Fotoğraf: Ben Wicks / Unsplash

Gündoğdu

15 Mart 2026
3 dakika

Keçinin yardan uçmasına izin vermezdi aslında Gündoğdu. Ayakkabısı bu kadar eskimiş ve parçalanmış olmasa, son hamlede yalpalamaz ve keçiyi boynuzundan yakalayabilirdi. Ailesi keçinin gerçekten karanlık uçuruma düştüğüne inanmayabilirdi. Köyde çobanlar ölen hayvanların kellesini veya bacağını götürürdü mal sahibine, konar göçerlere satmadıklarını ispatlamak için. Ama uçurum o kadar keskin ve karanlıktı ki, bırak keçinin bir bacağını, kıymetli etlerini almak için bile inemezdi. Hep ayakkabı yüzünden… Zaten Gündoğdu’nun bu ayakkabı giyme ısrarı eskiden beri ablası için alay konusuydu. “Onun nazik ayacıkları yazın bile ayakkabısız yere basamaz, şefin kızları bile bu kadar nazlı değil,” diye dalga geçerdi.

Keçiyi satmadığına yemin edecekti Gündoğdu. Sabah sabah yıldızlar şahidi olamazdı. Ama elbette uydular gördüklerini yıldızlara anlatacaktı. Küçükken babasına kaç tane uydu var diye sorduğunda, 100 tane demişti babası. Ama ikna olmamış, bir yaz günü sabahtan akşama kadar sırt üstü yatıp tepesinden geçen uyduları saymıştı. En az 12 tane 100 uydu olmalıydı. Elbette bunu babasına söyleyemezdi. Daha evlilik çağına bile gelmemiş kızların adı günahkâra çıkmamalıydı. 100 keçili zengin adamlar günahkâr kızlarla evlenmezdi, bol etle, sütle beslenmiş gürbüz çocukları olmazdı. Aslında Gündoğdu, birlikte her şeyi sayabildikleri bir adamla evlenmeyi hayal ediyordu, bu da diğer ablasının eğlence konusuydu.

Herkes yıldızlara dua etmeye pek meraklıydı. Ama Gündoğdu bugün uydulara dua edecekti. Çünkü uydular sadece işlediğimiz günahları koşup yıldızlara yetiştirmezdi, ettiğimiz duaları yıldızlara iletmek de onların işiydi. Zaten aklı olan hiç kimse hepi topu 100 tane uydunun olduğuna inanmamalıydı. Bu kadar çok insanın günahlarını ve dualarını göğün ikinci katında gezegenlere ve üçüncü katında yıldızlara toplam 100 uydu nasıl taşıyabilirdi ki? Sayı saymayı bile beceremeyen bu insanların bu kadar çok hayvanı gütmesi, alması, satması şaşılacak şeydi.

Büyük dedesi uyduları göğün birinci katına insanların fırlattığını söylemişti. Ona da dedesi söylemiş. Hatta küçük bir çocukken uyduları gökyüzüne fırlatılırken izlediğini anlatmış. Acaba uydular gökyüzüne fırlatılırken canları acımış mıdır diye düşündü. Rüzgârdan burunları üşür mü, Güneş’in ve Ay’ın altında sürekli koşarlarken yorulmazlar mı diye düşünürdü, ama annesi etlerini kıvırmasın diye bu soruları sormayı çok küçükken bırakmıştı. Annesi, zaten pek de hoşlanmadığı, ölse de yatağına biz konsak diye beklediği büyük dedenin söylediklerine sakın inanmayın diye sıkı sıkı tembihlemişti üç kızını da. Bu hikâyeler, tanrı olmaya heves etmiş kibirli insanlardan kalma boş laflardı.

Tanrılar (sadece yıldızlar değil, gezegenler de) bu kibirli insanlara o kadar kızmışlardı ki, olmadık felaket yağdırmışlardı tepelerine. Bir gün Merkür geri geri gidip kimseyi sevdiklerini duyamaz etmiş. Ailelerinin seslerini duyuramaz, yollarını bulamaz olmuşlar. Ondan sonra ölüm tanrısı bir bir herkesin canını almış, şu veya bu sebepten. Biz tanrıların sevgili kullarıyız demişti annesi, o yüzden canımızı bağışladılar, ama kibre kapılıp her şeyi saymaya devam edersen senin de canını alacaklar çok geçmeden.

Gündoğdu diz çöktü, gördüğü her şeyi bütün ayrıntısıyla yıldızlara anlatmaları için iletişim uydularına uzun uzun dua etmeye başladı. Bir yerde görevleriydi bu, iletişimi sağlayamayacaklarsa tanrılar gökyüzünün birinci katına iletişim uydularını koymazdı zaten. Her neyse, kibre kapılmanın zamanı değildi, yerin üstünde yaşayıp nefes alan her canlı gibi dua etmenin zamanıydı.

Author

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin