Satranç ustası Michael. Fotoğraf: Robbie Armstrong.

Glasgow’da bir satranç ustası

Ben bu taraflara 2018’de taşındım. Michael da o zamanlardan beri Woodlands Road’un demirbaşı sayılır. Caddeden sürekli geçtiğim için denk geldikçe birbirimize kafa selamı verirdik, ama gidip tanışma şansım olmamıştı. İşte bugün o gün. Nihayet satranç ustasını işinin başında görebileceğim.
26 Ocak 2026
13 dakika

Çeviri: Can Koçak

Yazının aslı: The Bell, 15 Mart 2025, https://www.glasgowbell.co.uk/the-chessmaster-of-woodlands-road/


İskoçya’nın Glasgow kentindeki Woodlands Road’da bir adam var, koltuğunun altına sıkıştırdığı katlanır masası ve sandalyeleriyle caddeyi boydan boya yürüyor. Hava soğuk, karanlık çökmüş, ağaçların incecik dalları etraftaki apartmanların camlarından yansırken parıltılı yapboz parçalarını andırıyor. Kalın, kürk astarlı deri ceketi ve avcı şapkası sayesinde adam soğuğa pek aldırmıyor, masasını Pepe’s Piri Piri (ızgara tavuk zinciri) şubesinin önünde açtıktan sonra sırt çantasının içindekileri çıkarmaya başlıyor.

Onu gören bir kadın elini göğsüne götürerek “Merhaba Michael,” diyor. Adam onun selamını tüm dişlerini gösteren gülümsemesiyle yanıtlıyor, bir yandan da büyük bir titizlikle masanın üzerine malzemeleri yerleştiriyor: Büyük, ahşap bir satranç seti; skorbord işlevi gören mukavva parçası; dörtnala giden yeşil bir at tasarımının altında serifli bir fontla “Master of Chess” [Satranç Ustası] ifadesine yer veren, lamine edilmiş tabela.

Son olarak masanın yanına yerleştirdiği iki ayaklıktan birine mikrofon yerleştiriyor, diğerine telefonunu sabitliyor. Sandalyesine oturduktan sonra, görünürde seyirci olmamasına rağmen hafif Zimbabve aksanıyla konuşmaya başlıyor: “İyi akşamlar değerli müşteriler! Woodlands halkıyla buluşmaya geldik. İki saat boyunca eğlenecek, rahatlayacağız.”

Satranç ustası Michael bu.

Ben bu taraflara 2018’de taşındım. Michael da (soyadını kullanmamamızı istiyor) o zamanlardan beri Woodlands Road’un demirbaşı sayılır. Caddeden sürekli geçtiğim için denk geldikçe birbirimize kafa selamı verirdik, ama gidip tanışma şansım olmamıştı. İşte bugün o gün. Nihayet satranç ustasını işinin başında görebileceğim.

Belki de oyununun başında görebileceğim demeliyim, çünkü Michael’ın çalışma izni yok. Bu kentteki pek çok ilticacı gibi 66 yaşındaki bu adam da oturum başvurusunun sonuçlanmasını bekliyor. Fazlasıyla boş zamanı var, o da bu saatleri değerlendirmenin yaratıcı bir yolunu bulmuş, yoldan geçenleri kendisiyle satranç oynamaya davet ediyor.

Michael bir satranç taşını eline ilk kez Zimbabve’de, 13 yaşındayken almış. 53 yıl önceymiş bu. Şimdi oradan binlerce kilometre uzakta, Shettleston semtinde yaşıyor, haftanın dört ila beş günü bu caddeye geliyor. Oynadığı oyunları akşam 8’den 10’a kadar TikTok’taki az sayıda, ama oldukça ilgili takipçileri için canlı yayınlıyor.

Rakipleri genellikle tekrar tekrar geliyor, kendilerini pratikle geliştirmeye çalışıyorlar. 15 dakika içinde genç bir kadının “Selam Michael,” diye yaklaştığını görüyorum. Michael beni Tess’le tanıştırıyor, onun Glasgow Sanat Üniversitesi’nin Ciddi Oyunlar ve Sanal Gerçeklik Bölümü’nde (kafa karışıklığımı gören Tess, bölümün adını benim için tercüme ediyor, meğer eğitici bilgisayar oyunları yaratmayı öğreniyorlarmış) yüksek lisans öğrencisi olduğunu söylüyor. Michael taşları dizerken Tess de karşısına oturuyor.

Michael ikisi için de sigara sarıyor. Önce selfie çekiyor, ardından oyuna başlıyorlar. Birkaç dakika sonra Tess kalesiyle rakip piyonu almaya yeltenince Michael elini kaldırıp başka bir hamle öneriyor: “Böyle oynarsan, en ön cepheye subaylarını atmış olursun.” Michael’ın oyunu, oynadığı kişiye göre değişiyor. Tess gibi daha az deneyimli biriyle karşı karşıyaysa, maç yapmaktan çok ders veriyor.

Tess bu sefer Michael’ın fillerinden birine gözünü dikiyor, eli piyonuna gidiyor. “Fırsatları değerlendirmelisin,” diyor Michael.

Çekine çekine soruyor Tess: “Tuzak mı bu?”

Michael kıkırdıyor. “Henüz değil.”

Tess fili alıyor, sonra tuzağa düşüp düşmediğini anlamak için adamın yüzünü inceliyor. Pepe’s şubesinin aydınlatılmış salonunda tavuk yiyen birkaç genç, ilgiyle onları izliyor.

Michael ve Tess. Fotoğraf: Robbie Armstrong.

Bir süreliğine Tess ve Michael’ı bırakıyor, satranç ustasına dair ne bildiklerini öğrenmek için etraftaki işletmelerin çalışanlarına gidiyorum.

Pepe’s şubesinin kasasında duran genç çocuk Michael’ın adını duyunca gülümsüyor. “Ben Woodlands’da doğdum, 12 yaşından beri onu buralarda görüyorum,” diyor. Kendisinin henüz Michael’la satranç oynamadığını, ama iş arkadaşlarının zaman zaman molalarını böyle değerlendirdiğini söylüyor.

The Arlington’ın barmeni daha da heyecanlanıyor, Michael’dan “şahane biri” diye bahsediyor. Bazı günler çöpleri atmaya çıktığında bir saat kadar önce bardan çıkan müşterileri onunla satranç oynarken gördüğünü anlatıyor.

Michael için hava durumu fark etmiyormuş. “Yağmurda bile şemsiyesini çıkarıyor, oynamaya devam ediyor,” diyor barmen.

Bu akşam da hava Michael’dan bu iddiayı kanıtlamasını istiyor sanki. Yağmur atıştırmaya başlıyor, sokak lambalarının etrafında sodyum turuncu bir sis oluşuyor. Tess sandalyesinde doğruluyor, Michael ona önce tüylü bir sıcak su torbası uzatıyor, sonra da kalesini alıveriyor. “Şah,” derken sinsice sırıtıyor. Ağzından çıkan şaşkınlık nidasına engel olamayan Tess, şahını oynatıyor.

Michael hızla uzanıyor, bu sefer de kendi atıyla Tess’inkini alıyor. “Şah,” diyor tekrar. “Hay sıçayım ya,” diye mırıldanıyor Tess.

Pepe’s şubesine yönelmiş yirmilerinin sonundaki bir çift onları izlemeye başlıyor. Adama istersen sonra da sen oyna diyorum. “Olabilir aslında, ama soğuk be abi,” diye yanıtlıyor, sonra da eşiyle birlikte tavuk yemek üzere içeri giriyor.

Oyun sürpriz sonla bitiyor, Tess Michael’ı mat ediyor. Tebrik ediyorum. Tess ise “Bırak ya, kazanmama izin verdi,” diyerek gülüyor. Michael başka bir tanıdıkla sohbet ederken Tess’e nasıl tanıştıklarını soruyorum. Üçüncü kez oynuyorlarmış. Bir gün The Arlington’a giderken Michael dikkatini çekmiş: “Arkadaşlarım onu hep orada gördüklerini söylüyorlardı. Bir gün merak ettim, onunla satranç oynamaya başladım.”

Michael’ın yarattığı olumlu, sıcak atmosferin, diğer öğrencilerle içki içtiği gecelere kıyasla farklı olması Tess’in hoşuna gidiyormuş: “Sokaktaki çeşit çeşit insanı bir araya getiriyor. Bir yandan eğlenirken yeni insanlarla da tanışabilmek çok hoş.”

Tess’le vedalaştıktan sonra Michael, “müşteri portföyünün” genişliğinden bahsediyor, kategorilerden birinin de öğrenciler olduğunu vurguluyor. Gerçekten her kesimden insanın gelip gelmediğini soruyorum. “Geliyorlar tabii. Hava güzelse, güneşli bir günse, sıra bile oluyor.”

Başka türlü bir rekabetle karşılaştığı Byres Road’daki başarısız deneyiminin ardından Woodlands Michael’ın kalıcı mekânına dönüşmüş.

“Oğlanın biri gelip burası benim mekânım diyordu,” diye hatırlıyor o günleri. “Onunla tartışmaya başlarsan, iki kişi daha gelip dikleniyordu.”

Bunun dışında herhangi bir sorunla karşılaşıp karşılaşmadığını merak ediyorum. Önce hatırlamadığını belirtircesine omuz silkiyor, sonra bir gün tuvalete gittiğinde piyonlarından birinin çalındığını, bir seferinde de sarhoşun birinin ona laf attığını söylüyor. “Gerçi ne dediğini anlamadım.” Nadiren sorun çıktığını, zaman zaman polisin gelip hâl hatır sorduğunu belirtiyor. “Bana ‘İyi misin, iyi hissediyor musun?’ gibi sorular soruyorlar.”

Bu akşam ise keyfi yerinde görünüyor. “Biraz müzik çalalım!” diyerek telefonunu açıyor, bluetooth hoparlöre bağlanıyor. “Bunu muhtemelen duymamışsındır.”

Gerçekten de duymamışım. İç içe geçmiş ritimler ve alışık olmadığım perküsyonlardan çıkan ses, caddeyi yavaş yavaş doldurmaya başlıyor. Mbira dzeNharira dinliyoruz, Zimbabve’de meşhur bir grupmuş.

Michael İskoçya’ya taşınmadan önce bu grubu hiç dinlemediğini söylüyor. Zimbabve’deyken “Bob Dylan ya da Paul McCartney gibi yeni şeyler keşfetmek istiyordum,” derken sigarasından bir nefes çekiyor: “Bir de Dire Straits tabii.” Bir yandan eliyle ritim tutmasını izliyor, bir yandan da Mbira dzeNharira dinlerken İskoçya’ya gelmekle ilgili hislerinin yoğunlaşıp yoğunlaşmadığını merak ediyorum.

Söylediğine göre iltica başvurusu 16 ya da 17 kere reddedilmiş. Bir kez daha temyizden gelecek yanıtı bekliyormuş. Neden reddedilmiş olabileceğini soruyorum. Bu konudan bahsederken hâliyle biraz huzursuz. Söze “Aslında değişiyor,” diyerek, çekine çekine başlıyor. “Gelir gelmez yerleşebilen, düzenini kurabilen insanlar var. Her şey sisteme bağlı, insanlar bunu anlamıyor.” Sorumu yineliyorum, net bilmiyorsa bile belki tahmini vardır. “Belki de Birleşik Krallık’a geldiğimde yaşlı olduğum, işgücüne dahil olamadığım içindir,” diyor. Böyle olduğunu sanmıyorum, ama hem konunun uzmanı değilim hem de Michael’ın rahatsızlığı bariz, o yüzden sorgulamayı şimdilik bırakıyorum.

Fotoğraf: Robbie Armstrong

Anladığım kadarıyla uzun zamandır Britanya’da, en azından 2005’ten beri öyle. Daha önceden doğup büyüdüğü Sanyati’de başarılı bir seyahat acentesinin başındaymış. Ayrıca Faith for Others adlı uluslararası bir Pentikostal kilise ağında yer aldığı için Zimbabve ve Britanya arasında pek çok kez gidip gelmiş. Üç ay Dundee’de yaşamış, ama “fazla sessiz ve çok öğrenci var” diye düşündüğü için Edinburgh’ya taşınmış, bir süre acenteden elde ettiği gelirle hayatını sürdürmüş. 2008’de gelen bir telefon ise hayatının yönünü tümden değiştirmiş. Michael bildiği, sahip olduğu ve sevdiği her şeyden uzaklaşmak zorunda kalmış.

Arayan sekreteriymiş. “Adınız lekelendi,” diyormuş.

Michael Zimbabve’den ayrılmadan önce ana muhalefet partisi konumundaki Movement for Democratic Change’e (Demokratik Değişim Hareketi – MDC) bağışta bulunmuş. İktidardaki ZANU-PF rejimi, Zimbabve’nin bağımsızlığa kavuştuğu 1980’den bu yana ülkenin siyasetinde hakim konumdaymış. MDC destekçileri de bu sebeple baskı altındaymış.

2008’de ufukta seçim varken misillemeler de şiddetlenmiş. MDC Genel Başkanı –Robert Mugabe’nin şaibeli bir yarış sonunda “kazandığı”– seçimlerin ardından yaptığı açıklamada 500 parti üyesinin öldürüldüğünü belirtmiş. Uluslararası Af Örgütü’nün hazırladığı rapor ise MDC aktivistlerinin öldürüldüğünü, işkence gördüğünü, dayak yediğini, korkutulduğunu, tüm bunların da ZANU-PF destekçileri ve onlarla bağlantılı örgütler tarafından yapıldığını kayıt altına almış. Af Örgütü’nün vardığı sonuca göre Zimbabve devleti saldırganların MDC destekçisi olduğundan şüphelenilen insanları öldürmesine, onlara işkence etmesine, saldırmasına, onların evlerini yakmasına göz yummakla kalmamış, bazı örneklerde saldırıları bizzat yönetmiş.

“Dönmek tehlikeliydi,” diyor Michael usulca. “Başarılı bir işletmeniz varsa tanınan birisinizdir, anlatabiliyor muyum?”

Bağış yaptığı genel başkana ne olduğunu soruyorum. Sakince “Öldürüldü,” diyor.

Michael da dönmemiş. Orada hâlâ “yaşanmaz” diyor, “özellikle de şehirlerde.”

Bugün Zimbabve’ye dair neler hissettiğini soruyorum.

Soruma soruyla yanıt verirken gözleri büyüyor. “Bir insan ailesini nasıl bu kadar uzun süre bırakabilir ki?”

Bir de İskoçya’da yaşamakla ilgili hislerini soruyorum. “Glasgow benim evim,” diyor. Aradan bu kadar çok zaman geçmişken, belgeler henüz doğrulamıyorsa bile ruhen vatandaş gibi hissediyor. Yine de ısrarcıyım, sevdiğin yanları kadar sevmediğin yanları da vardır diyorum. “Bir kentte kendine nasıl davrandığına göre değişir,” diye yanıtlıyor. “Güzel şeylerin peşinden gidersen, güzellik bulursun. Kötü şeylerin peşinden gidersen, orası senin için cehenneme döner. Her yer, her kent için böyledir bu.”

Burada daha güvende hissetmesi bir yana, Woodlands uğrak yeri olarak da iyi bir fikir gibi görünüyor, çünkü Michael Mitchell Kütüphanesi’nde de epey vakit geçirmiş. Hatta kendi kendine yayımladığı üç roman yazmış. Afrikalı başkarakterlerin yabancı yerlere alışma çabasını anlatan bu hikâyeler, belli ki kendi mecburi, kafa karıştırıcı sürgünüyle başa çıkma yollarından biri olmuş. Romanlardan birinin adı Walking into a Pub in Glasgow: you may not be interested [Glasgow’da bir bara girmek: Belki de ilginizi çekmez], konusu ise başkarakter Billy’nin yeni bir topluluk bulma çabası. Tanıtım yazısına göre “Farklı bir kültürden gelen Billy’nin müdavimlerle ilişkisi karmaşıktır.” Kitabın başlarında karaokeye giden Billy, müdavimlerin kökeniyle ilgili sorularından rahatsız oluyor. Kendisini sorgulayanlardan birine “Kusura bakma dostum,” diyor, “Bu mekânın herkese açık olduğunu düşünüyordum.” Kitabın sonuna doğru ise Billy’yi, birası biter bitmez ABBA söyleyeceğine dair söz verirken görüyoruz. Belli ki Glasgow’dakilerin kalbini nasıl kazanacağını çabucak çözmüş.

Kütüphanenin yanı sıra –Michael’ın satranç setini kaldırarak kullandığı ifadeyle– “Woodlands kürsüsü” de hayatında payanda görevi görüyor. İltica başvurusu uzadıkça kentin farklı bölgelerinde ev ev gezmek durumunda kalmış, Maryhill, Anderston ve Parkhead’de yaşamış.

“Başvurunuzu kabul ederlerse, dosyanızı incelerken kalacak yer de tesis edebiliyorlar,” diye açıklıyor. “Ama her şey yolunda gitmezse, sizi evden çıkarıveriyorlar. Sistem böyle işliyor.” Başvurularına gelen her ret, barınma hakkını biraz daha zedeliyor. “Tekrar başvurduğunuzda aynı yeri almanız mümkün değil. Orada çoktan başkası yaşamaya başlamış oluyor!” derken gülüyor.

Görünen o ki neşeli yapısı sayesinde Woodlands’in sevgilisi olmuş Michael. Devletin misafirperverlikten uzaklığı ise baki. İltica sürecinin 17 yıldır sürmesi beni hâlâ çok şaşırtıyor, o yüzden Glasgow’daki mültecilere destek veren bir dernek olan Govan Community Project’e ulaşıyorum. Sürecin on yıldan uzun sürdüğüne şahit olmadıklarını, ama dosyanın ayrıntılarına hakim değilken daha fazla yorum yapmak istemediklerini belirtiyorlar.

Michael’la telefonda konuşmak üzere sözleşiyoruz, ben de konuyu tekrar açıyorum. Sorularımı uzun sessizlikler izliyor, Michael şüphelenmeye başlıyor: “Kimsin sen, bu soruları neden soruyorsun?” Kalbim küt küt atıyor. Bir yandan işim bu, ama travmasını tetikleyebilecek bilgileri özellikle deşiyormuşum gibi hissetmesini istemiyorum. Neticede Michael’ın bana hikâye borcu yok. Konuşmayı orada, ikimizin de endişeli olduğu bir noktada sonlandırıyoruz. Ertesi akşam aramızı düzeltmek için yeniden Woodlands’e gitmeye karar veriyorum.

Yanına gittiğimde benden iyiden iyiye usandığını görüyorum, ama beni yine de kürsüsüne oturmaya davet ediyor. Tek derdimin hikâyesini layıkıyla anlatabilmek için gerçekleri öğrenmek olduğunu söylediğimde rahatlıyor, son dönemde daha da dikkatli davranmaya çalıştığını belirtiyor. Geçen yaz aşırı sağcıların İngiltere’de ilticacıların kaldığı otellere saldırmasına atıfta bulunarak “Güneyde olanlara baksana,” diyor, “Bizden nefret edenler var!”

Sonuçta ben onun hikâyesiyle ilgileniyormuş gibi görünen bir yabancıyım, o yüzden bana karşı temkinli olması son derece makul. Yozlaşmış, tehlikeli bir ülkeden kaçmış biri o, şimdi de uzun süredir göçmenlere karşı düşmanca politikalar izleyen bir ülkeye sığınmaya çalışıyor. “O kadar çok reddedildim ki,” derken derin derin iç çekiyor. Ret mektuplarında ne yazdığını soruyorum. “Sanki kitap yazıyorlar!” diye çıkışıyor, “Hep aynı hikâye, sıkıldım artık.” Onunla satranç oynamak isteyen birinin gelmesiyle sohbetimizi sonlandırıyoruz.

Hayatını mecburi bir durağanlıkla, belirsizlikle geçirmesi zor olsa gerek. Yine de Birleşik Krallık’a vardığından bu yana farklı topluluklarla (Bolton’daki bir kilisede yaptığı çalışmalardan fotoğraflar gösteriyor, Wyndford’da milletvekili Bob Doris’le birlikte basketbol koçluğu yaptığı günleri sevgiyle yâd ediyor) ilişki kurma çabası, onun enerji dolu, deneyimlerini herkesin iyiliği için kullanmaya hevesli biri olduğunu gösteriyor. Bunu konuşurken, belki de yaşadığı yılgınlığın etkisiyle şunları söylüyor: “Zinde hissediyorum. Koşabiliyorum, zıplayabiliyorum, her şeyi yapabiliyorum, aklım da zehir gibi!”

Michael’la tanıştığım ilk akşam Pepe’s şubesine giden çifti tekrar görüyorum, bu sefer kürsüye yaklaşıyorlar. “Bir oyun daha oynamaya var mısın?” diye heyecanla soruyor adam. Michael onu boş sandalyeye buyur ediyor, taşları dizmeye başlıyor. Soğuğa göğüs germeye mi karar verdin diye soruyorum adama. “Aynen. Bu fırsatı kaçırmak istemedim,” diye yanıtlıyor.

Sokak lambaları karşı karşıya oturmuş iki oyuncuyu, tahtaya dizilmiş satranç taşlarını aydınlatıyor. “Adın neydi?” “Jake. Seninki?” “Michael.” El sıkışıyor, oyuna başlıyorlar.

Author

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin