Almanya denince herkesin zihninde aşağı yukarı aynı tablo canlanır. Sanayisi güçlü, insanları disiplinli ve kuralcı, trenleri dakik bir ülke. Şehirleri güzeldir, sokakları temizdir, insanlar birbirine saygılıdır. Çevremizde Almanya ile ilgili mutlaka övgü dolu cümleler duymuşuzdur. Almanların yaşam standartlarına, arabalarına, üniversitelerine, ürettikleri makinelere bakıp iç geçiren çoktur. Toplum âdeta başka bir dünyadadır çünkü.
Dış dünyada yaşanan problemler onları pek ilgilendirmez gibidir. Savaşlar, doğal afetler, insanlık dramları başkalarının derdidir. Yolsuzluk yapan liderler, diktatörler, siyasal kaos Almanya’nın gündeminde yer almaz. Evet, ırkçılık, antisemitizm ve göçmen düşmanlığı zaman zaman ülkede patlak verir. Ama Almanya bu meseleleri çoktan aşmış, yüzbinlerce mülteciyi Wir schaffen das![i] diyerek kabul etmiş, geçmişiyle yüzleşmiş ve sağlam bir demokrasi kurmuştur.
Onları asıl ilgilendiren konu dünyadır. İklim değişikliğidir. Herkes bir araya gelmeli, yeşil enerjiye geçilmeli, fosil ve nükleer yakıtlar tarihe karışmalıdır.
En azından ben Almanya’ya göç ederken anlatılan hikâye buydu. Hatta 2022 yazına kadar genel anlatı büyük ölçüde buydu. Ampel hükümeti, yani SPD, FDP ve Yeşiller koalisyonu, işte bu Almanya tahayyülünün son siyasal ifadesiydi.[ii] Yani bir başarısızlık hikâyesinden ziyade, artık var olmayan bir Almanya anlayışının son denemesiydi.
Bugün ise artık başka bir Almanya’da yaşıyoruz.
Bu geçiş bir günde olmadı. Ama o dönemlerde pek fark etmesek de, geriye dönüp baktığımızda bazı kırılma noktaları oldukça net görünüyor. 2000’ler ve 2010’lar Almanyası büyük ölçüde Merkel hükümetleriyle geçti. CDU ve SPD uzun yıllar koalisyon halinde ülkeyi yönetti. Merkel’in emekli olacağını açıklaması, uzun süredir iktidarda olan ve yıpranmış CDU’nun yerini dolduracak bir lider çıkaramaması, ardından gelen pandemi süreci, özellikle genç seçmeni yeni bir arayışa itti.
2021 seçimlerinde SPD birinci parti oldu. Gençlerin ciddi desteğini alan FDP ve Yeşiller ile birlikte üç partili Ampel koalisyonu kuruldu. Seçimi belirleyen konulara bakıldığında sosyal güvenlik, çevre krizi ve ekonomi öne çıkıyordu. Almanya hâlâ krizleri yönetebileceğine, refahı paylaşabileceğine ve dünyaya örnek olabileceğine inanıyordu.
Ama Ampel hükümeti oldukça badireli bir dönemde göreve başladı. Korona virüsü dünyayı kasıp kavuruyordu. Ardından Rusya’nın Ukrayna’yı işgali geldi. Zaten daralan ekonomi çok daha ciddi bir baskı altına girdi. Enerji konusunda Rusya’ya derinden bağlı olan Almanya’da fiyatlar hızla arttı. Enflasyonun ne olduğunu unutmuş bir toplum, daha ilk senede market kıtlıkları ve topyekûn savaş ihtimaliyle karşı karşıya kaldı.
O dönemde Almanya hâlâ kendinden emindi. Kesenin ağzı açıldı. Artan enerji fiyatlarına yardım paketleriyle karşılık verildi. Verilen sözler tutuldu, asgari ücret 9 eurodan 12 euroya çıkarıldı. Çalışamayan ve yardıma muhtaç kesimler için Bürgergeld reformu yapıldı. Yaz ayları boyunca toplu taşımayı teşvik etmek için çıkarılan 9 Euro bileti ülke çapında inanılmaz bir ilgi gördü. İlk üç ayda 52 milyon bilet satıldı. Toplu taşımayı fiilen ücretsiz hâle getiren bu uygulama, belki de koalisyonun en popüler politikasıydı.
Sosyal politikalar açısından da birçok adım atıldı. Turbo vatandaşlık paketiyle kalifiye göçmenlerin daha kısa sürede vatandaş olması mümkün hâle geldi, çifte vatandaşlık geri getirildi. FDP ve Yeşiller’in gençlerden aldığı desteğin bir sonucu olarak esrarın yarı-yasallaştırılması da epey tartışmalı olarak hayata geçti. Tüm bu adımlar Ampel’in hâlâ eski Almanya’nın refleksleriyle hareket ettiğini gösteriyordu. Devlet her krizi sosyal tamponlarla dengeleyebilirdi, bu sıkıntılar geçiciydi.
Ama sorun tam da buydu. Krizler yeniydi, verilen tepkiler ise eskiydi. Ampel hükümeti yanlış yerde ve yanlış zamanda, artık var olmayan bir manevra alanına güvenerek yönetmeye çalıştı.
Bu yaklaşım uzun sürmedi. Üç partili hükümet kendi içinde sürekli fikir ayrılıkları yaşadı. Olaf Scholz, Merkel’in ardından oluşan liderlik boşluğunu doldurmakta yetersiz kaldı. Sonunda Almanya siyasetinde âdeta tabu olan borç freni (Schuldenbremse) meselesi hükümeti kilitledi ve erken seçim kaçınılmaz hâle geldi.[iii]
2024 seçimlerine gelindiğinde ise bambaşka bir tablo vardı. Korona sonrası ekonomi beklenen toparlanmayı gösterememişti. Ukrayna savaşı güvenlik kaygılarını artırmıştı. Scholz uluslararası alanda güçlü bir lider profili çizememişti. En önemlisi, seçmenin öncelikleri tamamen değişmişti.
Bu değişimi görmek için “ülkenin en önemli sorunları”na dair yapılan kamuoyu anketlerine bakmak yeterli. Farklı yıllarda yapılan bu anketlerde, katılımcıların Almanya’nın karşı karşıya olduğu en önemli sorun olarak gördükleri başlıklar karşılaştırıldığında dönüşüm oldukça net biçimde ortaya çıkıyor.[iv]
Birkaç yıl önce kiralar seçmenlerin yalnızca yüzde 3’ü tarafından en önemli mesele olarak görülürken, bugün bu oran yüzde 21’e çıkmış durumda. Göç ve göçmenler yüzde 3’ten 24’e, ekonomik durum yüzde 4’ten 24’e yükselmiş. Buna karşılık enerji ve çevre başlığı yüzde 38’den 14’e gerilemiş.[v] Yani Almanya artık dünyayı kurtarmaya değil, kendi evinin içini toparlamaya odaklanıyor.
Bu tablo siyasete de doğrudan yansıdı. SPD ve FDP seçmen tarafından ciddi şekilde cezalandırıldı. CDU yeniden iktidara geldi. Aşırı sağcı AfD ise oylarını ciddi biçimde artırarak siyasetin merkezine yerleşti.
Bu siyasi dönüşüm gündelik hayatta da hissedildi. AfD birinci parti olmaya doğru giderken göçmenlere yönelik ayrımcılık ana akıma taşındı. Milyonlarca göçmen kökenli insanın vatandaşlıklarının geri alınması ve Almanya’dan gönderilmesi artık marjinal bir fikir değil. Zorlanan ekonomi derin bir kriz sarmalına girerken, faturanın göçmenlere kesilmesi kolay bir çıkış yolu olarak görülüyor.
Almanya’nın kalbi sayılan otomotiv sektörü ciddi bir çöküşün eşiğinde. Devlet eskisi gibi büyük sosyal harcamalar yapabilecek durumda değil. Buna karşın güvenlik kaygıları nedeniyle orduyu modernize etmek için 100 milyar euro borçlanıldı. Refah devleti geri çekilirken güvenlik devleti öne çıkıyor.
Son beş yılda dünya çok değişti. Almanya ise uzun yıllar sahip olduğu avantajları kaybetti ve yapısal sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Rus doğal gazı artık yok. Amerikan askeri şemsiyesi artık güvenilmez, ihracat merkezli ekonomik modeli ise artık Çin ve ABD ile rekabet edemiyor.
Bu yüzden mesele sadece hükümetlerin değişmesi değil. Ampel bu krizi çözemedi, çünkü Almanya’nın uzun yıllar dayandığı ekonomik ve siyasal zeminin kendisi çökmüştü.
Almanya bizim geldiğimiz ülke değil. Onun ardından gelen ülke daha dar, daha sert ve kendinden çok daha az emin. Bu dönüşüm en önce tren istasyonlarında, daire ilanlarında, okul bahçelerinde, market kasalarında hissediliyor. Bu yeni Almanya henüz kendini tam olarak tanımlamadı. Ama eski Almanya olmadığını her geçen gün biraz daha hatırlatıyor. Asıl soru, bu dönüşümün nereye varacağı. Bu yüzden artık bu ülkede yaşayabilmek için eski ezberlerimizi bozmak ve yeni Almanya’ya adapte olmak zorundayız.
[i] Angela Merkel’in 31 Ağustos 2015 tarihli basın toplantısında sarf ettiği Wir schaffen das ifadesi, Almanya’nın 2015 mülteci politikasıyla ilişkilendirilen tarihi bir söylemdir. Bu söylem hem akademik hem medya kaynaklarında geniş şekilde belgelenmiştir (örneğin Almanya’daki mülteci kriziyle ilgili kapsamlı raporlar ve haberler).
[ii] Ampel (trafik lambası) terimi, Almanya’da Sosyal Demokrat Parti (SPD, kırmızı), Hür Demokrat Parti (FDP, sarı) ve Yeşiller’in (yeşil) oluşturduğu üçlü koalisyonu tanımlamak için kullanılan yaygın bir siyasi kavramdır. Bu koalisyon Aralık 2021’de göreve başlamıştır.
[iii] Almanya’daki “borç freni” (Schuldenbremse), 2009 yılında Alman Anayasası’na eklenen ve federal hükümetin yapısal bütçe açığını ciddi biçimde sınırlayan mali kuraldır. Bu düzenleme, devletin normal koşullarda yeni borçlanmasını büyük ölçüde yasaklamakta, yalnızca olağanüstü kriz durumlarında istisnalara izin vermektedir. Borç freni, özellikle 2023 yılında Federal Anayasa Mahkemesi’nin bütçe düzenlemelerine ilişkin kararı sonrasında Almanya’daki siyasal ve ekonomik tartışmaların merkezine yerleşmiştir.
[iv] Bu yazıda yer alan yüzdelik değerler, Statista tarafından derlenen “Almanya’da ülkenin en önemli sorunları” anketlerine dayanmaktadır. Yüzdeler, katılımcıların ilgili başlığı Almanya’nın en önemli sorunu olarak seçme oranlarını göstermektedir. Zaman içindeki karşılaştırmanın yanıltıcı olmaması adına, pandemi döneminde gündemi olağanüstü biçimde domine eden “Korona virüsü başlığı analiz dışında bırakılmıştır. Bu veriler nesnel ekonomik göstergeleri değil, kamuoyunun algısal önceliklerindeki değişimi yansıtmaktadır.
[v] Almanya’da halkın “ülkenin en önemli sorunu” olarak gördüğü başlıklara ilişkin yıllık kamuoyu anketleri: https://de.statista.com/statistik/daten/studie/1062780/umfrage/umfrage-zu-den-wichtigsten-problemen-in-deutschland/.
