Fotoğraf: Sinem Ünüvar Akvardar

Askıda Bir Kimlik: Göçün Nesnesiz Yası ve Yeniden İnşa Sancısı

Yeni bir ülkede var olmaya çalışırken yaşanan en temel travmalardan biri dilin kaybıdır. Psikanalitik açıdan bakacak olursak dil, öznenin kendini kurduğu bir evdir. Kendi dilimizde nüanslarla ve derinlikle var olan bizler, yeni bir kültürün içinde dilin o çocuksu, ilkel aşamasına geri fırlatılırız.
2 Şubat 2026
5 dakika

“İkiyim ben. Biri kıyıya,

Biri denize bakar.

Ensem vedalarla alev alev yanarken

Göğsüm hasretle doludur.”

Gabriela Mistral (1889-1957)

 

Göçü en basit tabiriyle bireyin coğrafi yer değiştirmesi olarak tanımlayabilsek de mesele hiçbirimiz için o kadar basit değil. Aslında göç, o güne kadar “ben” dediğimiz her şeyi taşıyan sembolik evrenin bir yıkımıdır. Bu süreci, psikanalitik anlamda bir nesne kaybına benzetebiliriz. Ancak burada kaybedilen şey dışsal bir nesne değil, öznenin kendi yansımasıdır. Kendi ülkemizde, toplumun bize tuttuğu aynalarda yetkin, eyleyen ve tanınan bir özneyken, yeni bir ülkede bunların karşılığını bulamayabiliriz.

 

Saçımızı ilk kesen kuaför Adem Abi’nin dükkânından geçerkenki “Anneannen nasıl oldu?” sorusu, yolda karşılaştığın ailenin arkadaşının “Aa sen ne kadar büyümüşsün!” şaşkınlığı, hep gittiğin meyhanedeki garsonun “Psikolog Hanım bir derdim var, iki dakika başını şişireyim mi?” sözleri, yerini göz göze gelmekten çekindiğin tamamen yabancı insanların varlıklarına bırakmıştır. Yani aslında geride bıraktığımız şey sadece bir şehir değil, o şehirdeki aynalanma ihtiyacımızdır. Bu bir tür narsistik sessizlik halidir; özne olarak biz varızdır, konuşmaktayızdır ama sesimiz sembolik düzende bir yankı bulmamaktadır.

 

Bizi kendi yurdumuzda “biz” yapan değerler, başarılar ve toplumsal roller, sınır geçildiği an geçerliliğini yitiren bir para birimi gibidir. Bu durum, özellikle kriz anlarında veya toplumsal mücadele sahalarında aktif rol almış, başkasının acısına “kapsayıcılık” yapmış zihinler için daha sarsıcı bir çelişki yaratabilir. Dış dünyadaki bir enkazın başında “onaran” konumundayken, göç ettikten sonra iç dünyamızdaki kimlik enkazının altında kalmış gibi hissetmek elbette ki kolay bir süreç değildir. Eski dünyada “çözüm üreten” kişi, yeni dünyada bir oturum randevusunun veya dil kursunun edilgen bir nesnesine dönüşebilir. Nitekim bir banka hesabı açmanın bile günlerce sürebileceğini kabullenip bıkmış veya öfkeli hissetmemek ne kadar mümkündür, tartışılır. Bu eylemsizliğin de göç etmişler olarak bizi izolasyona sürüklemesi şaşılacak bir durum değildir. Psikanalist Andre Green’in bahsettiği “ölü anne” kompleksine benzer şekilde, göçmen de canlı ve onu onaylayan “eski toplum” imgesinin yerinde artık soğuk ve tepkisiz bir yabancılık bulur.

 

Yeni bir ülkede var olmaya çalışırken yaşanan en temel travmalardan biri dilin kaybıdır. Psikanalitik açıdan bakacak olursak dil, öznenin kendini kurduğu bir evdir. Kendi dilimizde nüanslarla ve derinlikle var olan bizler, yeni bir kültürün içinde dilin o çocuksu, ilkel aşamasına geri fırlatılırız. Etrafımızdakiler “leb demeden leblebiyi” anlamazlar artık. Yeni yaşadığımız ülkedeki dilde “kolay gelsin” anlamında bir tabir yoktur. İşini yapan bir işçinin yanından sadece Hallo diyerek geçmenin bünyede ağırlık yaratabileceği o an, deneyimlenen ve belki de sindirilmesi gereken bir şeye dönüşür. Dilin bu kaybı, öznenin sembolik düzende bir tür “hadım edilmesidir”. İç dünyamızda dönüp duran karmaşık duygular ifade edilemediği ölçüde dışarıdan bakıldığında “basitleşir” ve çevremizdekilerin gözünde sadece yardım edilmesi gereken bir “öteki”ye indirgenebiliriz.

 

Sarsıcı olan ise bu durumun sadece dil öğrenilene kadar sürmemesidir. Yeni dil gramatik olarak ne kadar mükemmel öğrenilirse öğrenilsin, genellikle iki farklı kimlik arasında bölünme durumu yeni bir mücadele olarak karşımıza çıkar. Anadilinde konuşan o “eski” kendilik ile sonradan öğrenilen dille dış dünyaya sunulan “yeni” kendilik çoğu zaman bir olmaz. Yeni dildeki kimlik daha rasyonel ve genellikle duygusal derinlikten daha yoksundur, çünkü o dilin kelimeleri çocukluk hatıralarımız veya ilk duygusal bağlarımız ile yıkanmamıştır. Bu durum, kendi içimizde bir yabancıya dönüşmemize, iki dil arasında gidip gelen parçalı bir kimlik yaşamımıza neden olabilir. Salman Akhtar’ın göç ve kimlik üzerine yazdığı kitapta yer verdiği Sudhir Chopra’nın şu dizeleri, bu yabancılaşmayı çok saf bir yerden yakalar:

 

“Benimle kalbimin dilinden gayrı bir dille konuşan,

Söyleyin, nasıl iyileştirebilir karanlık köşelerimi mesken tutmuş yara bereleri?”

 

Göç süreci, toplumsal cinsiyet rollerinin de sarsıldığı ve kontrolümüz dışında yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir dönem olarak karşımıza çıkar. Bir kadın yeni bir ülkeye ister kariyer, ister eğitim, isterse aile birleşimi gibi sebeplerle gelmiş olsun, karşılaştığımız ortak zorluk “özneleşme” biçimimizdeki değişimdir. “Hanımefendi veya kadın” kelimelerinin azalıp Frau kelimesinin artmasıyla o değişimi hissetmeye başlarız belki de. “Hanımefendi”nin kaybı üzmese de diğerinin gelişi zaman zaman yeni bir kimlik gibi hissettirebilir. Kendi ülkemizde aktif, birikimli ve toplumsal ağlarımızı kurmuş veya kurmak için bir mücadelesi olan bizler yeni dünyada kendimizi, o güne kadar emekle ördüğümüz kimliğimizden bağımsız, “yeni” ve bazen “indirgenmiş” bir tanımın içinde bulabiliriz. Burada hissedilen bütün hisler ve düşünülen bütün duygular, kendi yetkinliğimizi ve potansiyelimizi aktarabileceğimiz o tanıdık “kanalları” henüz bulamamış olmamızdan kaynaklanan varoluşsal bir boşluktur.

 

Yeni bir şehre veya ülkeye göç ettikten sonra kimliğimizin askıda kaldığını hissetmemizi bir kuluçka dönemi olarak düşünebiliriz. Psikanalist Winnicott’un “geçiş alanı” dediği bu tekinsiz boşlukta, eski kimliğimizin enkazından parçalar seçerek yeni bir kendilik inşa ederiz. Nasıl ki gerçek bir yıkımın ardından yaşamı yeniden kurmak bir direnç gerektiriyorsa, göçün yarattığı bu isimsizleşme süreci de yeni bir sesle doldurulmayı bekler. Göç, kendi tarihimize dışarıdan bakabildiğimiz sarsıcı ama bir o kadar da dönüştürücü bir laboratuvardır. Yeni taşındığımız apartmandaki komşumuzun Sultan Abla olması yüzümüzü güldürürken ve şehirdeki nehir “ne kadar da İstanbul Boğazı’na benziyor” diye avunurken, bir süre sonra bunlara yeni dahil olduğumuz kültürdeki güzellikler de eklenmeye başlar. Mekânlar tanıdıklaşır, yüzler kaçınılacak birer yabancı olmaktansa sadece bizim gibi birer “insan” olur.

 

Bu süreçte kendime hatırlatmaya çalıştığım yegâne şeylerden biri de var olmanın ne eskiyi aynen korumak ne de onu tamamen yok saymak olduğudur. Var olmak, bu yabancılığın içinde sesimizi –bu kez başka bir tonda ve daha geniş bir perspektifle– yeniden bulma cesaretimizdir. Yine bu süreç içinde aidiyetin yukarıdan gönderilen veya verilen bir lütuf olmadığını, aksine onu emekle şahsen var ettiğimizi anlarız. O noktada belki de çiçeklerin kokusunu yeniden burnumuzda duymaya başlarız ve baharın gelişi, içimizdeki o kışın ardından biraz daha hızlanır.

 


 

Kaynaklar

 

  • Akhtar, S. (2021). Göç ve Kimlik: Yer Değiştirmenin Psikolojik Acıları ve Tedavileri.
  • Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality.
  • Green, A. (1983). The Dead Mother.

Author

  • GMT +1 / GMT +2. Merak eden, dinleyen ve sorgulayan, insanı ve dünyayı keşfetmeyi seven bir klinik psikolog.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin