SARIŞIN EP kapağı. Fotoğraf: Orçun Can.

Glasxs: “Hep bangır bangır punk grubum olsun istedim”

1 Eylül 2025
17 dakika

Melis’i ilk kez yıllar önce Ankara’daki IF Performance Hall’da gördüm. No Lemon adlı grubuyla sahneye çıkmış, upuzun kırmızı saçlarıyla bir trip hop şarkısı söylüyordu: Love, love is a verb / Love is a doing word / Fearless on my breath.

Bugün ise Londra’nın güneybatısındaki evindeyiz. Bana solo projesi Glasxs’in yeni EP’sini anlatacak. EP’ye adını veren pop-punk şarkısının nakaratı, aradan geçen zamandaki değişime dair şüpheye yer bırakmıyor: Şimdi sarışınım / güneş gibi yeniden doğdum.

Beni mahallesindeki kafelere, publara götürecek, böylelikle ona ilham veren yerleri göreceğim. Sonra 22 no’lu otobüse atlayıp şehir merkezine doğru giderken sohbete devam edeceğiz. Albümdeki şarkılarla otobüs durakları arasında bağlantılar yakalamayı hayal ediyorum. Neticede laf laf açıyor, hiçbirini yapacak vaktimiz kalmıyor. Biraz evde, biraz da mahallesindeki üçgen parkta sohbet ederken buluyoruz kendimizi.

Melis bana birçok şey anlatıyor: Glasxs’in kırmızı ve sarışın era’ları, indie electronica’dan pop-punk’a geçişi, şarkıların tamamıyla kendi elinden çıkmasını çok sevse de EP’nin sözlerini Orçun Can’a, prodüktörlüğünü Serkan Çinioğlu’na emanet etmesi, İngiltere’de yaşarken Türkçe müzik yapmaya devam etmesi, içine sinen işler çıkarmaya çalışırken bir yandan da sektörün onu ittiği bir oyunu oynamak zorunda kalması…

SARIŞIN adını verdiği EP’si buradaki çelişkilerin farkında, hatta hepsini tiye alıyor. Ben de baştan başlıyor, müziğinin evrildiği bu yeni rotayı kendisinden dinliyorum.


Dilersen buluşmamıza vesile olan yeni EP’yle başlayalım. Önceki şarkılarına kıyasla bir tarz değişikliği söz konusu. Bu noktaya gelişinin hikâyesini anlatır mısın?

Aslında hep yapmak istediğim bir tarzdı bu. Avril Lavigne kafaları… Eskiden beri dinlemeyi çok severim.

Glasxs’i ilk başlattığımda Türkiye’de akustik işler daha popülerdi, ama dünya çapında indie electronica furyası vardı. Ben de o tarz projeleri severek dinliyordum.

Dünyada bu türün örnekleri kimdi?

James Blake mesela.

Peki, Glasxs’ten öncesi? Hep indie electronica mı yapıyordun?

İlk grubumun adı Soft Bubble’dı. Daha çok trip hop çalıyorduk, Portishead gibi. Arada Radiohead, Norah Jones filan da vardı. Bir iki kere şenliklere çıktık galiba.

Sonra Staff diye bir gruba girdim. Tamamen cover grubuydu, Ankara’da program yapıyorduk, Guano Apes filan çalıyorduk. O dönem ne meşhursa işte, rock, pop rock. Epey gırtlak gerektiren şarkılardı, beni de bayağı yoruyordu, çünkü haftada bir iki kere mekânlarda çıkıyorduk. Üç saat boyunca gırtlak patlatıyordum. Başlarda çok güzeldi, ama sonra ses tellerimde ödem oluştu, bir ay kadar hiç ses çıkaramadım.

Bir süre Kısa Saçlı Rapunzel adlı bir grubumuz oldu, sonra No Lemon adlı grubu kurdum. Artık kendi dinlediklerime benzer şarkılar çalmak istediğimi fark etmiştim. Staff dönemi çok güzeldi, ama hiç benlik olmayan şarkılar da söyleyebiliyordum. Program yapmak çok zor, düzenli iş gibi bir şey. Ben de artık program yapmayayım, istediğimde konser vereyim dedim.

İstediğimiz müzik de o dönem trip hop temelliydi. Portishead’ler, Massive Attack’ler, Radiohead’ler çalıyorduk yine. Soft Bubble zamanının daha profesyonel hâli gibiydi. Çok da tatlı bir gruptu. Zaten sevdiğim insanlarla kurmuştum, sonradan dahil olanlar da süper insanlar çıktı. Ankara’yı biliyorsun, küçük bir yer. Her cumartesi aynı yerlerde buluşuyorduk. Provaları iş gibi yapmıyor, eğleniyorduk.

No Lemon benim için de ilginçti, çünkü ilk defa laptopla sahneye çıkan birini görmüştüm. Benim ilk defa görmemin müzik sahnesi açısından bir değeri yok, ama herhalde Türkiye’de o sıralar çok da olmayan bir şeydi.

Aslında öyle başlamadık. İlyas ilk başta davuldaydı, bildiğin bangır bangır gruptuk yani. Sonra Ableton’la ilgilenmeye başladı, ben altyapılarla takılmak istiyorum sahnede dedi. İş oraya evrilince biz de çok heyecanlandık. Çok yaygın bir şey olmadığı için siz de “Bu adam ne yapıyor, sahnede Facebook’a mı bakıyor?” diye dalga geçiyordunuz (gülüyor).

No Lemon’ın her sahnesi çok eğlenceliydi. Zaten çok yakın arkadaştık, hatta bir ara birlikte eve mi çıksak dedik. Birbirimizin evinde buluşup besteler yapmaya başladık. Sonra ben ve gruptan Onur yüksek lisans için Londra’ya gittik, zamanla grup dağıldı.

Ama senin tek başına yaptığın müzik de bir süre benzer bir tarzdan devam etti.

İşte o sıralar biraz daha indie electronica’ya yöneldim. Tabii bir yandan ablamın verdiği The Cranberries kasetinden, Nirvana’dan, Metallica’nın videolarından da beslenmiştim.

Yüksek lisansta ses mühendisliği okudum. Artık şarkıları baştan sonra kendim yapmak, işin mutfağında olmak istiyordum. Eski gruplarımın basçısı İnanç’la konuştum. Kayıtlarda bas çalar mısın, konserlerde bana katılır mısın, bir duo gibi çıkalım mı sahneye dedim. Orçun da o sıralar görsel direktör gibiydi, klipleri o çekiyordu.

Başta Glass adıyla çıkmıştım, ama çok fazla Glass diye grup vardı, biz de bir tane x koyduk araya. The Weeknd de aslında Weekend’miş, sonra başka bir Weekend gelip kızmış buna, o da e’yi atmış.

Cemal Süreya gibi… Bu arada bir albümde Orçun’dan “beta listener” [beta dinleyici] diye bahsettiğini hatırlıyorum.

Öyleydi tabii. Hâlâ da öyle. Şarkıları ilk ona dinletiyorum, onun geribildirimleriyle geliştiriyorum.

Yani grup değil tabii ki, ama bir grup insanın kafa yorduğu bir solo proje diyebiliriz.

Aynen öyle. Yıllar içinde organik olarak şöyle gelişti: İşin başında kendim girişiyorum, kendi müziğimi yapıyorum, sonra da yanımda olmasını istediğim insanlarla bunu geliştiriyorum. Bir ekip var arkada, bu sürece de epey aktif bir şekilde dahiller.

Şarkıyı baştan sona yapmak, işin mutfağında olmak senin için neden önemliydi?

Başından beri çok istediğim bir şeydi. Mesela No Lemon zamanı bir beste yaptığımızda vokal ve söz yazarlığı üzerine düşünebiliyordum, ama bazen kafamda bambaşka müzikler canlanıyordu ve onları çıkarmak istiyordum. Bu işe bu şekilde başlamasaydım, hâlâ istediğimi tam da yapamıyorum diye mutsuz olabilirdim.

Bir de tek başıma çalışmak işimi çok kolaylaştırdı. İnsan faktörü devreye girince çok fazla değişken oluyor, zamanlar uymuyor, sen bir şey istesen başkası istemiyor. Biz Londra’ya geldik diye grubumuz dağıldı yani. Öyle şeylerin olmasını istemedim artık.

Fotoğraf: Ayşe Ezgi Yıldız

Tekrar SARIŞIN’a gelirsek, “yeni bir tarz” dedik, Avril Lavigne’e benzediğini söyledik. Nedir bu türün adı?

Etiketlemek istersek, pop-punk, pop rock, indie pop gibi şeyler söyleyebiliriz. Bunlar zaten o eski gruplarda çalmaya devam ederken dahi çok sevdiğim tarzlardı. Her ne kadar prodüktör olayım, kendi şarkımı kendim yapayım desem de bangır bangır punk grubum olsa gibi hayallerim vardı.

Şu an dünyada kadın pop kraliçelerinin yanı sıra bir de Olivia Rodrigo’lar, Chappell Roan’lar var. Olivia Rodrigo da resmen Avril Lavigne’in günümüzdeki karşılığı gibi. Belki Avril biraz daha punk rock’tı, Olivia’da ise biraz daha pop rock ya da pop-punk ögeleri var. Ama stilleri sayesinde dünya çapında unutulan, çok az yer edinen bir türü ortaya çıkardı bu insanlar.

Ben bunu yapmak istiyorum, şu an da tam zamanı diye düşündüm. Tüm bu düşüncelerden çıktı SARIŞIN.

Bu EP’de şarkı sözlerini Orçun yazdı. O nasıl bir deneyimdi?

Orçun’un benim için ilk yazdığı şarkı “öptüm, öldüm, bye xx”ti. İki yıl önce bir sabah kalktı, “Rüyamda çok acayip bir konser veriyordun, punk rock bir imajın vardı, bağıra çağıra ‘Ölü birini terk etme, ölü birini terk etmezsin sen’ diye şarkı söylüyordun. Çok güzel bir şarkıydı,” dedi. Biz de Serkan’la o sıralar bir punk şarkısı yapsak diye düşünüyorduk. Üçümüz beraber giriştik.

Orçun söz yazıyor, onun üzerinden geliştiriyoruz. Serkan’la konuşuyoruz, sonra o prodüksiyon ve aranje üzerine çalışıyor, ona hep beraber bakıyoruz. Dediğim gibi şu an çok daha işbirliğine dayalı, ekip odaklı bir işe dönüştü.

Serkan’la çalışmak nasıl? Şarkıyı baştan sona senin yapman ile prodüktörlüğü başkasının yapması dengesi açısından soruyorum.

Çok daha iyi ya. Serkan’la zaten ortak çalışmalar yapıyor, Serkan Çinioğlu feat. Glasxs diye şarkılar çıkarıyorduk. İlk ortak şarkımız “Kimse Görmüyor”du. Onun bana gelip “Vokallerini çok beğeniyorum, şöyle bir şarkı yaptım, vokal yazar mısın buna?” demesinden doğdu. Ben de Galaksi Rapsodi adlı cover albümünü yaptığımda Serkan’a “Yıldızların Altında”nın gitarlarını çalar mısın dedim, zamanla daha aktif bir işbirliğine dönüştü. Sonrasında “Çilekli Milkshake”, “Kırık Dökük Kalpler” ve “Retro Aşk” gibi Lana Del Rey’in tarzına yakın şarkıları beraber yaptık. Onlar da “sarışın era”ya geçiş gibiydi. Bu sefer prodüktörlük koltuğunu tamamen Serkan’ın devralmasını istedim.

Çoğu şarkının mix’i, master’ı bende. Albümün çıkış single’ı “farkımda değilsin (hehe)”yi ise Serkan yapsın istedim, çünkü şarkıyı çok sevdi. Böyle onu sen yap, bunu ben yapayım diye diye bölüştük. Bir albümün masteringinin aynı elden çıkması uyumluluk açısından çok önemli, şarkılar arası geçişlerde o değişikliğin hissedilmemesi lazım, ama burada hiçbir uyum sorunu yaşamadık. Çok benzer kafalarda çalışıyoruz, onun yaptığı mastering ile benimki savaşmıyor.

Zamanında bir sürü İngilizce şarkı yaptın. Hatta Türkçesi ve İngilizcesi (Prenses Anksiyete / Princess Anxiety) aynı anda çıkan bir duble albüm yayımlamışlığın da var. Dildeki bu dengeyi nasıl kuruyorsun?

Kuramıyorum (gülüyor). Türkiye’deyken İngilizce şarkılar yazıyordum. Londra’da yüksek lisanstayken yine İngilizce işler yaptım, sonra Türkçeye döndüm. Londra’ya yerleştikten sonra da Türkçe ile İngilizce iyice karıştı.

Beni dinleyen insanlar ağırlıklı olarak Türkiye’de, ama gördüğüm kadarıyla Türkiye’deki dinleyici İngilizce şarkılarımı dinlemek istemiyor. Ben İngiltere’de yaşıyorum, İngilizce şeyler yapmayı da seviyorum. Kariyer planlaması açısından da düşünmem gerekiyor.

Planet Reverse albümünü çıkardığımda çok heyecanlıydım. Benzer türdeki yabancı sanatçıları dinleyen herkes beni de dinler sanıyordum. Ama duyurmakta o kadar zorlanıyorsun ki. En basitinden şöyle bir dinamik de var: Şu an beraber çalıştığım plak şirketi sadece Türkçe şarkılarıma promo yapıyor. İngilizce şarkı götürsem diyorlar ki tamam çıkaralım, ama biz tanıtım çalışması yapmayız.

Yani sektörün senden beklediği de bu.

Aynen öyle. Ben iki dilde şarkı yapmayı da çok seviyorum bu arada, zaten sevmesem yapamam. Ama gelecekte ne olacak, hep böyle mi gidecek sorusu aklımda dolanıyor tabii.

Keşke SARIŞIN’ı istediğim gibi duyurabilsem. Çünkü inanılmaz güveniyorum, hiç şüphe duymadığım bir iş çıktı ortaya. Bundan önce “Aslında böyle bir şey yapmak istiyordum, ama bu çıktı,” dediğim oluyordu. Bu sefer kafamdakinden de iyisini çıkardık.

Sen anlatırken bağlantılı olduğunu düşündüğüm başka bir soru geldi aklıma. Yakın zamanda Londra’da bir konser verdin. Tek başına sahnedeydin, akustik bir konserdi. Bazı İngilizce cover’lar da çaldın, ama kendi bestelerinin hepsi Türkçeydi. Konserde seyirciyle kurduğun iletişim ise tamamen İngilizceydi. Bunu da çelişki gördüğüm için değil, ilginç geldiği ve bilinçli bir kararın sonucuymuş diye düşündüğüm için sormak istedim.

Bunu çok düşündüm. Ben Türkçe şarkılar çalıyorum, peki bu konsere kim geliyor? O mekânın İngiliz ya da Türkçe bilmeyen bir kitlesi var mı? Yoksa arkadaşlarım ya da buradaki diaspora mı gelecek?

Mesela Londra’daki Dolu Kadehi Ters Tut konserine gittim. Oradaki herkes Türk gibiydi, onlar da sadece Türkçe konuştular, çünkü gördüler ki herkes şarkılara eşlik ediyor.

Ben de dedim ki benim Türk arkadaşlarım zaten İngilizce anlıyor, ama belki konsere mekânın kendi seyircisi gelecek, beni hiç bilmiyor olacak, Türkçe konuşursam ona ulaşamam. O yüzden İngilizce konuştum.

Arada kalmışlık ya, bu kadar yani. Geldiğimden beri çok arada kalmış hissediyorum. Bir şeyleri yaparken her an bilinç düzeyinde kararlar vermiyorum, çünkü böyle yapmaya çalışırsam kafayı yerim. Ama bilinçdışım bana Prenses Anksiyete ve Princess Anxiety diye duble albüm yaptırıyor, herkes anlasın, herkese ulaşsın istiyorum.

Fotoğraf: Ayşe Ezgi Yıldız

Tekrar SARIŞIN’a geleceğim. Sözlere, albümün temasına baktığımda zaman ilişkilerle alakalı olduğunu görüyorum. Genelde farklı ayrılık hâllerinden bahsediyorsun, örneğin direkt ghosting’den bahseden “Hayalet” diye bir şarkı var. Müziğe, genel tona baktığımda da gözümde anime dizilerinin jenerikleri canlanıyor. Burada ne hedefliyorsun? Ya da şöyle sorayım, hedef kitlen kim?

Sailor Moon hayranları (gülüyor). Gözünün önünde o anime karakterlerini canlandırabildiysek gerçekten mükemmel, çünkü benim de kurguladığım Glasxs personası bu. K-pop, pop-punk hayranları toplanmış, animelerden fırlamış bir prensesi dinliyorlar, bunu hayal ediyorum. Aslında daha hırçın da bir karakter bu. Glasxs’in karanlık taraflarından çıkmış, daha dan dun konuşuyor.

Bir de ilişkiler dedin ya, şarkı sözleri bu sefer çok daha dünyevi. İlk şarkılarımda uzaydan giriyor, galaksilerden çıkıyordum. Çok daha soyut şeylerden bahsediyordum. O personayı evrendeki farklı bir varlık gibi hayal etmiştim, şu anki pop-punk prensesi gibi. “Beni nasıl ghostladın?” diye ağlamıyor da dalga geçiyor: Tek bir anlamı olabilir bunun, hayalet oldun, uçuşuyorsun.

“Yazsonu”nun klibini bu perspektiften düşünürsen, senin olduğun kısımlar Glasxs’in kırmızı era’sına da pekâlâ uyabilir. Ama üstte kullandığın stok videolar farklı bir estetik yaratıyor. Z ya da alfa kuşağı mı diyelim, oraları hedefleyen bir yanı var herhalde.

Biliyorsun dikkat dağınıklığı, dikkat eksikliği günümüzün yaygın meseleleri, neredeyse herkes bundan muzdarip. Instagram reel’lerine bakıyorsun, adamın biri ciddi bir şey anlatıyor, arkada bir yandan Minecraft videosu dönüyor. O olmadan izlenmiyor, kimseyi tutamıyorsun. Fikir buradan çıktı.

Bildiğim kadarıyla SARIŞIN, normalde albüm olarak çıkacaktı. Sonradan iki ayrı EP’ye bölme kararı aldın. Nedenini anlatabilir misin?

Ben hiç istemiyordum albüm yapmayı. İstiyorum ama istemiyorum, çünkü kimse albüm dinlemiyor. Ve bu boşa gidemez. Anlatabiliyor muyum? O kadar güvendiğim, o kadar bayıldığım bir proje ki dinlenmemesini göze alamam. Orçun’a sürekli bunu söylüyordum, biz bunu albüm olarak kurguluyoruz ama başka şekilde yapmamız lazım diyordum. Sonra plak şirketiyle toplantı yaptık, dediler ki şu an herkese EP’ye geçmesini, albüm yapmamasını öneriyoruz. Tabii bunu gidip Teoman’a demiyor mesela, ya da Taylor Swift’in şirketi ona böyle bir şey söylemeyecek.

Onlar da böyle deyince epey rahatladım. Ama şuna bile canım sıkılıyor: EP’nin bir çıkış şarkısı olacak, tüm tanıtım onun için yapılacak, bu yüzden bazı şarkılar daha az dinlenecek. Endüstrideki müzisyenlerin hâli öyle bir yere geldi ki asla sadece şarkıyı, o yaratıcı süreci düşünemiyorsun. İçerik yapacaksın, Instagram’ı var, TikTok’u var, çıkış şarkısını Spotify’a ulaştırması var. Spotify editörleri belki playlist’lere alır, artık şansına. Diğerlerinin girmemesi de zaten görünürlüğü, ulaşılabilirliği azaltıyor.

Taylor Swift’ler, Sabrina Carpenter’lar güzel güzel albümlerini duyurup milyonlarca hayranına ulaşıyor. Ama senin kitlen o kadar büyük olmayınca işlerini duyuramıyorsun, dolayısıyla çöpe atmış oluyorsun. Müzik sektörünün geldiği yer bu.

Bir de şunu düşünüyorum. Bu albüm 2025’te değil de 1995’te çıksaydı mesela. Yine çıkış parçası oluyordu tabii, radyolarda o çalıyordu, onlara klip çekiliyordu.

Ama insanlar bir albümden kaç tane klip çıkarıyordu, birkaç yıl boyunca onları görüyorduk.

Sayısal olarak elde ettiğin tek veri de kasetin toptan satış sayısıydı. Tek tek şarkıların dinlenme sayısını bilmenin yolu yoktu yani. Belki zamanla şarkılar bazında verilere ulaşmak da bahsettiğin albüm dinleme deneyimlerini etkiledi.

Kaset satışlarından yine plak şirketleri çok kazanıyordu, anlaşmaya da bağlı tabii biraz. Müzisyenler ise her zaman konserlerden kazandı, ama şu an konserlerin hâli çok vahim, o yüzden bağımsız müzisyenler hiçbir şey kazanamıyor.

Ben konser için bir mekânla konuşurken “Kaç kişi getirebilirsin?” sorusunu ilk defa İngiltere’de duydum. Bazen bir festival bile “Seni istiyoruz, ama şu kadar kişi getirmen gerekiyor,” diyebiliyor. Ben niye getiriyorum arkadaşım, insanlar festivaline gelmiyor mu zaten, benim olayım da o insanlara ulaşmak değil mi? Bunun müzisyenle konuşulması çok çirkin bence. Müzisyen arkadaşlardan duyduğum kadarıyla bunlar artık Türkiye’ye de gelmiş.

O zaman açık uçlu bir soru sorayım: Ne olacak bu sektörün hâli?

Leeds Üniversitesi’nde medya ve müzik profesörü David Hesmondhalgh’un yaptığı bir ayrım var. Platformların user-centric [kullanıcı merkezli] değil pro-rata [nisbi, orantılı] bir sistemle çalıştığını söylüyor. Bu da müzisyenler için kesinlikle işlemiyor.

Pro-rata denilen sistem şu: Mesela sen Spotify’a abonesin, açıp Glasxs dinliyorsun, ödediğin o para dinlenme sayılarına göre bütün sanatçılar arasında bölünüyor, dinlemediğin sanatçılara da gidiyor. Hâliyle en çok da sektörün Taylor Swift’leri kazanıyor. Tabii onlar da kazansın, ne güzel, ama eskiden Tarkan kaseti satın aldığında Taylor Swift’e para gidiyor muydu?

Ne olacak sorusuna gelirsek, müzisyenler artık takipçi yerine topluluk oluşturmaya, o toplulukları büyütmeye ve tutmaya daha çok önem vermeye başladı. Örneğin Discord’daki kitleleriyle çok samimi ilişkiler kurabiliyorlar.

Tabii bu user-centric sistemde veri güvenliği konusu da devreye giriyor.

Platformlar dinleyicilerin çok daha spesifik hareketlerini takip edebiliyor çünkü.

Evet, ama örneğin Spotify Wrapped de aynısını yapıyor. İnsanlar verisini kendi rızasıyla veriyor, kimi dinlediğimi bana söyle diyor.

Yani oldukça karmaşık bir konu, ama bu hâliyle işlemediği kesin.

Fotoğraf: Ayşe Ezgi Yıldız

Şarkılarını bir süredir Dolby Atmos teknolojisiyle miksliyorsun. Bu ne anlama geliyor? Ben sıradan bir dinleyici olarak bunu neden önemsemeliyim?

Bir sahneye baktığını düşün. Gitarist bir taraftadır, davulcu başka bir yerdedir, davulcunun ekipmanlarının yeri bellidir, ona yakın bir şekilde mikslersin, panoramik olarak yerleştirirsin. En eski mix teknolojisi Mono’da bu yoktu, tek bir hoparlör kaynağı vardı. Stereo’ya geçince müziğin farklı kısımlarını sağ ve sol hoparlöre göre panoramik biçimde yerleştirebilmeye başladılar.

Stereo’ya ilk geçişte kafalar biraz karışmış tabii. Remastering’i yapılmamış eski albümlerde denk gelmişsindir, mesela The Beatles’ın eski bir şarkısında John Lennon’ın sesini sadece tek taraftan duyuyorsun. Hâlbuki genelgeçer kural vokali merkezde tutmaktır.

Stereo’dan sonra Surround 5.1 dediğimiz, daha çok sinemada, film mikslerinde kullanılan bir sistem geldi. Dolby de aslında yeni bir teknoloji değil. Yine sinema aracılığıyla çoktan hayatımıza girmişti. Ama müzik özelinde Atmos mixing nispeten yeni yeni hayatımıza girdi. Bu sefer 4 tane tavan hoparlör, 7 tane çevresel hoparlör, 1 tane de subwoofer var, yani 7.1.4. Bir nevi boyut kırıyoruz, ses üstten de geliyor, seni çok daha çevreliyor. O yüzden buna uzamsal ses deniyor. Dolby bu teknolojiyi geliştiren şirket, Atmos ise Dolby’nin müzik ve sinema için geliştirdiği uzamsal ses teknolojisi.

Mikste o kadar özgürlük sağlayan bir şey ki… Müziğin çok daha güzel duyulmasını sağlıyor. Bir önceki sistemde sınırlı bir oyun alanı varken artık örneğin gitar reverb’lerini yukarıdan verip seni çok daha sarmalayan bir deneyim sunabiliyoruz. Yani dinleyici için de harika.

İşin geleceği burada, endüstri standardı stereo’dan buraya kayacak. Şimdilik sadece Apple Music ve Tidal gibi platformlarda var. Apple Music bu konunun öncüsü, üstüne çok düşüyor ve harika işler yapıyor. Entegre edilmiş kulaklıklarla dinleyebiliyorsun, araba markaları da Atmos sistemleri sunmaya başladı.

Bitirmeden önce SARIŞIN’la ilgili bahsetmek istediğin, şunu da konuşsak iyi olur dediğin bir şey var mı?

Herkes bol bol dinlesin lütfen (gülüyor).

İnsanlar şunu bilsin bence, özellikle bağımsız müzisyenler için bu işler hiç de gördüğünüz gibi değil. İnsanlar bazen biz şarkıyı söylüyoruz ve işimiz bitiyormuş gibi düşünebiliyor. Hâlbuki çıkardığımız albümlerin arkasında o kadar büyük bir emek var ki… Her şeyden önce o müziğin tamamını, miksten masteringe, kayıttan prodüksiyona biz yapıyoruz. Kliplerde devasa bütçelerimiz, elimizin altında ünlü yönetmenler filan yok. Konserlere öyle iki üç prova yapıp çıkmıyoruz, arka planda tüm enstrümanları taşıyan yine biziz.

Yani müzik dinlemeye devam etmek istiyorsanız, sevdiğiniz insanları dinleyin, takip edin, komünitelerine üye olun, yorum yazın, paylaşın, arkadaşlarınıza dinletin. Yerel üreticilere, küçük dükkânlara nasıl destek oluyorsak, sevdiğiniz müzisyenlere de destek olun. Biz kendi istediğimiz şeyi bizim gibi insanlar bulsun da dinlesin diye çok uğraşıyoruz. O yüzden umarım size de ulaşır.

Author

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

Öneriler

Gigue Production: “En büyük önceliğimiz herkesin maddi anlamda karşılayabileceği etkinlikler düzenlemek”

Londra merkezli Gigue Production, Türkiye’deki müzik sektöründe yıllar boyunca çalışmış

Nezaket Erden & Hakan Emre Ünal: “Hikâyelerimizi göçmenlerle buluşturmak bize iyi geliyor”

Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ı sahnede izlediyseniz, ne kadar

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin