Son yıllarda İtalya, Türkiye’den Avrupa’ya göçün popüler adreslerinden biri hâline geldi. Nedeni kısmen yurt dışı eğitim danışmanlık şirketlerinin pazarlama başarısında, kısmen Türkiye’nin uzun zamandır içerisinde olduğu çok boyutlu buhranda saklı. Bir yanda geçim sıkıntısı, işsizlik, güvencesizlik ve çürüyen bir sistemin geleceksiz çocukları; diğer yanda refah, özgürlük, sosyal adalet ve turistik bir cennette şarabın, güneşin, muhabbetin dayanılmaz cazibesi. Bir tarafta survival, diğer tarafta la dolce vita…
Dünya ekonomisinin çevre ülkelerindeki sayısız gencin hayalini süsleyen bu İtalya imajının yanıltıcılık payını teslim edelim. Çünkü İtalya’da karşılaşacağınız sıkıntılar, yalnızca oturum izni için polis karakolu önünde saatlerce bekleten son derece hantal bir bürokrasiden ya da giderek özelleşip pahalılaşan sağlık hizmetlerinden ibaret değil. Yüksek kira fiyatlarını, iş piyasasındaki ayrımcılığı ve belki yalnızlığı göze almalısınız. Her ne kadar olumsuzlukları barındıran bir yolculuk olsa da, hayatımda yeni bir sayfa açmanın heyecanı ve daha iyisinin beklentisi içinde doğup büyüdüğüm şehir İstanbul’dan 2022’de ayrıldım. Evvelce aklımda Fransa varken, pandemi patlak verdi ve kötüleşen ekonomik koşullar yolumu Venedik’e düşürdü.
İlk bakışta ikisi arasında maliyet bakımından belirgin bir fark yokmuş gibi görünse de İtalya’da vatandaşlık fark etmeksizin devlet üniversitelerinde yalnızca cüzi bir miktar vergi ödeyerek okumak mümkün. Bunun yanı sıra yükseköğrenim hakkına dayanan kapsamlı bölgesel burslar, –neoliberal yönetimlerin aşındırma girişimlerine rağmen– eğitim ve yaşam giderlerini finanse etmenizde önemli ölçüde destek sağlıyor. Ne var ki göçün maddi boyutunu karşılasanız dahi dilini, kurallarını ve insanını yeterince tanımadığınız bir ülkede sil baştan yaşam alanınızı, çevrenizi oluşturmak, “evde” ve “yerinde” hissetmek takdir edersiniz ki pek de kolay bir süreç değil. Doğrusu bu yazıyı kaleme almamın da niyeti, evlerinden bambaşka bir şehirde yerini arayan yabancılar üzerine biraz düşünmek.
Güneş Sonrası (Aftersun, 2022) filmindeki Calum Patterson karakterinin unutamadığım bir repliği var: ‘‘Bir kez büyüdüğün yeri terk ettiğinde, artık oraya tamamen ait değilsindir.’’ Bu repliğe iki farklı açıdan yaklaşabiliriz. Biri: ‘‘Evet, zaten öyle olması gerekir. Burada abartılacak bir derinlik yok.’’ Veya tam tersi: ‘‘Calum’ın bahsettiği, insanın evinden, büyüdüğü alışıldık ortamından ve sevdiklerinden ilk mekânsal ayrılığının yarattığı sızı, kopuşun ve değişimin geri döndürülemez oluşu.’’ Sizi bilmem ama ben ikincisini tercih ediyorum. Üstelik daha da kötüsü, nerede ve kiminle olursam olayım, hatta geri döndüğümde bile bu garip sızının peşimi bırakmaması. Zira büyük umutlarla yola koyuluyor, sonunda uzak bir diyara varıyorsunuz; fakat ne bulunduğunuz yere sıkı sıkıya bağlanabiliyor, ne de terk ettiğinize eski aidiyetinizle bakıyorsunuz. ‘‘Dünya bir yerden diğerine sürüklenenlerin, ne kaldıkları ne de gittikleri yere yerleşebilenlerin dünyası,’’ diyor Nurdan Gürbilek (s.12). Ben de bu küresel hareketliliğin kervanına katılmışsam eğer, kendime ait ikinci bir hayatta, ‘‘ikame bir yurt’’ edinmenin olanağını sorgulamalıyım.
Yerinden edilenlerin dünyasında, egemen savaş baronları Suriye’de milyonlarca insanı mültecileştirmiş, Filistin’de binlercesini soykırıma, tehcire ve ‘‘çıplak hayata’’ mahkûm etmişken, nispeten keyfi gerekçelerle göç eden birinin “ev” ve “yurt” kavramlarına sarılması pekâlâ samimi gelmeyebilir. Barınma krizinin yaygın olduğu çağımızda, evin manevi anlamının maddi boyutunu önceliyor oluşu da. Hâlbuki sıla hasretiyle yanıp tutuştuğum söylenemez, yalnızca İtalya’da yapıp ettiklerimin tarifi zor bir yabancılık duygusunun gölgesinde kaldığını belirtmeliyim. Vaktimin çoğunu yankı odamın güvenli çeperi içinde ve milliyetçi popülizmin saldırgan söyleminden uzakta geçirsem de üst komşum bir akşamüstü bana mahallesindeki ‘‘İtalyan olmayanların’’ çoğunluğundan şikâyet ettiğinde, ilk defa onun (gibilerin) ülkesinde istenmediğimi deneyimledim. O andan sonra ya komşuma karşın zihnimde sınırları yıkıyor, bütün dünyaya mahallemmiş gibi bakıyordum ya da ekseriyetle bastırdığım aidiyet arzusu, bana tüm gerçekliğiyle dünyayı tanımadığım bir ülke kadar ulaşılmaz kılıyordu.
Yakın gelecekte İstanbul’a döneceğimi zannetmiyorum; ama en azından bulunduğum şehrin “yerlisi” olabilmeyi, birlikte ve dayanışma içinde yaşayabilmeyi dert ediniyorum. İkame bir yurt edinmekten kastım, temelde bu kaygının yatıştırılmasından ibaret. Elbette dermansız bir derde düşmüş değilim; ancak Avrupa’da kültürel enternasyonalizmin ve çoğulculuğun rafa kaldırılıp ulus-devlet şiarının yeniden rağbet gördüğü son yıllarda, ırkçı retoriğin bir Orta Doğulu göçmen olarak beni ‘‘istilacı’’ya dönüştürdüğünün de farkındayım. Birilerince tehdit olarak algılanıyor, “faşizmin hayaletinin” kol gezdiği bu topraklarda gene o birilerinin tehdidini yakınımda hissediyorum.
Öte yandan aşırı sağın güç kazandığı merkez kapitalist devletler, etnik azınlıkları ve genel anlamıyla Ötekileri toplumun vitrininden uzaklaştırma eğilimindedir; onları sosyetik kentlerin pırıltılı meydanlarından izole edip Batılı tüketiciye siyah tenli seyyar satıcılardan arındırılmış, “steril” bir görünüm sunmaya çalışırlar. Paris’te polis Olimpiyatlar öncesinde evsizleri sokaklardan ‘‘temizler’’; Almanya başbakanı Merz, göçmenlerin ‘‘kent manzarasında sorun’’ yarattığını çekinmeden öne sürer. Dubai’yi ziyarete gelen turistler, hizmetten inşaata her türlü kirli işi yapan Hindistanlı, Nepalli yahut Sri Lankalı işçileri fark etmezler bile. Çünkü bu köleleştirilmiş insanlar, varoşlardaki havasız ve ahır gibi evlerine tıkılmıştır (Žižek, s. 13).
Peki, böylesi bir siyasi iklimin ortasında, gittiği şehirde yerini arayan bir gurbetçi ne yapmalı? Belki de göçmenlerin, yerelin ayrılmaz bir parçası, görkemli Avrupa şehirlerinin arka sokaklarında yetişen emek gücü olduğunu hatırlamalı. Porto Marghera’da ağır sanayi işçisi, Rialto’da bir İtalyan restoranının Bangladeşli şefidir göçmen. Göçmen için yerlilik, Venedik’te ‘‘hayali’’ bir İtalyan cemaatine kabul görmekten ziyade, yerelin kendisiyle kurulan organik bir bağdır. Esnafla ayaküstü yapılan sohbet, müdavimi olunan mekânın sıcak atmosferidir. Öyleyse ikame yurdumun sınırlarını heybetli kara parçalarına yaymak yerine, onu yerelin bir parçası olduğum örgütlü mücadelemde ya da bir ilkbahar günü kanal kenarında yapılan Bacareto da Lele sohbetinde aramalıyım. Çünkü öfkeli siyasetçiler varlığınızı hedef gösterdiğinde, müdavimi olduğunuz mekânda her şeye inat sınır tanımayan dostluklarınıza birer kadeh kaldırmalısınız.
Kaynaklar
Gürbilek, N. (2020). İkinci hayat: Kaçmak, kovulmak, dönmek üzerine denemeler. Metis Yayınları.
Žižek, S. (2021). Ahir zamanlarda yaşarken. Metis Yayınları.
