Bu yazı Fallout (Geneva Robertson-Dworet & Graham Wagner, 2024 –) hakkında spoiler içermektedir.
Kafam kadar hamam böcekleri, radyasyon yüzünden yaşlan(a)mayan, ne yaşayan ne ölü olan ghoullar, biyolojik silah denemeleri sonucunda dönüşüm geçiren süper-mutant insanlar ve hayvanlar, atom bombalarıyla silinmiş bir yeryüzü, sığınaklarda sırlarla dolu bir yaşam ve daha birçok şey… 97’den beri geliştirilen evrenin parçası olan Fallout dizisinde oldukça fazla yan hikâye ve içerik var. Bazılarını ilk defa öğreniyoruz, geri kalanlar ise oyunlarda bahsedilmiş. Bahsedilmiş diyorum çünkü maalesef oyunlarından hiçbirini oynama fırsatım olmadı. Merak etmeyin, diziyi izledim. O kadar da değil. Fallout ansiklopedisinde de birkaç kez kayboldum.
Sanırım oyunları oynasam da pek bir şey değişmezdi. Yine Bethesda’nın geliştirdiği başka bir seri olan Elder Scrolls’un Skyrim’ine oldukça fazla yüz saatini harcamış birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki Bethesda dikkat dağınıklığından muzdarip bir stüdyo. Açık dünya oyunlarına aşina olmayanlar için not düşeyim, oldukça geniş bir hayali dünyanın içinde oyunun başını ve sonunu belirleyen bir ana hikâye ve sizi bu dünyanın farklı köşelerine götüren, bu dünyadan insanlarla ve olaylarla tanıştıran yan hikâyeler vardır. Bethesda her seferinde bu işi en uca götürmeyi, 10-15 saatte izlediğiniz ve oynadığınız en sıkıcı ana hikâyelerin yanında birkaç yüz saat oynamaya devam ettiren hayali dünyalar yaratmayı başarıyor. Hem Fallout oyunlarıyla ilgili okuduklarım ve dinlediklerim, hem de iki serinin de yaratıcı yönetmeni olan Todd Howard’ın Bethesda oyunlarını “sorumsuzca büyük” olarak nitelendirmesi, söylediklerimi doğruluyor. Dizi de bu problemden nasibini almış, ana hikâye takip edilemeyecek kadar çok yan hikâyenin arasında sıkışmış kalmış. Bu nedenle Fallout evreni hakkında uzman olmak için değil yüz, tahminimce binlerce saat bu oyunların içinde “yaşamak”, her yeni bin saatte bir öncekileri unutturacak kadar çok hikâye öğrenmek gerek.
Peki, ne anlatıyor bu Fallout evreni? Aslında hepimizin bildiği ama konuşmaya çekindiği şeyleri. Sene 2066. Dünyanın neredeyse her yerinde petrol rezervleri tükenmiş. Yaklaşık on beş sene önce yine petrol rezervleri için yaşanan Avrupa Birliği–Orta Doğu savaşı nükleer saldırıyla son bulmuş ve petrol fiyatlarını uçurmuş. ABD hem kendi doymak bilmez ekonomisini beslemek hem de düşmanlarına petrol satmasını engellemek için Meksika’yı işgal etmiş (Tanıdık geldi mi?). Son petrol ticareti yolu kapanan Çin de biçare ABD’nin yolunu gözlemiş. ABD’nin türlü saldırganlıkları ve kışkırtmaları sonucu yok oluşun eşiğinde olan Çin, on beş yıl önce başlayan Kaynak Savaşları’nın ışığında devasını Alaska’nın doğal kaynaklarında bulmuş ve askeri çıkartmasını başlatmış. 11 sene süren sıcak savaş ve ABD’nin iki arada bir derede Kanada’yı da işgal etmeye çalışırken karşılaştığı halk direnişi, ekonomisinin çöküşün eşiğine gelmesine sebep olmuş. 2054 sularında ortaya çıkan Yeni Veba’yla kendi halkının var oluşunu ve geleceğini –ismini sıkça duyduğumuz Vault-Tec, West Tek gibi– özel şirketlerin insafına bırakmasıyla şirketler kârlarına kâr, güçlerine güç katmış, savaş sırasında ABD’nin gerçek sahibi hâline gelmiş. 11 senenin sonunda sıcak savaşı bitiren ise dizinin ve oyunların hikâyelerini başlatan, yeryüzünü silip süpüren bir nükleer savaş olmuş.
Fallout hayali bir dünya olsa da kâr amacı güden her kişi ve kuruluşun bir gün yozlaşacağı kaidesi bu dünya için de geçerli. Mesela West Tek. Herhangi bir silah sanayii şirketi olarak hayatına başlamışken, Yeni Veba’ya karşı ilaç geliştirme ihalesini kazanıyor. Başarılı bir ilaç geliştiremiyor ama dizide birkaç kez karşılaştığımız süper-mutantları yaratan Zoraki Evrim Virüsü’nü buluyor, insanların üzerinde zorla denemeler yapıyor. Ya da Nuka-Cola. Görünürde bir meşrubat üreticisiyken, arka planda çalışan kimyager ordusu devletin nükleer silah üretimine ortak oluyor, radyoaktif olduğu bilinmesine rağmen sırf parlıyor ve kolay pazarlanabilir diye yeni meşrubat çeşitleri üretip pazara sürüyor.
Dizinin ana hikâyesini oluşturan şirket ise Vault-Tec. İsminden de anlaşıldığı üzere ana ürünü yeraltı sığınakları. Fakat bu ürünün iki büyük problemi var. Birincisi bütün nüfusu kapsayacak bir sığınak altyapısını ne hükümet ne de şirketin kendisi istiyor. Bu yüzden de herkesin hayatta kalma şansının olduğu bir senaryoda hayatta kalmanın fiyatını şişirmek şart. Tabii parası sığınağa yetmeyenler için de çözümleri var. Mesela bütçe dostu “C Planı”, yani Vault-Tec logolu bir karton kutu. Ya da süper ekonomik “D Planı”, muz aromalı siyanür. Kendi deyimleriyle miras yemek için fazla üşengeç olanlara mükemmel bir çözüm. İkinci problem ise sığınak satışının savaşın o anki durumuna çok bağımlı olması. En ufak barış denemesi bile ciddi kâr düşüşüne sebep oluyor. O zaman yapılacak iş barış görüşmelerinin hepsini sabote etmek.
Zaten ABD’nin kaderi bu şirketlerin elinde, bütün şirketler de en büyük kârı savaş endüstrisinden kazanıyor, o zaman rekabet etmek yerine hep birlikte barışa direnmek müthiş bir çözüm. Hükümetin savaşı ilerletecek, nükleer savaş başlatacak gücü kalmadı mı, o zaman neden ilk atom bombasını fırlatmayasın ki? Vault-Tec sığınakları yüzey koşulları yaşamaya tekrar elverişli olana dek en önemli yetkilileri muhafaza ederse bitmiştir bu iş. Şirket başına 10-15 sığınağı bu süre boyunca siviller üzerinde deney yapma alanları olarak tahsis etmek de cabası. Kendisi kâr ettiği sürece eylemlerinin kimi nasıl etkilediğini umursamayan bu ittifakın tek bir kuralı var: Her kriz bir fırsattır.
Gelelim dizinin kendisine. Yaşanan yıkıcı savaşlardan 200 sene sonra geçiyor. Onca yıkıma ve tehlikeye rağmen insanlığın en azından bir kısmı tiranlarını devirmiş ve kobay faresi olarak hapsedildikleri sığınaklarından kaçmayı başarmış. Tabii yüksek düzeyde radyasyonun ve türlü yaratığın hüküm sürdüğü yeryüzünde hayatta kalmak kolay değil. Her ne kadar sendeleye sendeleye, arada bir kafalarını duvara çarparak da olsa insanların bin bir güçlükle medeniyeti tekrar kurma iradesi umut verici.
İlk oyunun, dolayısıyla evrenin yaratıcılarından Tim Cain, amaçlarının hiçbir zaman kapitalizmi eleştirmek olmadığını, aslında temel insan doğası ele alındığında savaşın kaçınılmaz olduğunu göstermek istediklerini söylüyor. Dizide de sürekli bir “Değişmeyen tek şey savaştır,” anlatısı var. Fakat ne hikmetse onca zorluğun ve yıkımın içinde, bu dünyanın yaratılmasında hiçbir sorumluluğu bulunmayan insanlar sürekli barış ve güvenlik arayışı içerisinde. Ne zaman güvenli bir alan yaratılsa, (misal üzerlerinde yapılan onca deney sonrasında barış içinde yaşamayı başaran 4. Sığınak sakinleri veya Shady Sands şehrinin halkı) bu güven ve barış temel insan doğasıyla değil de şirketler çetesiyle bir yerinden temas halinde olan bir deus ex machina ile bozuluyor. Bu da hangi insan doğası diye sorgulatıyor açıkçası. Fallout ansiklopedisi, diziyi sahip olunacak neredeyse hiçbir şey olmayan bir dünyada, (kalan) her şeye sahip olanlarla hiçbir şeye sahip olmayanların hikâyesi diye betimliyor. Savaş temel insan doğasının mı kaçınılmaz bir eseri, yoksa her şeye sahip olanlarınkinin mi?
Hiziplerin varlığıyla gözlemlenebilen eleştiri de dikkat çekici. Sanki gerçek dünyada kapitalizmin doğurduğu ve beslediği gerici çetelerin yansıması gibi, bu evrende de 23. yüzyılda yeniden doğan köle emeğine dayalı bir Roma İmparatorluğu ve rahiplerin yönettiği bir Tapınak Şövalyeleri Birliği var. Tabii kapitalizm bunları yoğuruyor ve dönüştürüyor. Onca ilerici vaadin ardında geriye kalan yegâne şey, yok ettiği koca bir dünya ve ilerlettiği savaş teknolojisi oluyor. Sezar’ın Lejyonu yeni kayserinin önderliğinde bu sefer makineli tüfekler ve füzelerle tekrar diriliyor, Tapınak Şövalyeleri artık kuşandıkları basit zırhlarıyla at üzerinde değil, yüksek teknolojili robotik T-60 zırhlarının içinde ve helikopterlerle cihada gidiyor. Buldukları her şeyi yiyen ve yağmalayan, Moğol göçebeleri gibi yaşayan Hanlar’ın da bu iki hizipten pek farkı yok. En azından gördüğümüz kadarıyla vatandaşlarının özgürce ve geriye kalan insanlarla kıyaslandığında bolluk içinde yaşadığı Yeni Kaliforniya Cumhuriyeti ise sizlere ömür. Tekrar yüzeye çıkınca çokça bahsettiğimiz şirketlere rakip olabilecek herhangi bir toplumun var olmasına izin verilmiyor.
Komik olan ise ikinci sezonun sonlarına doğru kim olduğunu iyice anladığımız Hank MacLean’in ve onun temsilcisi olduğu bu şirketlerin, kendilerine bu dünyanın düzenini korumak gibi tanrısal bir rol biçmiş olmalarına ve diğer bütün hiziplere anlamsızca savaşan böcekler gibi bakmalarına rağmen, bir gün T-60 zırhını kuşanıp şövalye olmakta, öbür gün Lejyon askerlerini mikro-çiplerle kontrol eden bir kayser olmakta hiçbir çelişki görmemeleri. Özünde kendi anlamsız savaş ideolojilerini benimsemeyen bir topluluk ortaya çıktığında ise yapabildikleri tek şey 200 sene önceki pratiklerini hatırlayıp atom bombalarına sarılmak.
Peki, tablo gerçekten bu kadar karanlık mı? Bu şirketler ve bahsi geçen insanlar gerçekten her şeye hükmetmeye, hükmedemediğinde ise yok etmeye kadir mi? Dizide herhalde en az bahsi geçen konu direniş. Ne hatıralarda gördüğümüz savaş öncesi dönemde, ne de dizinin geçtiği savaş sonrası dönemde kurulan bu kara düzene direnen bir allahın kulu yok. Daha doğrusu var, ama tek kişide cisimleşmiş: Lee Moldaver, ya da savaş öncesindeki adıyla Kate Williams. Onu da ne motivasyonunu ne de idealini anlayabileceğimiz kısa anlarda tanımaya çalışıyoruz. Bir yandan Hollywood oyuncularıyla kurduğu küçük ve kapalı entelektüel çemberde tekelleşme karşıtı bir pembiş olarak, öbür yandan da amacının ne olduğu bilinmeyen bir terörist olarak resmediliyor. İlk sezonda herkesin peşinden koştuğu, sınırsız enerji ve böylece sınırsız bolluk yaratacak soğuk füzyon teknolojisini geliştiren bu kadının hikâyesinin geri kalan kısımları kasıtlı olarak mı perdenin arkasında bırakılmış sorusu insanın aklına gelmiyor değil.
Bir de hiç gerçekleşmeyen olası direnişler var. Ana karakterlerimizden Cooper Howard, Lee Moldaver’ın ona verdiği dinleme cihazıyla Vault-Tec’in yüksek derece yetkililerinden olan eşi Barbara’yı dünyanın sonunun pazarlandığı bir toplantıda gizlice dinliyor, Vault-Tec’in ilk atom bombasını kendilerinin atmayı planladıklarını öğreniyor. Nasıl oluyorsa on adım ileriyi gören Lee Moldaver, gizlice dinlenen bu toplantıyı halka ifşa etmeyi akıl edemiyor. Ya da Cooper Howard doğru bildiği her şeyin birer yalandan ibaret olduğuna defalarca şahit olmasına rağmen dünyanın kurtuluşunu hâlâ ABD başkanında arıyor.
İkinci sezon, hayatta kalan son Yeni Kaliforniya Cumhuriyeti vatandaşlarının kazandıkları ölüm kalım savaşıyla bitti. Lideri eksik bir halk için muhtemel bir yeni lider küllerinden doğdu. Geleceği kesinleşen üçüncü sezonda bakalım Maximus üzerine düşen tarihsel sorumluluğu yerine getirip yaşanan onca kıyametten sonra hâlâ direnme iradesi gösteren bu insanlara öncülük edebilecek mi?
