Napoli, İtalya. Fotoğraf: Tanju Baran / Substack.

Masumiyet Müzesi Turu

Beş günde, iki ülkedeki üç farklı şehre yayılan ve dört maç izlediğim Masumiyet Müzesi turu, koleksiyoncu ruhunu taşıdığımı yeniden anladığım bir macera oldu.
1 Mart 2026
15 dakika

Not: Bu bir film/dizi/kitap eleştirisi değildir. Belki Masumiyet Müzesi odaklı bir futbol seyahati yazısı denebilir.

Masumiyet Müzesi’ni 12 Şubat Perşembe günü bitirdim ve aynı gün, iş çıkışı, müzeye gittim. Kitabı ilk okuyuşum değil ama ilk bitirişim. Birçokları gibi daha önce –birkaç kez– okumayı denemiş, Kemal’i bir kere sırra kadem basan Füsun’un ardından Mr. Klein (1976) gibi arayışın pençesindeyken (dizide beşinci bölüme denk düşüyor), bir kere de sekiz yıl boyunca Keskinlerin Çukurcuma’daki evine gidip gelirken bırakmıştım. Biletim, kitabın 485. sayfasındaydı. Orhan Pamuk hep ticari olmakla, parayı sevmekle suçlanır, belki de gerçekten öyledir. Masumiyet Müzesi fikri, sadece sanat eseri olarak değil, ticari girişim olarak da ilginç bir yerde duruyor. Bir roman yazıyorsunuz, romanla paralel bir bina satın alıp romanın müzesine dönüştürüyorsunuz. İkisi de müstakil olarak var olabilse de birbirine göbekten bağlı. Kitabı okuyunca müzeye gitmek istiyorsunuz, müzeye gidecekseniz de bedava girebilmek için kitabı satın alıyor ve okuyor ya da okumayı deniyorsunuz. Okur kazanıyorsunuz, ziyaretçi kazanıyorsunuz, para kazanıyorsunuz… Orhan Pamuk kendisini, karakterlerini ve halkı hep Batı merkezli bir gözle değerlendirir, Batıdan bakan sıfatlar kullanır, aynısını yapmakta beis yan yok: Bir “Ortadoğulu entelektüel” Orhan Pamuk’un, sanat üzerinden sonsuz para döngüsü icat etmesine gıpta ettim.

Ertesi gün dizisi gelecek diye müzeye gitmenin, ertesi gün dizisi gelecek diye müzeye gelen insanlarla karşılaşmak gibi tatsız bir yanı var. Instagram hikayesini son dakikaya bırakan insanlar olarak, Keskinler’in Çukurcuma’daki küçücük evinde sıkış tepiş bir kuyruk oluşturduk. Müze gezmek benim için her zaman zorlu bir eylem olmuştur. Hangi müze olduğu fark etmeksizin, bir süre sonra bütün eserler gözümde aynılaşır, esere bakma eylemi otomatik bir davranışa dönüşür. Tek başına bir insana Stendhal sendromu yaşatabilecek kudrette bir resmi, tek başına bir insana Stendhal sendromu yaşatabilecek başka eserlerin arasında gördüğümde o eser artık büyüsünü yitiriyor, yüce dahi olsa bir eser sınıfının parçası oluyor. Antik Yunan’da bir köylünün Demeter’i tek başına görmesi ile mahsulü için dua ettiği tanrıçayı Pantheon’da, on iki tanrıdan biri olarak görmesinin başka şeyler olması gibi. Kemal’in Füsun’a dair topladığı eşyaların hacmini de düşününce, müzenin tamamı ilginçliğini korurken, her bir parçanın, hadi 4213 sigaradan oluşan yerleştirmeyi ve Füsun’un tam takım kıyafetini dışarıda bırakayım, özgül ağırlığı çok düştü. Sat Sat’taki işçilerin kimlik karnelerini, renkli Meltem gazozlarını, Füsun’un güzellik yarışmasındaki siyah mayolu fotoğrafını, Şanzelize Butik’in vitrinindeki sarı ayakkabıyı ve meşhur Jenny Colon çantayı, Nişantaşı’nın edebi haritasını incelemek ve onlardan etkilenmek pek mümkün değildi. Üstüne, tek bir objeye bakmak için önünüzdeki kişinin gitmesini beklemenin ve arkanızda sizin gitmenizi bekleyen birinin varlığını hissetmenin getirdiği baskı da vardı (Müzeyi beraber gezdiğimiz sevgili Dilan Salkaya’nın yadırgayan bakışları da işimi hiç kolaylaştırmadı). Neyse ki Orhan Pamuk’un kargacık burgacık notlarının olduğu kısım boştu ama orada, Allah hiçbir editörü bu kargacık burgacık yazıları okumakla sınamasın demekten öteye gidemedim.

14 Şubat günü, önceden planlanan bir futbol yolculuğuna çıktım. Aslında yolculuk, bir gece önce 5-1 biten Galatasaray-Eyüpspor maçıyla başlamıştı. Eh, Seyrantepe gibi bir yere gitmek başlı başına yolculuk da sayılabilir. Dizi tarihinin denk gelmesiyle, rotamın belirleyicilerinden biri, uzun yıllar boyunca, Masumiyet Müzesi romanı ve müzesiyle fikriyle cebelleşen, karanlıkta kaybolmuş Orhan Pamuk’a deniz feneri olan, Kemal Basmacı’nın gezdiği 5723 müze arasında ilk beş sıraya koyduğu Bagatti Valsecchi Müzesi oldu.

Galatasaray maçından önce bilgisayar ekranında bir bölüm, maçtan sonra televizyonda bir bölüm daha Masumiyet Müzesi izlemiş, kalan yedi bölümü telefonuma indirmiştim. Bir bölüm de uçakta izledim. Kaç bölümü, hangi mecradan izlediğimi yazma sebebim, bu konu hakkında düşünmemdi. Bir gece önceki galaya katılan ve ilk iki bölümü sinemada izleyen biri, kırk sekiz saat içinde sinema perdesinde, evindeki koltukta uzanırken televizyonda, Starbucks’ta oturup kahve içerken bilgisayarında ve uçakta, trende ya da otobüsteyken telefon ekranında Masumiyet Müzesi’ni izleyebilir (Masumiyet Müzesi televizyonda çok yapay, bilgisayarda daha az yapay, telefonda ise normal görünüyor). Hayır, konuyu McLuhan’a getirmeyeceğim ama hayali Kemal Basmacı yaşarken, Orhan Pamuk onun öyküsünü yazarken böyle bir dünya yoktu. Sanat eserinin mekândan bağımsızlaşması büyük bir özgürlük ve demokratikleşme ama eserle ilişkilenme biçimimizi kökten değiştiren değiştiriyor. Özellikle de bir ayağı sabit mekân üzerine kurulu Masumiyet Müzesi’ni mobil deneyimlemenin ikircikli bir yanı var. Şahsen, filmleri ısrarla sinemada izlemeye çalışıyorum, yılda 150-200 filmi perdede görürüm (lütfen tek tek hesaplatmayın ve hayır, adım Kerem Akça değil) ama dizilere, özellikle Netflix dizilerine karşı bu katı duruşumu olabildiğince esnetiyorum. Ütü yaparken, yemek yerken, yolculuk yaparken izleyebilmeniz için hikâyeyi bir de karakterlere özetlettiren Netflix usulü üretim biçimine karşı çocukça bir rövanş alma duygusu sıkça içimde kabarır.

Sadece mecra meselesini değil, Orhan Pamuk’u da düşündüm yol boyunca. Orhan Pamuk benim yazarım mı, bilmiyorum, yarım bıraktığım, hiç okumadığım ya da tamamladığım eserlerini okuyarak bir karara varmayı umuyorum. Orhan Pamuk’a karşı mesafeli değilim, bir aydın olarak değerlendirdiğimde kanaatim müspet, değerlendirmelerde sıkça yapıldığı gibi eğer gri alanı kaldıracaksak, siyahtan ziyade beyaz alana koyarım kendisini. Peki, Orhan Pamuk çok iyi bir yazar mı? Bence değil ama çok iyi bir romancı. Kendimce bazı eser değerlendirme kriterlerim var ve –belki– bazılarını yazı boyunca, yeri geldikçe belirtebilirim (Bitirdikten sonra baktım, hayır belirtmemişim). Mesela bir kitabı okurken “ulan bunu ben de yazarım” diyebiliyorsam, o yazara karşı saygım biraz azalıyor. Kulağa narsistçe geliyor, farkındayım ama öyle düşünmeyin, bir maç izlerken kaçan gol sonrası “ulan onu ben bile atardım” demekten öte anlam taşımıyor. Masumiyet Müzesi’ni ben de yazarım, her bir sayfasını, her paragrafını, her bir cümlesini (Çok daha iyi bir eser olmasına rağmen Cevdet Bey ve Oğulları’nı okurken de benzer hislere kapıldım). Esere parça parça baktığımda böyle hissediyorum ama Masumiyet Müzesi’ni bir bütün olarak ben kurgulayamam, yazamam, hayal dahi edemem. Hikâye anlatmanın birçok yolu var, roman da bunlardan biri, lakin çoğu yazar, anlatacağı hikâye için neden roman formatını seçtiğine dair makul bir cevap veremiyor. Çoğu sinemacı da öyle. Koca bir film çekeceğine küçücük bir öykü yazsa, insanlığa ve sinemaya daha anlamlı katkı sunacak nice yönetmen var. Orhan Pamuk ise tam tersi, onun anlattığı hikâye ancak roman olarak var olabilirmiş gibi hissettiriyor. Masumiyet Müzesi’ni okurken bir roman neden ve nasıl yazılır, kafamda en ufak bir soru işaret oluşmadı. Önceki eksik ve tam deneyimlerimde hep aynı sonucu elde ettim: Orhan Pamuk enfes bir romancı. Masumiyet Müzesi, romanın da ötesinde bir fikir, bir iddia olarak eşsiz bir yerde duruyor. Bir aşkı, dramı, saplantıyı, hastalığı, dönemi, şehri objeler ve nesneler aracılığıyla, bir roman ve müze olarak kurgulamak, ayrı ayrı fakat bir bütün olacak şekilde hayata geçirmek çok başka bir yere denk düşüyor. Masumiyet Müzesi, bir fikir olarak gerçekten çok büyük.

Bergamo’dan otobüsle elli dakikalık yolculuk sonrası şehir merkezine, oradan küçük bir aktarmayla metroyla Bagatti Valsecchi Müzesi’ne doğru geçtim. Kısıtlı tecrübelerime rağmen, bir Akdenizli olarak Kuzey İtalya’ya karşı mesafe hissediyorum ve müze yolunda duygularım yeniden kabardı. Milano, Meltem gazozunun “siz her şeye layıksınız” sloganının hayat bulmuş halini andırıyor. Orhan Pamuk’un ve Kemal Basmacı’nın Milano’yu neden bu kadar sevdiği ise kafamda hemencecik oturuyor: Burası Nişantaşı. Nişantaşı’nı alıp Milano’ya, Kemal Basmacı’nın müzeye yakın diye sürekli kaldığı ve hayata gözlerini yumduğu Grand Hotel et de Milan’ın olduğu caddeyi Nişantaşı’na getirirseniz en ufak bir değişiklik olmaz. Bir ara, romantik duygulara kapılıp kalacağım yer hazır olmasına rağmen, gezinin Milano ayağı sponsoru İbö sağ olsun, Kemal Basmacı’nın öldüğü otelde kalmayı düşündüm. Hayatın gerçekleri yüzüme hızlıca çarptı: Otelin geceliği 1700 Euro idi. Sevgililer Günü nedeniyle mi diye sorguladım, değilmiş, Şubat ayında 1200 Euro altında yer yok, şimdi ayırtırsanız da yıl boyu en düşük 800-900 Euro gibi cüzi bir ücretle kalabiliyorsunuz. Kitabı okumama, diziyi izlememe, müzeyi gezmeme rağmen Kemal Basmacı’nın ne kadar zengin olduğu gerçeğini ancak o zaman idrak edebildim ve sınıf kinim kabardı.

Burada, dizinin çıktığı hafta sonu Masumiyet Müzesi’nden kalkıp Bagatti Valsecchi Müzesi’ne gide(bile)n birinin sınıf kininden bahsetmesinin yarattığı tezatı gidermek için izahta bulunmam gerekiyor. Gezi rotam sizi yanıltmasın, ekonomik durumum Keskinler’den kötü, her şeye layık olduğumu da düşünmüyorum, burada açıklaması zor teknikler sayesinde maçlara ücretsiz gidiyorum ve Mehmet Şimşek’i kıskandıracak tasarruf yöntemleriyle kuşatılmış bütün gezi maliyetim, Kemal Basmacı’nın favori otelindeki beş altı saatlik ücretine denk düşüyor. Ayrıca yalnız ve güzel ülkemin ekonomik koşullarında, değerli lira politikası sürdüğü müddetçe, yapılabilecek en güzel bireysel yatırımın lira kazanıp euro harcamak olduğunun bilincine vardım. İstanbul’daki sıradan bir yerdeki, sıradan bir öğün ile İtalya’da sıradan bir yerdeki sıradan olmayan, mükellef bir öğünün fiyatı aynı. İstanbul’da bir gün geçirmek, gıda harcaması açısından Roma’da bir gün geçirmekten çok daha pahalı. İstanbul’da bir kahve ile yanındaki tatlıya ödediğim parayı, henüz herhangi bir yerde ödeme şerefine erişemedim. Özetle, Nesibe Hala’nın zengin akrabalarına karşı uzaktan beslediği hasedi anlayarak ve Füsun gibi, Kemal’e karşı büyük bir sınıf kiniyle dolu şekilde Milano’nun Altın Dörtgen’inin kalbindeki Bagatti Valsecchi Müzesi’ne adım attım.

Bagatti Valsecchi ilginç bir müze, daha doğrusu bir müze ev. 19. yüzyılın sonlarında Fausto ve Giuseppe Bagatti Valsecchi adındaki iki aristokrat kardeş, ortak bir hayalin peşine düşmüş. Sürekli hava balonlarıyla dolaşan Fausto ve bisikletin atası Velociped kullanımının öncülerinden Giuseppe, 1880’de annelerini kaybettikten sonra, bir önceki on yılda annelerinin isteğiyle Barok tarzda tasarlanmış Milano’nun kalbindeki hanelerini yeniden dekore etmeye karar vermişler. 1880’li ve 1890’lı yıllarda kardeşler, ev ve aile yaşamına odaklanan nevi şahsına münhasır bir koleksiyonculuk anlayışıyla 15. ve 16. yüzyıla ait tabloları, mobilyaları, mimari parçaları, seramikleri, zırhları, kılıçları toplayarak görkemli bir Rönesans canlandırmasına girişmiş. Kardeşlerin bizzat içinde yaşarken seçkin konukların ziyaretine açtıkları evleri, yeni soyluluk unvanı alan ailenin sosyal yükselişini mükemmelleştirmenin yanında, ulusal birliğini yeni sağlayan İtalya’nın ortak bir ulusal kimlik yaratma projesiyle de uyumlu bir girişim olarak sivrilmiş. Koleksiyonlarını salt müze kurmak için değil, bir yaşam tarzı projesinin günlük parçası olarak da tasarlayan Bagatti Valsecchilerin evleri, dönemin dergileri aracılığıyla tüm dünyaya tanıtılmış ve epey meşhur olmuş. Evin resmi bir müzeye dönüşmesiyse, birkaç kuşak sonra, Masumiyet Müzesi fikrinin Orhan Pamuk’un zihnine yeni yeni düştüğü 1994’te gerçekleşmiş. 19. yüzyıla ait olan fakat 16. yüzyıla göre dekore edilmiş bu müze evi 21. yüzyılda ziyaret etmek, kardeşlerin enfes fikirlerinin içindeki anakronizme ikinci bir katman ekliyor. Milano şehrinin modern ışıltısından, modanın ve lüksün merkezinden müzeye geçiş yapmanın bile insan üzerinde ferahlatıcı ve şok edici etkisi var. Müze gezmenin benim için zorlu bir eylem olduğundan bahsetmiştim, o zorluk ilk kez ortadan kalktı çünkü müze gezdiğimi değil, gerçekten birinin evine konuk olduğumu hissettim. Masumiyet Müzesi’ndeki kalabalık neyse ki burada yoktu ve sade döşenmiş, ferah bir evi andıran müzenin içinde bir saat kadar özgürce dolaştım. İki kardeşin tutkusundan doğan bir girişimin kelebek etkisiyle Çukurcuma’ya kadar ulaşmasının verdiği hayreti üstümden atamamışken, en sonda karşıma çıkan zırhlar, kılıçlar ve kalkanlarla dolu koridor aklımı başımdan aldı. Bagatti Valsecchiler ve Kemal Basmacı arasına birçok nokta var ama aradaki yaklaşım farkı dikkat çekiciydi. Bagatti Valsecchiler, birer koleksiyoner, ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar. Kemal Basmacı ise koleksiyoner değil, tek kriteri Füsun olan, saplantılı bir istifçi. Masumiyet Müzesi de buraya kıyasla, bir istifçinin kalesini andırıyor. Kendini koleksiyoner olarak gören ve beş altı yıldır istifçilikten koleksiyonerliğe dönmeye, hedef odaklı ilerlemeye çalışan biri olarak, müzeden gerekli dersleri çıkartarak ayrıldım.

Aynı akşam ev sahibi ekibin son dakika golüyle 3-2 kazanacağı Inter-Juventus maçını, bir futbol müzesini andıran San Siro’da izledikten sonra, 15 Şubat’ta güneye, Napoli’ye doğru yola çıktık, elbette İbö’yle beraber. Dizinin beşinci bölümünü trende, telefonumun küçücük ekranında izledikten sonra İtalya’nın yemyeşil coğrafyasını seyretmeye koyuldum ve birçok kez kitaptaki ayçiçekleri düştü aklıma, muhtemelen dizinin en sinematografik anı olacaktı. Dizideki İstanbul panoramasının zayıflığı karşısındaysa, ki Masumiyet Müzesi “bir İstanbul romanı” olarak hiç fena değildir, hayal kırıklığına uğradım ama kızamadım çünkü, radikal bir zihniyet değişimi olmadığı sürece, hakiki bir İstanbul filmi çekilemeyeceği gerçeğini çok önceden kabullenmiştim. Günümüz İstanbul’u, içine set kurması imkânsız bir şehir. Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak’ı (2003) çektiği dönemler geride kaldı, şehir ve devlet desteği olmadan, salt bir yapım ekibinin iradesiyle bir İstanbul filminin çekilme şansı yok. Napoli’ye yaklaşırken değişen manzara, şehre dair fikir vermeye başlamıştı, merkez istasyona indiğimde hemencecik Nişantaşı’ndan Çukurcuma’ya geçiş yaptığımı anladım. Fatih’i Harbiye’ye tercih eden biri olarak, Kemal’in taşındığı izbe otelde bulduğu huzurun bir benzerini hissettim. Kısıtlı vakitten ötürü otele, oradan da Diego Armando Maradona Stadyumuna, 2-2 bitecek Napoli-Roma maçını izlemeye geçtik. İnsanların takımlarına ve efsaneleri Maradona’ya duydukları tutku, stadyumda her an göze çarpıyordu ama ertesi günün ışığında, o güne kadar duyduklarıma rağmen, olayın gerçek boyutuyla karşılaştım.

Maradona’yı izlemiş Napolililer “hayatımızın en mutlu anıymış, biliyorduk” diye bağırıyorlar adeta. Masumiyet ve Bagatti Valsecchi nasıl bir müze evse, Napoli de bir “müze şehir”. Napolililer de Kemal Basmacı gibi Maradona’nın dokunduğu her şeyi büyük bir tutkuyla saklıyor, onun hatırasını kolektif bir şekilde yaşatıyorlar. 5 Temmuz 1984’te Barcelona’dan İtalya’ya uçarken giydiği gömlekten mate çayı içtiği bardağa, stadyumda kendisine kahve pişirilen moka pottan 1990 Dünya Kupası’nın tanıtım turunda elinde tuttuğu maskota kadar her şeyi bir müzeye yerleştirmişler. Müzenin sokağındaki dev Maradona murale’si (duvarlara boyanmış figürlere verilen isim) bir Kâbe işlevi görüyor. Bütün şehir, Napoli’nin –ilk ikisi Maradona döneminde, ikisi son birkaç yılda– elde ettiği dört şampiyonluğa katkı sağlayan isimlerin murale’leriyle dolu. Maradona bir tanrı statüsünde (her Maradona resminin yanında D10S yazıyor), Napoli’den Galatasaray’a transfer olan Mertens ve Osimhen gibi her iki kulübün tarihine geçmiş isimler –elbette Conte, Kvara, McTominay’lerle beraber– birer aziz gibi etrafta sıralanmış. Burası, Bagatti Valsecchi gibi bir koleksiyoner müzesi değil, Masumiyet Müzesi’nin istifçiliğine, düzensiz kaosuna çok daha yakın.

Kemal Basmacı, müzelerin asıl konusunun gurur olduğunu, her bir sorusuna mutlulukla, şevkle, gururla cevap veren müze bekçilerinden öğrendiğini söyler. Napoli’deki herkes sanki bir müze bekçisi ve Maradona’ya dair her şeye aynı gururla sahip çıkıyorlar. Maradona’nın ve Napoli futbol takımının izinin olmadığı tek bir sokak göremediğim şehirden ayrılmadan önce, Kemal Basmacı gibi, turumu ölümsüzleştirmek ve koleksiyonumu genişletmek için bazı eşyalar aldım. Napolili futbolcular tarafından imzalanmış bir futbol topunu ve yine imzalı bir armayı, Bagetti Valsecchi’den alınmış küçük parçaları, maçlara girerken görevliler tarafından takılan bileklikleri, Türkiye’de bulması zor bazı oyuncakları özenle yanımda geri getirdim. Bu satırları yazarken, Galatasaray tarihinin en önemli galibiyetlerinden birine, stadyumda tanıklık ettiğim 5-2’lik Juventus maçına özel çıkartılan hatıra biletlerini satın almakla meşgulüm. Akşam satışa çıkacak –Napoli’den Galatasaray’a yeni transfer olan ve Juventus’a iki gol atan Noa Lang ‘ınki başta olmak üzere– futbolcu kartlarını almayı planlıyorum.

Masumiyet Müzesi’ni bir roman (bir İstanbul romanı, bir dönem romanı, bir sınıf romanı, bir aşk romanı, bir psikolojik roman, bir meta roman…), bir müze ve şimdi de bir dizi olarak incelemek, değerlendirmek, belli açılardan övmek ve yermek gayet mümkün. Saydığım ve sayabileceğim veçhelerin bir kısmında beyaz, bir kısmında siyah taraftayım. Orhan Pamuk, kitaba eklediği son sözde, müze ve roman için eşya toplama yolculuğu sürecine dair “bende koleksiyoncu ruhu olmadığını biliyordum” der. Beş günde, iki ülkedeki üç farklı şehre yayılan ve dört maç izlediğim Masumiyet Müzesi turu, o koleksiyoncu ruhunu taşıdığımı yeniden anladığım bir macera oldu. Dizinin son bölümünü –evimde ve televizyonda– izlerken, masanın üstünde duran ve diğer parçaların yanına yerleştirilmeyi bekleyen eşyalarla göz göze geldim. Kitabı okurken AKP’li Facebook mizahşörleri gibi adındaki M’yi büyük harfle yazmamak için kendimi zor tuttuğum, zenginliği sayesinde saplantısını bir müzeye dönüştürme ayrıcalığına sahip olmasına epey sinirlendiğim, sevilecek ya da takdir edilecek bir özelliğini bulmakta çok zorlandığım Kemal Basmacı’yı anlamaya en yaklaştığım andı.


Bu yazı, ilk kez Substack‘te yayımlanmıştır.

Author

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin