğini sorduğumda, eskiye göre daha az, diye cevapladı, orada kalan arkadaşlarına kıyasla da. “Kendimi baskı altında hissetmiyorum ki.”
Son birkaç senedir göz göre göre geri dönüşü olmayan şekilde düşüşte olan bir ülke burası. Bir değerlendirmeye göre son on yılda sadece Burundi kendi halkının hak ve özgürlüklerini kısıtlamada daha büyük adımlar atmış. İşim gereği bu meselelerin hepsini daha yakından inceleme fırsatı buldum: sahte delillere dayanan terör suçlamalarıyla bebekleri kucağında hapse atılan Kürt anneler, hükümetin halk sağlığı politikalarını eleştirdikleri için ifadeye çağırılan doktorlar, düşündüklerini söylemeye korkan gençler. Ve herkes, benim babaanne dâhil olmak üzere, birileri hükümeti eleştirince aynı eski şakayı yapmaya devam ediyor: Silivri soğuktur şimdi.
Ama bu hapishane de bir gün tarihe karışacak.
“Benim baba terk etmiş olabilir,” diyorum, özgür irademle taşınmış olmama hâlâ biraz hayret eden arkadaşlara, “ama ben geri döndüm.” “Geri” demekten kendimi alıkoyamıyorum. Elle tutulur hiçbir tarafı yok çünkü Türkiye’de hiç yaşamadım. Ama doğru hissettiren bir tarafı var: Hikâyelerimizin seyri ahir ömürlerimizin ötesine uzanır. Ama buna kader de denemez. Bunu ben böyle yaptım – ben planladım, aylarca ben çalıştım, işimden ayrıldım, korkunç bir bıyık bile bıraktım.
Düşünüyorum da kimliklerimizden, onlara hak ettiklerini düşündüğümüz önemi göstermek için sıklıkla sanki değişmez veya doğuştan gelen şeylermiş gibi bahsediyoruz. “Böyle doğduğum için beni dışlayamazsınız.” Ama belki de kimliği bir tasarım gibi düşünmek en iyisidir: seni sen yapan şeylerin ve önemsemeyi seçtiğin şeylerin, sulamak istediğin köklerin bir karışımı. Hiç Türkçe konuşamayan ve Türkiye’yi büyük ölçüde bir tatil beldesi olarak seven kardeşlerimle benim aramdaki fark başka nasıl açıklanabilir ki?
Benim durumumda, iradeyle ilgili bu husus beni kendimden şüphe ettirdi. Yoksa sadece daha ilginç gözükmek için taşınıp ailemi de Oryantalist emellerime mi alet etmiştim? Ama kimliğe gücünü veren de seçimin ta kendisidir. Türk’üm çünkü öyle olmak istedim.
Nihayet Rize yakınlarındaki benim memleketi ziyaret edebildim. Memleketim Balıkçılar, Karadeniz’e bakan birkaç sapa tepenin üzerine kurulu bir köy. Türkiye’nin kuzeydoğusunda, İstanbul’dan bin kilometreden fazla uzakta olsa da işim beni oralara sürükledi.
Her ailenin bir ilk göçeni vardır. Bizimki de, on yedisinde ayrılan büyük büyükbabam Abdi Aytaç’mış. Esasında köyün tanınanlarından biriymiş, ta Fransa’ya gitmesiyle nam salmış, dönünce de Türkiye’nin ilk seçimlerinde işte bu muhafazakâr ve dindar bölgede[i] solcu bir aday olarak seçilememiş.
Köy kahvesinde laf ona geliyor. Hemen çay koyuyorlar önüme. Onlarca kır saçlı adam bana ve birbirlerine dıdısının dıdısını, 500 nüfuslu bu köyün yarım yamalak hatırladıkları geçmişini anlatmaya başlıyor. Ağır Karadeniz şiveleri arasında ders kitaplarından öğrendiğim, Türklerin farklı akrabalıklar için kullandığı şaşırtıcı genişlikteki yelpazeden birkaçını seçebildiğimi fark ediyorum: baldız – gelinin kız kardeşi; bacanak – gelinin kız kardeşinin kocası; dayı – annenin erkek kardeşi.
Sıra sıra tepeleri aşıp yakınlardaki bir eve giderken arkamızdaki manzaraya bakıyorum: çay tarlalarına vuran Ocak güneşi, alelade boy vermiş bir portakal ağacı, ve en arkada ufka uzanan deniz.
Ben, orta yaşlı iki adam ve biz içeri girer girmez başını bağlayan bir ihtiyar kadın, bir odada, sobanın etrafına diziliyoruz. Kimlerden olduğumuzu anlamaya çalışırken kahveler geliyor. Yine o kimlerdenmiş, bu kimin nesiymiş diye konuşuluyor. Odadaki coşku yükseliyor. Heyecanla bağırmaya başlıyorlar, birbirlerine bağırıyorlar, yarı sağır annelerine bağırıyorlar.
Meğer hepimiz akrabaymışız. 90’ını geçmiş olmasına rağmen hâlen dipçik gibi olan ihtiyar kadın, babaannemin kuzeni, Abdi Aytaç’ın yeğeni olurmuş. Benim babaanne sağ mı diye soruyor. “Evet,” diyorum, “İstanbul’da yaşıyor.” Ağlamaya başlıyor.
Bana sarılıyor. Yüzüme, burnumun hafif kemerine bakıyor. Kardeşlerimde, babamda, babaannemde de olan kemere. Tekrar sarılıyor. “Aynı bize benziyor bu oğlan!”
[i] Gizli oy açık tasnif esasıyla yapılan ve ilk demokratik seçimler olarak kayda geçen 1950 genel seçimleri kastediliyor. Sol-sağ kavramlaştırması da o dönemki iki partili düzene göre düşünülmelidir (ç.n.).
