Bu yazı, No Other Choice (Park Chan-wook, 2025) hakkında spoiler içermektedir.
Kâğıt şirketleri ve çalışanlarıyla ilgili The Office’ten bildiğiniz bütün ponçiklikleri unutun. Donald E. Westlake’in 1997 tarihli romanı The Ax’ten uyarlanan Park Chan-wook’un No Other Choice’u bize gerilim ve mizahı harmanlayan, hem eğlenceli hem karanlık bir sistem eleştirisi sunuyor. Roman aynı zamanda 2005’te Costa Gavras tarafından da sinemaya uyarlanmış.
Film dört kişilik mutlu bir aile anlatısıyla başlıyor. Babaları Man-su’nun (Lee Byung-hun) 25 yıldır hizmet verdiği kâğıt şirketinden gelen pahalı balıkla kendilerine ziyafet çeken bu aileyi, dökülen bahar yaprakları altında dans ederken, köpekleriyle birbirlerine sarılırken izliyoruz. Her şey olması gerektiği gibi, ta ki öyle olmayana kadar.

Bu pembe anlatı çok hızlı yön değiştiriyor ve Man-Su’nun 25 yıldır çalıştığı şirketten çıkarıldığını öğreniyoruz, meğer balık da teselli hediyesiymiş. Kendi gibi işten çıkarılan pek çok insanla buluştukları kalabalık bir terapi seansını andıran sahne, sistemin herkesi nasıl bir çırpıda gözden çıkarabildiğini gösteriyor. Sahte bir ilgiyle paketlenmiş bu pozitif telkin gösterisi, kovulan işçilerin süreci hazmetmesine dahi fırsat vermeden kendilerini makine gibi programladıkları bir sirke dönüşüyor. İyi bir insanım, işimi kaybetmek benim tercihim değildi, ailem yeni fırsatlar aramam için beni destekleyecek gibi formülize edilmiş cümleleriyle bu sahne, insan kaynakları gibi departmanların da bu konuları ne kadar hantallıkla ele aldığının trajikomik bir portresi gibi.
Man-su da yeniden doğacağım, bu ailenin reisiyim, onları doyurmak için yapmayacağım şey yok gibi telkinlerde bulunarak yeni bir iş bulmak için üç ay gibi bir süre belirliyor.
Aradan geçen on üç ayda kâğıt sektöründe iş bulamayıp süpermarkette çalışmaya başlayan ve tazminat paralarını tüketen Man-su, gittiği son iş görüşmesinden de eli boş ayrılıyor. Bu sahnede yüzüne yansıyan güneş ışığı bir sorgu odasındaymış gibi gözlerini kamaştırıp dikkatini dağıtırken, bir taraftan da tekrar ulaşamayacağı parlak bir geleceğin tezahürü gibi. Alınacak önlemler belli: Netflix üyelikleri, dans ve tenis dersleri iptal ediliyor, köpekler evden gönderiliyor, eşi Lee Mi-ri (Son Ye-jin) part-time işe giriyor. Man-su’nun kısa zamanda eski pozisyonuna yakın bir iş bulamayacağı aşikâr, manevi değeri yüksek aile evi de satışa çıkınca şalterler atıyor.
Karakterimiz önce sektörün iyi kâğıt şirketlerinden birinde çalışan ve takıntı haline getirdiği Choi Sun-chul’un (Park Hee-soon) yerine geçmek için bir komplo kuruyor, fakat sadece onu ortadan kaldırmak yetmez. Yayımladığı sahte bir iş ilanı üzerinden kendine denk adayları bulup ondan iyi iki rakibini daha belirliyor: Gu Bum-mo (Lee Sung-min) ve Go Si-jo (Cha Seung-won). Hikâye de burada karanlıklaşıyor. Rekabet kızgın, koşullar zorlu. Zor zamanlar zor kararlar almayı gerektiriyor, peki hangi zoru seçeceğiz?

Aslında hem Man-su ve rakipleri, hem de eşler üzerinden kırılgan erkeklik tipolojilerinin güzel örneklerini sunuyor Park Chan-wook bize. Kadın karakterler bu durumun kendi hayatlarına etkilerini hesaplayıp çözümler aramanın yanı sıra kocalarının duygu durumlarını da regüle etmekle sorumlu, atanmış cinsiyet rolleri yine peşimizi bırakmıyor. Tıpkı Fleabag 1. sezon 4. bölümde inzivaya çekilip sessizce kendilerine biçilen sorumlulukları yerine getiren kadın grubu ve komşu inziva kampında küfredip bağıran öfkeli erkek grubu gibi, No Other Choice’ta da kadınlar dirençli ve büyük ölçüde sakin, erkekler dağınık ve dışavurumcu.
Bum-mo’nun eşi Ara’nın (Yeom Hye-ran) dediği gibi, mesele işsiz kalmak değil işsiz kalmakla nasıl baş edildiği aslında. Film boyunca kapitalist sistemin ve işsizliğin karakterler ve aileleri üzerinde kurduğu yıpratıcı etkiyi hem psikolojik hem fiziksel olarak görmek mümkün. Man-su mülakatlara gitmek ve başka işler aramaktansa hayat standartlarını korumak için katil olmayı göze alıyor, bunu da her seferinde başka yolu yok diye meşrulaştırıyor. Başarılı eş/baba imajını korumak için her yol mübah.
İlk kurbanımız Bum-mo işsiz kalınca depresyona giriyor ve kendini içkiye veriyor. Ancak ve ancak dergideki sahte iş ilanını gördüğünde duş alıyor, hazırlanıyor, özenle CV’sini hazırlıyor. Sistemin bireyleri sadece işleri üzerinden tanımlamasının ve işi olmadığında hayatta pusulasını kaybeden insan tipolojisinin güzel bir örneği bu. Bum-mo’nun pusulası da kâğıt. Sadece plaktan müzik dinliyor, analog fotoğraf makinesiyle çekim yapıyor, her daim kâğıda yazı yazıyor. Bir mühendis ve uzman olarak kendini sadece kâğıt alanında çalışırken hayal edebiliyor. Hâlbuki eşi Ara işsiz kaldığı için ona yüklenmiyor, müzik kafesi açmak gibi bir önerisi bile var. Bum-mo’nun kâğıt işine bu kadar kafayı takmasından ve kendisine yeterince özen göstermemesinden şikâyetçi, nitekim karakterin sonunu getiren de bu takıntı oluyor. Filmin seyir zevkinin arşa çıktığı anlardan birisi bu, “Redpepper Dragonfly” şarkısı eşliğinde güldürmesi garanti bir boğuşma sahnesi.

Man-su ve Bum-mo’dan farklı olarak, ikinci kurbanımız Go Si-jo dişine uygun bir pozisyon bulamayınca kâğıt sevdasından vazgeçip ayakkabı dükkânında çalışıyor. Daha iyi koşullardan feragat etmiş olsa da ailesini geçindirmek için bulunduğu işte tutunuyor, tıpkı Mi-ri’nin part time işe girmesi gibi. Durumu en iyi kabullenen, “Başka yolu da var,” diyen karakterler bu anlamda Mi-ri ve Go Si-jo aslında.
Son kurbanımız Choi Sun-chul ise işinde tek başına çok yorulduğundan ve çok mutsuz olduğundan dem vursa da işten kovulma kaygısı yüzünden patronlarına taleplerini iletemiyor. Instagram’da bol bol havasını attığı yeni evinde mutluluk şovları yaparken kendini içkiye ve yalnızlığa mahkûm ediyor.
Filmin en dramatik temalarından biri de sistemin insanları yabancılaştırması ve rakipleştirmesi. Man-su’nun kâğıda dair tutkusunu paylaşabileceği, içinde bulunduğu durumu belki de en iyi anlayacak kaderdaşlarını maddi getiriler uğruna elemesi, karakteri kendine de yabancılaştırıyor aslında. Karakterler arasındaki özdeşlik, Bum-mo’nun Ara’ya söylediklerini Man-su’nun Mi-ri’ye kendi fikriymişçesine tekrarladığı anlarda çok net görülebiliyor. O kadar ki Bum-mo aldatılınca Man-su da kendi ilişkisinde yersiz bir kıskançlık krizine giriyor. İkinci rakibi Go Si-jo’yu vurmadan önce elleriyle kurbanın yüzünü kısmen kapattığı sahnedeyse, kamera Man-su ve Go Si-jo arasında gidip gelerek karakterleri âdeta ikizmiş gibi gösteriyor. Burada Man-su’nun sembolik olarak bir parçasını daha öldürdüğünü söylemek mümkün. Bu yabancılaşma hissi arttıkça, ilk cinayet teşebbüsünde oldukça başarısız ve ürkek gördüğümüz karakterin eylemleri de giderek groteskleşiyor.
Özetle geçim derdinin olduğu yerde vicdani pusulamızın ne kadar sağlam kalacağını sorgulayan filmde tekrar tekrar dillendirilen no other choice [başka yolu yok] kalıbı, kimi zaman kurumsal şirketlerin, kimi zaman Man-su’nun kimi zaman da kurbanların kendini farklı şekillerde aklamak için kullandığı bir araca dönüşüyor.
Man-su’nun Bum-mo’ya silah doğrultup karının tavsiyelerini dinlesene be adam gibi telkinlerde bulunduğu sahne oldukça ironik, çünkü kendisi için de pekâlâ aynı yol mümkün. Man-su film boyunca kendini aksine ikna etse de hikâyeye baktığımızda hayat standartlarını indirmekten imtina eden bir ana karakter görüyor, bu karakterin arzularından ve kendine biçtiği pozisyondan taviz vermemek uğruna gideceği uzun ve çetrefilli yolları izliyoruz.
Man-su’nun eşi Mi-ri ve Gu Bum-mo’nun karısı Ara da bu seçimlerden paylarına düşeni alıyor, biri suça ortak olurken diğeri bilfiil katilliğini örtbas ediyor. Film burada Ozark’vari bir final yapıyor neredeyse, kendi rahatları için ellerini kirletmekten geri durmayanlar sistemin parçası olarak hayatlarına devam ederken kalanlar eleniyor. Man-su artık eline söyleyeceği sözleri not etmeye gerek duymuyor, zira aile reisi olarak üstüne düşeni yapıp istediği işi “bileğinin hakkıyla” alıyor. Fakat günün sonunda yapay zekânın meslektaşlarının yerini aldığı yeni pozisyonundaki tek çalışan olarak, son kullanma tarihini belki birkaç yıl daha ileriye atmaktan öteye gidemiyor.
