1970 yazında Rotterdam limanında vinçler durdu. Petrol tankerleri rıhtımlarda bekliyor, yük gemileri limana yanaşamıyordu. Avrupa’nın en büyük limanlarından birinde başlayan bu grev yalnızca bir işyerini değil, Batı Avrupa kapitalizminin en önemli dolaşım merkezlerinden birini felç etti. Limanın gürültüsüne alışkın olanlar için bu sessizlik alışılmadık bir şeydi. Çünkü o günlerde rıhtımlarda yalnızca vinçler değil, sermayenin dolaşımı da durmuştu.
Bu sessizliğe giden süreç aslında birkaç yıl öncesinde şekillenmeye başlamıştı.
1960’ların sonunda Rotterdam Limanı yalnızca Hollanda ekonomisinin değil, Batı Avrupa kapitalizminin en kritik lojistik düğümlerinden biriydi. Marshall Planı sonrasında hızla büyüyen Avrupa sanayisinin ihtiyaç duyduğu petrol, kömür ve sanayi hammaddeleri bu devasa limandan geçerek kıtanın iç bölgelerine dağılıyordu. Rotterdam bu anlamda Avrupa kapitalizminin dolaşım sisteminin ana arterlerinden biriydi.
Ancak bu devasa büyüme hikâyesinin arkasında, rıhtımlarda biriken başka bir gerçek vardı: Ağır çalışma koşulları, düşük ücretler ve giderek hızlanan iş temposu.
1960’ların sonunda liman sektöründe yaşanan teknolojik dönüşüm bu gerilimi daha da büyüttü. Konteyner taşımacılığı yükleme ve boşaltma işlemlerini hızlandırıyor, sermayenin dolaşım süresini kısaltıyordu. Fakat aynı dönüşüm liman işçileri için iş kaybı korkusu, güvencesizlik ve daha yoğun bir emek disiplini anlamına geliyordu.
Aynı dönemde limanda taşeron işçi sistemi de yaygınlaşıyordu. Koppelbazen (taşeron işçi aracıları) üzerinden çalışan geçici işçiler, çoğu zaman toplu sözleşme düzenini aşarak daha yüksek ücretler alabiliyorlardı. Bu durum limanda çalışan kadrolu işçiler arasında ciddi bir huzursuzluk yaratıyordu.
1969’un sonlarından itibaren limanın farklı bölümlerinde küçük iş bırakmalar ve huzursuzluklar görülmeye başladı. Bu birikim giderek büyüdü.
1970 yılına gelindiğinde Rotterdam Limanı dünyanın en büyük petrol limanı hâline gelmişti. Almanya’daki Ruhr sanayi bölgesi, Fransa’daki rafineriler ve Kuzey Avrupa’daki birçok ağır sanayi tesisi için Rotterdam kritik bir giriş kapısıydı.
Bu birikim sonunda 1970 yazında patladı.

Rıhtımlardan Yükselen Grev Sesi
Grev 28 Ağustos 1970’te Rotterdam’daki Thomsen’s Havenbedrijf işçilerinin işi bırakmasıyla başladı. Akşam vardiyasının başlattığı bu iş bırakma kısa sürede diğer liman işletmelerine yayıldı. Bir gün içinde Rotterdam limanının büyük bölümü durma noktasına geldi. Rıhtımlardaki vinçlerin birer birer durması, diğer işyerleri için de grev çağrısı anlamına geliyordu.
Kısa süre içinde on binlerce liman işçisi greve katıldı. Rotterdam limanında çalışan yaklaşık 30.000 işçinin önemli bir bölümü iş bıraktı ve Avrupa’nın en büyük limanı günler boyunca büyük ölçüde durdu. Bu grev, Hollanda’da İkinci Dünya Savaşı sonrasının en büyük işçi eylemlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Bu eylemlerin dikkat çekici yönlerinden biri sendika yönetimlerinin doğrudan çağrısıyla başlamamış olmasıydı. Emek tarihi literatüründe wildcat strike (taban grevi) olarak adlandırılan bu tür grevler, işçilerin sendika bürokrasisinden bağımsız olarak başlattığı eylemler olarak tanımlanır. Rotterdam grevleri de bu karaktere sahipti. Limandaki hoşnutsuzluk sendika merkezlerinden değil, doğrudan rıhtımlardaki işçilerden yükselmişti. Birçok işçi sendika yönetimlerinin kendi taleplerini yeterince savunmadığını düşünüyor ve bu nedenle kendilerini sendikal yapılar tarafından desteklenmiş hissetmiyordu.
Grevin merkezindeki talep açıktı: Haftada 75 gulden ücret artışı. Bu talep limanda hızla yayılan bir sloganla dile getiriliyordu: “75 gulden ja, 25 gulden nee.” [75 guldene evet, 25 guldene hayır]
Bu süreçte grev içinde öne çıkan yapılardan biri de Arbeidersmacht (İşçi İktidarı) adlı grev komitesi oldu. Bu komitenin öne çıkan isimlerinden biri henüz 21 yaşında olan Wouter ten Braake idi. Ten Braake aslında bir liman işçisi değildi; ancak limandaki hoşnutsuzluk hızla büyürken grev toplantılarında söz alan ve işçileri bir araya getiren kişilerden biri hâline geldi. 21 yaşında olmasına rağmen binlerce işçinin katıldığı toplantılarda konuşmalar yaptı, bildiriler hazırladı, grevin taleplerinin şekillenmesinde etkili oldu. Rotterdam grevinde kısa sürede tanınan bir isim hâline gelmesi, dönemin işçi hareketinde genç kadroların oynadığı rolün de dikkat çekici örneklerinden biri olarak görülür.
3 Eylül 1970’te binlerce liman işçisi Rotterdam’daki Maastunnel’den geçerek şehir merkezine doğru yürüdü. Yürüyüş sırasında atılan sloganlar ve taşınan pankartlar grevin temel talebini açık biçimde ortaya koyuyordu. O gün yürüyüşe katılan işçilerden biri yıllar sonra o anı şöyle anlatacaktı: “Tünelin içi tamamen doluydu. Herkes bağırıyordu. O gün limanın gerçekten bizim olduğunu hissettik.”
Karl Marx kapitalist sistemi analiz ederken sermayenin yalnızca fabrikada değil, dolaşım sürecinde de hareket ettiğini vurgular. Bir meta üretildiği anda değil, piyasaya ulaştığında değerini gerçekleştirebilir. Malların dolaşımındaki her gecikme sermayenin dönüş hızını yavaşlatır. Rotterdam’daki vinçlerin durması da yalnızca yükleme işlemlerini değil, petrol akışını ve sanayi üretiminin temposunu da etkiliyordu. Bir limanın durması, aslında bütün bir ekonomik ağın aksaması anlamına geliyordu.
Ham petrolün rafinerilere ulaşmasındaki gecikmeler Avrupa’daki bazı sanayi tesislerinde üretim planlarının yeniden düzenlenmesine yol açtı. Limandaki birkaç günlük aksama bile kıtanın sanayi ritmini etkileyebiliyordu.
1970’e gelindiğinde Rotterdam limanındaki işçi nüfusunun yapısı da değişmeye başlamıştı. Hollanda ile Türkiye arasında 1964 yılında imzalanan işgücü anlaşmasının ardından, 1960’ların ikinci yarısından itibaren artan sayıda Türkiyeli işçi Hollanda sanayisi ve liman sektörlerinde çalışmaya başladı. Benzer şekilde İtalya, İspanya ve Fas’tan gelen göçmen işçiler de limanın emek gücünün önemli bir parçası hâline gelmişti. Bu işçiler çoğunlukla limanın en ağır ve en düşük ücretli işlerinde çalışıyordu. Grev başladığında bu ekipler de kısa sürede iş bıraktı.
Rotterdam limanındaki bu çokuluslu emek yapısı grev sürecinde daha görünür hâle geldi. Aynı vardiyada çalışan Hollandalı ve göçmen işçiler benzer çalışma koşullarını paylaşıyor, aynı ağır işleri yapıyordu. Bu ortak çalışma deneyimi grev çağrılarının rıhtımlar arasında hızla yayılmasını kolaylaştırdı. Limanda çalışan Türkiyeli işçiler de bu süreçte grev eylemlerinin parçası hâline geldi.
1970’lerin başı aynı zamanda Hollanda’daki Türkiyeli işçilerin kendi örgütlenmelerini kurmaya başladığı bir döneme denk geliyordu. Rotterdam ve çevresindeki sanayi bölgeleri bu örgütlenmenin geliştiği önemli merkezlerden biri hâline geldi. 1974 yılında kurulan Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği bu sürecin en bilinen örneklerinden biridir.
Grevin Sonucu ve Tarihsel Anlamı
Yaklaşık üç hafta süren grevin ardından işverenler yeniden müzakere masasına oturdu. Ancak görüşmeler doğrudan grev komiteleriyle değil, resmi sendikalar aracılığıyla yürütüldü.
Sonuçta işçiler başlangıçta talep ettikleri 75 guldenlik artışı elde edemediler. Bunun yerine ücretlerde haftalık yaklaşık 37 guldenlik bir artış kabul edildi. Ayrıca işçilere 200 guldenlik ek bir ödeme yapılması kararlaştırıldı.
Bu nedenle Rotterdam grevi tam bir zafer olarak değil, önemli bir kazanım içeren kısmi bir başarı olarak değerlendirilir. Ancak grev liman işçilerinin kolektif gücünü ve Rotterdam limanının kapitalist dolaşım açısından taşıdığı stratejik önemi açık biçimde ortaya koymuştur.
Günümüz kapitalizmi büyük ölçüde “tam zamanında üretim” (just-in-time) modeline dayanır. Fabrikalar stok tutmak yerine ihtiyaç duydukları hammaddeleri tam zamanında teslim alacak şekilde çalışır. Bu sistem sermayenin dolaşım hızını artırır, fakat aynı zamanda bütün üretim sürecini son derece hassas bir dengeye bağlar.
Tedarik zincirinin herhangi bir noktasında yaşanan bir aksama bütün sistemi etkileyebilir. Küresel ticaret ağlarının büyümesi bu kırılganlığı daha da artırmıştır.
2021’de Süveyş Kanalı’nda karaya oturan bir konteyner gemisinin dünya ticaretini günler boyunca aksatması, küresel ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren çarpıcı bir örnekti. Rotterdam liman işçilerinin 1970’te gösterdiği güç bu nedenle yalnızca geçmişe ait bir hikâye değildir.
Bir limanın durması bazen bir fabrikanın durmasından daha büyük sonuçlar doğurabilir. Çünkü limanlar yalnızca malların değil, sermayenin dolaşımının düğüm noktalarıdır. Limanlar kapitalizmin sinir uçlarıdır. Ve işçiler o sinir uçlarına dokunduğunda yalnızca vinçler değil, sermayenin akışı da durur.
Kaynakça
- Andere Tijden. “De haven plat”. VPRO / NTR, 2011. https://anderetijden.nl/aflevering/164/De-haven-plat
- Van de Laar, Paul. Stad van formaat: Geschiedenis van Rotterdam in de negentiende en twintigste eeuw. Zwolle: Waanders Uitgevers, 2000.
- Righart, Henk. De Wereldwijde Jaren Zestig. Utrecht: Het Spectrum, 1995.
- Went, Robert. Arbeiders en de haven: Arbeidsverhoudingen in de Rotterdamse haven 1945–1990. Amsterdam: Internationaal Instituut voor Sociale Geschiedenis (IISG), 1997.
- Van der Linden, Marcel. Transnational Labour History: Explorations. Aldershot: Ashgate Publishing, 2003.
- Stichting IISG. Stakingen in Nederland. Amsterdam: Internationaal Instituut voor Sociale Geschiedenis (IISG).
- HTİB (Hollanda Türkiyeli İşçiler Birliği). HTİB Arşivi: Hollanda’daki Türkiyeli işçilerin örgütlenmesi üzerine belgeler, Amsterdam, 1970’ler.
