Bu metin, Didem Kizen’in çevirisiyle Jaguar Yayınları’ndan çıkan Gölgeye Övgü’den (2019), yayıncının izniyle alınmıştır. Sonnotlardaki y.n. (yayıncının notu) ifadesi, Jaguar Yayınları’nı kastetmektedir.
Kâğıtla kaplı ahşap fenerlerin moda olmasını, bir süredir unuttuğumuz kâğıdın yumuşaklığının ve sıcaklığının yeniden fark edilmesine bağlıyorum. Japon stilinde bir ev için kâğıdın cama kıyasla daha uygun olduğu teşhisinin bir kanıtı niteliğinde bu. Ancak piyasada hâlâ zevkli bir klozet ve soba bulunamıyor. Benim denediğim gibi bir ısıtma sistemi –yer şöminesinin içinde elektrikli mangal– bana göre ideal fakat hiç kimse bunun kadar basit bir aygıtı üretmeyi göze alamıyor (elbette piyasada dayanıksız elektrikli hibaçiler[i] bulunuyor ancak onlar da ısınma için kullanılamadıklarından tipik kömürlü hibaçilerle aynı). Bulabileceğiniz tek şey o hazır, çirkin Batı tarzı sobalar.
Hayatın temel gereklilikleri konusundaki zevkleri tartışmanın bir lüks olduğunu düşünenler var; bu insanlara göre ev soğuğu içeri sokmadığı ve yemek aç bırakmadığı sürece bunların neye benzediğinin pek de önemi yok. Gerçekten de en katı münzevi için bile karlı bir gün soğuktur ve eğer bu kişinin önünde bir ısıtıcı duruyorsa onun hizmetini kabul etme dürtüsünü yok sayamaz; demem o ki bu kişinin ısıtıcının zarif olmasını veya olmamasını sorun edecek hali yoktur. Ancak bu gibi durumlarda, Doğu’da kendi bilimimizi geliştirmiş olsaydık her şey ne kadar farklı olabilirdi diye düşünürüm. Bir an için kendi fiziğimizi ve kimyamızı geliştirdiğimizi varsayın: Bunlara dayanan teknik ve sanayi farklı olmaz mıydı? Gündelik binlerce alet, ilaçlarımız, endüstriyel sanatların ürünleri; bunlar milli mizacımızla çok daha uyumlu olmaz mıydı? Aslında fizik anlayışımız ve hatta kimyanın ilkeleri Batılılarınkinden farklı olurdu ve elektriğe, atomlara, ışığın doğası ve fonksiyonuna dair öğretilenler şimdi bize kendilerini çok farklı bir biçimde sunabilirdi.
Elbette boş bir yorum yapıyorum, bilimsel konularda hiç bilgim yok. Ancak en azından en pratik icatları bağımsızca tasarlayabilseydik, bunun günlük hayatımızın akışında, hatta devlet, din, sanat ve ticaret üzerinde büyük bir etkisi olurdu. Doğu muhtemelen tamamen kendisine özgü bir teknoloji dünyası geliştirebilirdi.
Ufak bir örnek vermek gerekirse: Geçenlerde bir dergiye, yazı fırçasıyla dolma kalemi kıyaslayan bir yazı yazdım ve bu yazıda eğer dolma kalemi antik Çin ya da Japonya icat etseydi kesinlikle yazı fırçası gibi püsküllü bir ucu olacağından bahsettim. Mürekkep mavi renkli değil de Çin mürekkebini anımsatacak siyah bir renkte olurdu ve saptan fırçaya sızacak şekilde tasarlanırdı. O zaman Batı kâğıdına yazmayı uygunsuz bulacağımız için en çok talep Japon kâğıdına –hatta seri üretime geçmiş– veya Japon kaligrafi kâğıdına benzer bir kâğıda olurdu. Yabancı mürekkep ve kalem şimdiki kadar popüler olmazdı; biz de romaji[ii] kullanmaya gerek duymaz; kanji ve kanalardan oluşan kendi yazı sistemimize olan bağlılığımızsa daha da güçlenirdi; insanlar hâlâ eski sisteme bir yakınlık duyarlardı. Hatta bundan da fazlası: Görüşlerimiz ve edebiyatımız Batı’yı taklit etmek yerine kendi başlarına yeni alanlara yönelebilirlerdi. Şöyle bir düşününce, önemsiz bir yazı yazma aletinin kültürümüzün üzerinde büyük, neredeyse sınırsız bir etkisi olduğu görülüyor.
[i] Geleneksel Japon ısıtma cihazı. –y.n.
[ii] Latin alfabesi. –y.n.
Author
-
GMT +9. Naomi ve Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın romanlarının yazarı.
