Havaların neredeyse hiç soğumadığı bir yerdeyim bir süredir. Türkiye’ye dönüş yaklaştıkça da yaşadıklarımı kaydetme isteği içerisindeyim. Bunda Amerika’da ilk kez bulunmamın, bunun turistik bir geziden öteye geçmesinin, bir de tabii Houston gibi bağlı olduğu Teksas eyaletinin kendine has bütün özelliklerini içerisinde barındıran bir şehirde olmamın payı büyük.
Houston enteresan bir şehir. Büyüklük algımın sınırlarını genişletecek kadar büyük. 12 şeritli otobanının gün boyu yoğun olduğunu görünce sokakların da aynı şekilde kalabalık olacağını zannediyorsunuz. Oysa yürüyerek bir yere giden birkaç kişiden biri oluyorum genelde sokakta. Kaldı ki yollar yayalar için hiç konforlu değil. Nerede olursanız olun, otoyol kenarında yürüyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Ama ben yine de yürümekten vazgeçmiyorum. Çünkü bir şehir yürüyerek keşfedilir bana kalırsa. Dün de yürüyerek birkaç market gezip alışveriş yaptıktan sonra sevdiğim bir kafeye gidip kitap okumak istemiştim. Hava hâlâ o kadar güzel ki dışarıda oturup kahvemi içerken bu şehrin, belki de bu ülkenin sıradanlaşan bir gerçeğiyle ilk kez karşı karşıya kaldım. Evsizler! Kendimi ilk kez tehdit altında hissettim, korktum, korktuğum için kendime kızdım, telefonumu masadan aldım, madde etkisinde olduğu için konuşmasından hiçbir şey anlamadım, bir süre bakıştık, daha da korktum ve sonra yanımdan gitti. O an her şey ve hiçbir şey arasında bir yerdi. Ne olacağını kimsenin kestiremeyeceği… Zihnimden pek çok şey geçti ama en yoğun şekilde çaresizlik hissettim.
Bu kadar büyük ve zengin bir şehirde nasıl oluyor da bu kadar çok evsiz olabiliyor diye düşünüp öfkelenmekten başka bir şey gelmedi elimden. Güvensizlik üzerine kurulu yaşamları düşündüm. Güvensiz barınma, sağlık, eğitim… İnsanların sahip olduğu en temel ihtiyaçlarının bir anda kaybolabileceğini bilerek yaşaması gerçekten çok zor. Kaldı ki tek veya birkaç kullanımlık eşyaların etrafa saçıldığı, benzinin koladan, kolanın sütten, hepsinin sudan ucuz olduğu ve tüm bunların ziyan edildiği bu yerde nasıl olur da binlerce insan yaşamını evi olmadan sokaklarda devam ettirmeye çalışır, aklım gerçekten almıyor! Bu gerçeği uzaktan, hele de Türkiye’den anlamak çok zormuş.
Evsizliğin sadece burayla sınırlı olmaması, Birleşik Devletler’in geneline yayılması işin daha da acı kısmı. Öyle bir coğrafya ki insanın gözünü bencillikten önce kör edip sonra iş göremezsin diye sokağa atıyorlar. Her şeyi elde edebilirsiniz hissiyle hiçbir şeye sahip olamazsınız hissinin kol kola gezdiği bir yer.
Ortaklaştıkları tek şey ise bana kalırsa buz sevdası. Ülkeye adımınızı attığınız an ICE [buz] yazılı ibareler otel koridorlarındaki makinelerde, marketlerde, kafelerin sebillerinde karşılıyor sizi. Evet, buza âşıklar ve herkesin ulaşabileceği kadar çok buz var! Marketlerdeki devasa dolaplarda torbalanmış duran o şeffaf buz parçaları, aslında bu ülkenin düzenini temsil ediyor: Her şey paketli, her şey bol, her şey steril. Aynı ada sahip ICE’ın (Immigration and Customs Enforcement – Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) gölgesi ise bu steril düzenin hemen altında, dondurucu bir korku olarak dolaşıyor. Bir yanda bardağınızı serinleten o ferahlatıcı kristaller, diğer yanda hayatları donduran, aileleri birbirinden koparan kaskatı bir bürokrasi… Trump’ın tavizsiz bir sertlikle yürüttüğü politikalar ülkenin her kılcal damarında hissedilirken, aklıselim Amerikalılar sokaklardaki eylemleriyle, kafelerde, restoranlarda ya da üniversite tuvaletlerinde göçmenlere destek veren uyarı yazılarıyla “donmaya” direnç gösteriyorlar.
Sokaklarda birer gölge gibi göçmen avına çıkmış ICE ajanları olduğu kadar, bu kaskatı sisteme itiraz eden Amerikalıların da olduğunu görmek içimi bir nebze rahatlatıyor. Yine de Trump’a olan desteğin artmasıyla bardağa doldurulan buza duyulan o çocuksu tutku arasındaki paralellik, Amerika’nın absürt yapısını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Biri içimizi serinletiyor, diğeri hayatları donduruyor.
Geldiğimden beri Amerika’yı bir arada tutan şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Sanırım buldum, buz!
