Geçenlerde tek harfli malum sosyal medya platformunda, hâlâ, bıkmak usanmak akıllanmak bilmeden, umarsızca dolanırken, Köprüyü Geçmek (Fatih Akın, 2005) belgeselinin bugünden bakıldığında İstanbul’a bir veda olarak göründüğünü söyleyen bir yoruma denk geldim, filmle ilgili karmaşık hislerim aşağıdaki doğrultuda depreşti.
Şimdi diyelim ki yıl 2008 ve ben üniversiteye yeni girdim. Beşiktaş’ta okuyorum, birkaç ay sonra İstiklal’de çalışmaya, şansın birkaç yakışıklı gülümsemesi sonrası bar sahnelerinin her iki tarafında da bulunmaya başlayacağım ki zaten, anlamadıysanız, İstanbul’da ve benim kuşağım için İstanbul’un belki de en güzel senelerinden bazılarındayız. Köprüyü Geçmek çıkıp kuul İstanbul’u ortaya atalı 3 sene olmuş, Newsweek’in kapağındaki mahyasız, dervişsiz fotoğraflar bunu tescillemiş, ortalık kaynıyor, gelen gelene. Etrafımda konserler, bienaller, seminerler, festivaller, okul şenlikleri, fuarlar ve nice etkinlik, mekânlar, gizli saklı lokantalar, sahaflar, caddeler, sahneler, sergiler, kanallar, programlar, yarışmalar, diziler, filmler, ödüller, burslar, Interrail’ler, Jean Monet’ler, Erasmus’lardan örülü bir kültür hikayesi yükseliyor, elimi uzatsam kalemi kapacağım. Kapabildim mi?
Zor soru, onca şey ve zamandan sonra hâlâ cevabından emin değilim. Kalemi kapıp bu hikâyeye kendi cümlesini çiziktirebilmiş olmak benim ve tahmin ediyorum ki bu ortama bir şekilde değip geçmiş herkes için önemlidir çünkü güncelin çölü bittiğinde çıkabileceğimiz, çıkmak isteyebileceğimiz bir vaha vizyonu adına elimizde pek de bir şey kalmadı. Bu döneme bilfiil iştirak eden birinin yaşadığı kursakta kalma duygusunu anlıyorum bu yüzden. Tahminim şu ki, Köprüyü Geçmek’in de temel aldığı Beyoğlu merkezli İstanbul portresi kafalarda bir dönemin ideali olarak kodlandı. Tek eksik AB üyeliği ve beraberinde gelecek global mobilizasyondu belki, bir girsek sonrası böyle gidecekti zaten. Bu portre İstanbul’un (zehirli kelime geliyor) potansiyeli olarak servis edildi: İstanbul bizim elimizde olduğunda yapabileceğimiz, erişebileceğimiz şeyler. Aslında hiçbir şeyin bizim elimizde olmadığını anlamamız da geç ikibinonlara denk geldi. Sonrası zaten ya tufan ya kervan. Damakta kalansa, YouTube yorumlarında tekrar aranan bir tat. Saadet Özen kadar iyi ifade edemem: “…bir pırıltının ilk adımlarına, sakarlığa para harcamadan ulaşma imkânı.”
En yakın tarihimizden bahsediyor olsak da, içinden geçtiğimiz toplumsal çözülme hâlinin yarattığı derin travma nedeniyle bu hisse nostalji demek mümkün. Bu yakın zaman nostaljisi de sosyal medyadaki Türkosfer’in özellikle de büyükşehirli sakinleri arasında oldukça iş yapan bir fenomen. Bu hisse oynayıp kendine yazlık yaptıran gırla sosyal medya hesabı var. Bunun da ötesinde, doksanlar ve erken ikibinler Türkiyesi’nin medya ortamında serpilmiş, bu ortamın daralmasıyla da çoğunlukla YouTube ovasına göçmüş medya kişilerinin de bu nostaljiye doğrudan oynayan bir yayın stratejileri var. Öyle ki Türkiye menşeli herhangi, bakın herhangi bir video, fotoğraf, yazı vesair dijital kültür ürününün altındaki yorumlarda aynı özlemli kalabalığın, aynı iç çekmelerle toplandığını görebilir ve siz de bir yandan abla şimdi ne alakası var derken diğer yandan kendinizi “Şairin Elinde” klibinin yorumlarında ‘ya klip çok komik ama o dönemler ne güzeldi dimi’ gibi bir şey diyen bir yorum bulup düşüncelerinizi bir yabancı tarafından onaylatmaya çalışırken bulabilirsiniz. Masum değiliz, hepimiz özlüyoruz. Hatta bu yazlıkçı sosyal medya hesapları 2010’dan esnaf lokantası fotoğrafları falan paylaşıyorlar artık çünkü gerçekten, gerçekten suyu sıkılmayan hiçbir şey kalmadı.
Ama, yine de ve maalesef, dökülecek her damlayı yirmi yıldır su içmemiş gibi hürpletmeye dünden hazırım. Bunu inkâr edemem. Esnaf lokantası fotoğrafını beğendim, çünkü tam o yılın muhtemelen tam o gününde, fotoğrafta olmayan başka bir esnaf lokantasında macar kebabı adıyla servis edilen bir şeyi bol ekmekle yiyip, sonra okul kütüphanesinde çalışıyor gibi yapacağım ama aslında Çiço’da 3 TL’ye otuzluk yuvarlayacak ortak arayacağım. Sonra? Mesela, otuzluklar yuvarlandı, köri sosu tavuklar ve baharatlı patatesler devrildi, arkaplanda sürekli ama sürekli ama sürekli çalan Hande Yener ve Akıllı TV’ye doyuldu, cüzi hesaplar istendi. Sonra? Sonrası, sonu C, T, K veya diğer bir sert sessizle biten çift haneli otobüslerin camında, şanslıysam Haşim İşcan civarında sızıp Cevizlibağ’da uyanmak haricinde hiçbir şey hatırlamayacağım, hatta bunu hayatımda belki de milyon kere yapacağımı bile hiç mi hiç düşünmeyeceğim, özgül ağırlığı sıfır olan bir otobüs yolculuğu. Benim İstanbul’um budur. Yapacağım en radikal değişiklik Çiço’nun yerine Tezgah koyup, hesap kelimesinden cüzi sıfatını çıkarmaktır.
Tabii ki abartıyorum, ancak benim gibi çeper sakini olan Güngörenli, Bağcılarlı, Avcılarlı, hatta Bakırköylü bile eş, dost, arkadaş, tanıdıklarımın, konuştuğumuz döneme dair İstanbul tecrübelerini bir kazanda kaynatsanız kepçenizde bulacağınız bulamaç buna yakın tadar. Ki bu da herhangi bir belgeselde anlatılmaya, sosyal medyada yası tutulmaya değecek bir şey değil. Bir diğer sorun da tam burada. Her nostaljide olduğu gibi, Türkosfer’in en yakın dönem nostaljisinde de sağlıksız bir kurgu var ve bu kurgu, az biraz üzen ama yüzleşmem de gereken bir ögeyi içeriyor bu sefer: beni.
Özlediğimiz bu kuul İstanbul’u en yakın tarihimizde iki yerde tespit edebiliriz: 1) doksanlardaki Ahmet Sanlı, Türkçe poplu, hayalkahveli, kemancılı, anlatılanlara göre Beyoğlu’nun Tarık Akan’ın Oya Aydoğan’ı aradığı bir şer yuvası olmaktan çıkıp, taburelerin alınıp barların açıldığı bir ortama dönüştüğü süreçte, 2) ikibinler başında, sektöre iyiden iyiye para girmesiyle beraber Eurovision’lar, H2000’Ler, rakınkokların yarattığı dalganın tüm sanat kunat teknelerini birkaç yıllığına yüzdürdüğü o kısa ama müstesna aralıkta (bkz. birkaç önceki paragraf). Yani, tüm bu dönemi 24 Ocak 1980 ila 7 Haziran 2015 arasına sıkıştırabiliriz sanki. Doksanlardaki furya sırasında, yürümekti, dört işlemdi, bu çeşit temel konularla meşguldüm. İkincisinin bir parçasıydım demek istiyorum ama aklıma macar kebabı düşüyor. Etrafımda yükselen her ama her şey beni bir kültür hayatının parçası gibi hissettirdi, evet. Ama bu hayatın sahibinden çok kiracısı gibi hissettim hep, öyle hissettiğimi şimdi anlıyorum daha doğrusu.

Bu kiracılığın iki nedeni var: mesafe ve para. İlki malum, Sıraselviler’de oturan biriyle Camlıkahve’de oturan biri aynı konsere gitse bile aynı konserden çıkamaz. Grubun sahneye çıkası geldiğinde, Camlıkahve’de oturan arkadaşın son minibüsü meydandan kalkmış, Haznedar’a girmiştir bile. Metro kapalı, otobüsler seyrek, dolmuş dolana kadar kanser ediyor. En yakın müsait arkadaş Fulya’da oturuyor, ona gidene kadar zaten metrobüse gider, sonra da Bahçelievler’den falan yürür artık, n’apalım. Paraya kıyıp taksiye binsen anında havaya karışacak bin tane derdin minik minik hesapları yüzünden ne konser kalır, ne keyif kalır, ne de bir sonraki konsere bilet alasın gelir, yine de dayanamayıp aldığında taksiye binmeyi yine ve yine akıl edemezsin çünkü çeper sakinliği biraz da böyle bir salaklığı, artık aileden mi, mahalleden mi, genlerden mi bir yerden edinilmiş bir para (“O parayı taksiye vereceğime…”) ve dolandırılma (“Taksici kesin dolaştıracak, taksimetreyi kesin açmayacak, açarsa bile kesin benim bilmediğim bir dolap döndürecek benden fazla para alacak.”) anksiyetesini de beraberinde getirir. Eve dönüş parodisi bir yana, gözden ırak olan gönülden de ıraksa çeper sakinlerinin gönlünün tam ortasında sanatın, eğlencenin, gece hayatının oturması imkânsızdır. Makul günlerin makul saatlerinde, çoğu dükkânın kepenkleri kapalıyken girilir bu dünyaya o da maruz kalmak, biraz oranıza buranıza sürmek için. İştirak etmeyi, kendinizi işin mutfağında, diğer tarafında görmeyi hayal bile edemezsiniz, (burada birinci tekile dönmek zorundayım ama birinci çoğulun getirdiği düstursuz genellemelerin de arkasındayım) edemedim çünkü bende hayata dair net bir algı, bir pusula da yoktu. Olsaydı, birçok beşparasız ama merkez sakini tanıdığımın yaptığı gibi, ücretsiz etkinlik ve hediye bilet avcılığı yapabilir, öğrencilerin kültür hayatına dahil olabilmesi için çeşitli kurumlarca sunulan imkânları kovalayabilir, hiç olmadı abimi darlayıp kendime şu veya bu konsere bilet aldırabilir, kafamda sürekli bağıran yirmi TL cinlerinin sesini azıcık kesebilirdim. Yapmadım, çünkü erken ergenliği erken ikibinlere denk gelen çoğu çeper sakini gibi ben de, yaratıcı alana dahil olup kendi yolunu çizmeye erkenden başlamanın getireceği özgürlüğü, internetle ikame ettim.
İnternetin ilkin ne vadettiyse ondan vazgeçip bir persona makinesine dönmesi de bahsettiğimiz bu zaman aralığı içinde, ben sosyalleşmenin alfabesini öğrenirken gerçekleşti. MSN’di, erken sosyal medya platformlarıydı, bunların bana kattığı sosyal kapasiteyi inkâr edemem ama asıl fonksiyonları beni, merkezden uzakta olduğu için zaten pek az çıktığım odama kapatmaları oldu. Odadan çıkıp içinde başkalarının olduğu salonlara girince de imrenmekten başka ne yapacağımı bilemedim, o yüzden bu hayatı bir ekran personasına yansıtıp her gittiğim yerde de onun rahatlığını aradım. ‘Bakılacaklar’ klasöründe kaderlerine terk ettiğim linklerin verdiği kafa ağırlığı da cabası. Yani etrafımda yükselen bu hayatın ve bana açabileceği imkânların (“bir pırıltının ilk adımları…”) farkında olmam bile yeterli geldi bana. Bakın İstanbul ne kadar canlı, ne kadar çok şey yaşanıyor, ben de arada sırada evden bile çıkıyorum, teknik olarak da İstanbul’da oturuyorum, o zaman bunların bir parçasıyım. Belki bir gün bir şey yaparım, bir şey derim, gerçekten kalkar oraya giderim. Gittim ama ulan yine mi Çiço? Neyse, en azından yanıltmıyor.
Kendi tecrübemi temel alarak konuşmaya çalışsam da, söz ettiğim şeylerin bir nesli etkilediğini düşünmeden edemiyorum. Bu neslin bir üyesi olarak, şimdilerde yası tutulan kültür hayatı uzaklaşırken paçalarına tutundum ama o mitolojik suratını göremedim. İnternetin bu hayata elle tutulur bir alternatif sunamayacağı, ancak bu hayat tarumar edildiğinde belli oldu benim için. O yüzden, hasret duyulan şeyin ne olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ancak ben, aynı milyonlarca diğer çeper sakini gibi, -mış gibi iştirak ettiğim bu kültür hayatının arkasından ağıt yakmaya devam ediyorum. Çoğunlukla da internette gördüğüm eski fotoğraflara kalp atarak.
