Prenses Mononoke (Hayao Miyazaki, 1997)

Hayao Miyazaki ve Zamanının Ötesindeki Kadın Temsilleri

İkinci Dünya Savaşı sırasında doğan, babası bir savaş uçağı fabrikasında çalışan, sadece sinemada değil toplumun her kesiminde kadınların yalnızca âşık ya da anne olarak tasvir edildiği bir zamanda, dört erkek çocuklu bir ailede büyüyen Miyazaki nasıl bu kadar güçlü ve feminist karakterler yazabildi?
3 Eylül 2025
8 dakika

Teknolojinin parendeler atarak ilerlediği, fakat küçükken heyecanla okuduğumuz bilimkurgu kitaplarının, izlerken hayalini bile kurmakta zorlandığımız geleceği iştahla anlatan çizgi filmlerin insanlık için şevkle umut ettirdiklerinden fersah uzak olduğumuz bu bilmem kaçıncı yüzyılda, kadınların, çocukların var olma mücadelesinin dünyanın her bir köşesinde yaşam savaşına dönüştüğü bir dünyadayız. Dünya politikasının sahnelerindeki modalarının geçmesini umarken, nefret, yok etme, bağnazlaştırma, insanlık tarihinin en eski oyunu olan dinle sömürüye, yoksullukla yönetmeye meyilli adamların gün geçtikçe çoğaldığı bir politik düzene hapsolmuş durumdayız.

Özünde anaerkil olduğu düşünülen gezegenin, insan yaratığının evrimsel süreci sonrasında toplumları şekillendirmesiyle sistematik bir şekilde dişil olana hükmetmeye, şekillendirmeye, boyunduruk altına almaya yönelmesi durumunun geldiği nokta, modern dünyanın insan hakları, kadın ve cocuk hakları çığlıklarına rağmen bizi nefes alamaz hâle getirmiş durumda. Her şeyin bir slogana dönüştüğü, sesimizin düzeni değiştiremediği bir çıkmazın içindeyiz.

Oysa paralel düzlemde bir Hayao Miyazaki evreninde yaşıyor olsaydık her şey bambaşka olabilir miydi?

1941’den beri varolduğu yerkürede, filmlerine dehlizlerinde gezinen feminizmi, aktivizm ve çevrecilikle sarmalayarak usul usul aktaran, bunu yaşken eğilebileceğini bildiği çocuklar için yapan, bir de ne şans ki filmleriyle sadece çocuklara değil tüm yaş ve ruhtaki yetişkinlere de birer sığınak sunan Miyazaki’den bahsedelim biraz.

Miyazaki 20. yüzyılın en önemli sinemacılarından biri. Sadece Japon anime dünyasının değil, genel olarak global film endüstrisinin tüm klişelerinden uzak filmleriyle bilinen Studio Ghibli‘nin kurucularından. Üretmeye doyamayan, her emeklilik planını yeni bir fikirle rafa kaldıran, sabahları stüdyosuna girdiğinde mekânın ruhlarına, camdan görebildiği ağaçlara sakince merhaba diyen, yalnızca filmlerinin hiç reklamsız inanılmaz gişe hasılatı yapması nedeniyle değil, bir toplumun özünü korumasına kültürel olarak katkıda bulunduğu için de Japonya’da ulusal bir hazine olarak kabul edilen biri. En sevdiği temalar ekoloji, doğa, teknoloji, savaş ve insanlık olan hümanist bir yönetmen. Filmlerindeki kahramanlar genellikle her yaştan ve her sosyal geçmişten gelen, güçlü ve bağımsız kadınlar.

Miyazaki animasyonlarında, Disney güzellemelerinin aksine prensesler güzelliğini sihirli bir öpücükle teslim etmek zorunda değillerdir. Pofuduk elbiseler, topuklu ayakkabılarla gezinmezler, ayrıca kurtarıcıya ihtiyaçları yoktur. Kahraman olan sadece erkekler değillerdir, kadınlar Miyazaki filmlerinde çeşitli biçimlerde temsil edilirler. Prensesler, savaşçılar, kahramanlar, anneler, bağımsız kızlar, vahşi, medeni, büyülü, sıradan, yaşlı, genç… Başka bir dünyanın sözcüleridir onlar. Bu çeşitlilik, kadınların toplum tarafından önceden belirlenmiş temsil kodlarından öte özgür ve çoğul bireyler olarak var olmalarını mümkün kılar.

Ruhların Kaçışı (Hayao Miyazaki, 2001)

Nefis bir Miyazaki filmi olan ve büyük bir hayran kitlesine sahip Ruhların Kaçışı’nı (Spirited Away, 2001) ilk kez izleyen bir çocuk, muhtemelen hikâyeyi pek anlamayacaktır. Belki garip cadı ve gizemli yaratıklarla dolu bir hamam onun hayal gücü için bile uzak kalacak, ama onun için yeni bir dünyanın kapısını aralayacak, onu 12 yaşındaki kız çocuğu Chihiro ve sahip olduğu güçle tanışacaktır. Çok çalışmanın ve kendisi için yabancı olan bir dünyada tavizsiz olmanın getirdiği bir güçtür bu. Öyle gösterişli, büyük mesajlarla filmi kaplayan bir karakter değil Chihiro, gücü sıradanlığından gelir. Bir çocuk olarak filmlerdeki kahramanlardan beklenenin tam tersine yaramaz, kırılgan, minik biridir.

Batı menşeli birçok çizgi filmde iyi tanımlanmış kahramanlar ve kötü adamların yanı sıra erkek ve kadın karakterlerin neler başarabilecekleriyle ve nasıl görünmeleri gerektiğiyle ilgili net sınırlar vardır. Ancak Miyazaki bu ayrımları yumuşatır. Karakterlerinin çoğu, kadınlığa dair kültürel klişelere meydan okuyan ve bize istedikleri her şey olabileceklerini gösteren rol modelleridir. Filmlerinde kötü de vardır, fakat keskin hatlarla kötü ve iyi ayrımı yapmaz, çünkü hepimiz gibi onun karakterlerinde de iyilik ve kötülük bir sürü başka karakterle bir aradadır.

Miyazaki’nin savunduğu bu ilkeleri harika yansıtan bir diğer film de Prenses Mononoke’dir (1997). Film modernleşme ve gelenek arasındaki gerilimi, erkek figürünün baskın güç olmadığı bir dünyayı, kadınların geleceği şekillenmesindeki rolünü vurgular. Karakterlerin her biri kendine özgü bir kişiliğe sahiptir ve klişe toplumsal cinsiyet rolleriyle sınırlı değildirler. En kötü karakterlerin bile iyi tarafları izleyiciye göz kırpar. Leydi Eboshi demir işletmelerini yöneten (ki ilk bakışta öyle bir yeri, geyşa zarifliğindeki bu kadının yönetiyor olması bile şaşırtır bizi), ormandaki tüm hayvanları tereddütsüz öldürmeye istekli, ürettiği silahlarla ormanı yok ederek güçlenmeye çalışan ana “kötü” karakterdir. Ama aynı zamanda, bir zamanlar fahişe olan kadınları çalıştıkları evlerden kurtarıp onlara barınak ve iş sağlar, cüzzamlıların yaralarını iyileştirir. Filmi izlerken kızdırır bizi, ama nefret de edemeyiz ondan, çünkü kendince sahiplendiği kötülük kadar içsel bir iyiliği de vardır. Buna karşılık, doğayı insan yıkımından korumaya ve demirci dükkânlarının büyümesini önlemeye kararlı olan Prenses Mononoke karmaşık bir kişilik, amansız bir savaşçıdır. Kurtlar tarafından büyütülen bu kadın, güçlü ve kararlı görünür, ama insanların kötü eylemlerinden duygusal olarak sıkça etkilenecek kadar da naiftir. Bu gerilimin ortasında ise yakalandığı laneti yok etmenin peşinde, inanılmayacak derecede güçlü bir adalet duygusuna sahip, denge unsuru gibi hareket eden 17 yaşındaki Ashitaka durur.

Gelelim aşka! Miyazaki filmlerinde romantik aşk hikâyenin ana konusu değildir hiçbir zaman. Kadın ve erkek etkileşiminin dengeli ve gerçekçi bir tasviri söz konusudur, aşk da asla şiddet içermez. Miyazaki, “Bir erkek ve bir kız aynı filmde göründüğü için romantizmin başlaması gerektiği yazılı olmayan kuralına şüpheyle yaklaşmaya başladım,” der. “Bunun yerine ikisinin de birbirlerine karşılıklı olarak ilham verdiği, biraz farklı bir ilişkiyi tasvir etmek istiyorum. Eğer yapabilirsem, o zaman belki de gerçek bir aşk ifadesini tasvir etmeye daha yakın olurum.” Çok açık ki onun bu algısı, kadını sadece âşık, söylenene itaat etmesi gereken sevgili, çocuklarına ana, evde hizmetkâr gibi gören politikalara çok uzaktır.

Küçük Cadı Kiki (Hayao Miyazaki, 1989)

Hayao Miyazaki’nin kadın kahramanları kendini gerçekleştirmeye, birbirlerine yardım etmeye ve özgürleşmeye çalışır. Erkek gibi olmak istemezler, ama onları küçümsemezler de. Kırmızı Kanatlar’daki (Porco Rosso, 1992) kadın tamirci Fio, henüz 17 yaşındadır ve erkek egemen bir evrende saygı kazanmak için mücadele eder. Bu durum, iki dünya savaşı arasındaki dönemde İtalya’da (Miyazaki filmleri sadece Japonya’nın muazzam yeşil manzaralarında geçmez) daha da göz önündedir. Küçük Cadı Kiki’de (Kiki’s Delivery Service, 1989) ise 13 yaşındaki minik cadı Kiki’nin maceralı hayatını izleriz. Bir çocuk filmidir bu, ama aslında ergenliğin gizemli yollarına açılan pencerelerle doludur. İzleyicilere sorumluluk verebilmeyi, sevgi bağıyla dengeli bir özgürlük tanıyabilmeyi öğreten bu filmde Kiki, birkaç nesilden kadının yardımıyla (sevecen bir fırıncı, büyükanne gibi davranan bir müşteri, özgür ruhlu genç bir ressam) tüm ergenlerin başına bela olan güvensizliklerle boğuşur, çocukluğun büyüsü kaybolsa bile keşfedilecek yeni gizemler olduğunu anlar.

Peki, İkinci Dünya Savaşı sırasında doğan, babası bir savaş uçağı fabrikasında çalışan, dört erkek çocuklu bir ailede büyüyen ve iki erkek çocuğu babası olan, sadece sinemada değil toplumun her kesiminde kadınların yalnızca âşık ya da anne olarak tasvir edildiği bir zamanda büyüyen Miyazaki nasıl bu kadar güçlü ve feminist karakterler yazabildi? Bir insanı çocukluğu, gençliği ve bu süreçte davranışlarından en çok etkilendiği kişiler şekillendiriyorsa, Miyazaki’nin kendi olmasına en çok katkıda bulunan kişi de onu ve kardeşlerini yetiştiren güçlü bir kadın olarak tanımladığı annesi. Miyazaki altı yaşındayken spinal tüberküloz teşhisi konulan annesi, hayatının on yılını yatakta geçirmesine rağmen hastalıkla mucadele eden, o zamanın gerici, muhafazakâr toplumsal normlarını sürekli sorgulayan güçlü bir kadın. Bu yüzden Miyazaki’nin eserlerindeki birçok karakter annesini dolaylı olarak temsil ediyor, Komşum Totoro’daki (My Neighbor Totoro, 1988) Satsuki ve Mei‘nin annesi, Rüzgâr Yükseliyor’daki (The Wind Rises, 2013) Naoko Satomi (Jirô Horikoshi’nin karısı) ve Gökteki Kale‘deki (Castle in the Sky, 1986) hava korsanı Dola gibi. Çünkü Miyazaki’ye göre sadece kadınların sahip olabildiği derin duyarlılık, hikâye yaratırken kullandığı itici güç olmanın yanı sıra dünyayı değiştirebilecek kadar etkili.

Filmleriyle kadınların ve rollerinin temsil kodlarını kıran, bunu da zamanın ötesinde bir anlayışla yapan sinemanın feminist dedesi Miyazaki’nin dediği gibi “yürekleriyle inandıkları şey için savaşmaktan çekinmeyen, cesur, kendine yeten, bir arkadaşa veya destekçiye ihtiyaç duyabilen, ama asla bir kurtarıcıya ihtiyaç duymayan” kız çocuklarının ve kadınların, baskılanmadan, kalıplara sokulmadan, güvenle kendileri olabildikleri bir gelecek diliyoruz. Yarattığın, bizi evimizde hissettiren evrenler için teşekkürler Miyazaki!

Author

  • GMT -5 / GMT -4. Yapı mühendisi. Kitaplar, filmler, SAP2000, Mathcad, zaman olunca da yazma hevesi.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin