Televizyon başında günlük YouTube mesaimi yaparken, elbette izlediğim videolar ve çaldığım müzikler arasında belli türden farklar ve ortaklıklar yakalıyorum. Ancak yakın zamanlarda algoritmanın bana sunduğu seçki –ki izlenme sayılarından yaygın bir algoritma seçkisi olduğunu anlıyorum– belli bir ruh hâlini ya betimliyor, ya da ona bir veya birkaç kaçış çizgisi sunuyor.
Bu duygunun ne olduğunu düşünürken aklıma “post-endüstriyel melankoli olabilir mi?” sorusu düştü. Tabii, çağcıl bir duyguyu yine çağın kütüphanelerinde, yani ChatGPT ve Google’da arattım ve tatmin edici bir sonuca ulaşamadım. Öyleyse dedim, kaleme sarıldım, kültürel ve politik veçheleriyle tanımlama işine koyuldum.
Kültür ve siyaset arasında diyagonal bir kesit
Öyle ki bu duygunun karşılığını aradığımda, çağımızda üretilen kültür ürünlerini boydan boya kat ettiğini, onun beğenilerine ve geçmişi algılama tarzına pek çok boyutta sızdığını gördüm. Post-endüstriyel melankoli, genel olarak endüstri toplumlarının sosyal, politik, mimari ve sanatsal formlarına duyulan nostaljik bir ilgiyi barındırıyor. Ancak bunun yanı sıra nostalji ile melankoli arasında korelasyon olmasına rağmen bir neden-sonuç ilişkisi olmadığını göz önüne alarak, geçmiş bir çağın vaatlerine “geç kalmışlık” duygusuyla da tanımlanabilir.
Endüstri toplumlarının toplumsal formasyonları (çekirdek aile, bürokrasi, ulusal bayramlar ve kutlamalar…) içerisinden belirgin bir vaadi olmayan bir toplumsallığa –haydi Sartreyen tabirle söyleyelim– fırlatılmış olmanın getirdiği bu melankoli, aslında viran imparatorlukların ertesine doğan nesillerin hüzün duygusundan hem ayrılıyor, hem de ona yakınsak. Nesep meselelerinden uzak ve bir başına hissetmekle de beraber, geniş ulus-aşırı popülasyonları kat eden bir duygusal kesen.
Netice itibariyle endüstriyel vaatlerle iş gören toplumlar, devletler, onları demokratikleştirmek/kamuculaştırmak için verilen mücadeleler büyük ölçüde 1. Dünya Savaşı sonrasında, yeni-eski cumhuriyetler içerisindeki bir çerçevede serpiliyordu. Harry Levin’in not düştüğü üzere, belki de modernlik zaten hep bir “geç kalmışlık duygusudur”, bu duyguyu bulduğumuz yerde modernliği –ve elbet melankoliyi– bulmak işten bile değildir. Mavi rengin 20. yüzyıl başı sanatında melankolik ruh hâllerini betimlemek üzere yürürlüğe girmesi, artık gökyüzünden ve özgürlükten başka türlü bir haleti tanımlaması boşuna değil.
Yine de post-endüstriyel melankoliyi modern bir görüngü olarak konumlandırmak, endüstri toplumlarının modernlik deneyiminin bir parçası olarak melankoliyi de belirlemek ile aynı şey olmasa gerek. Geç kalmışlık olarak tanımlanan duygu, endüstri toplumları için belli bir türden gelecek vaadi etrafında kümelenmelere sebep iken, post-endüstriyel melankoli tam olarak bu gelecek vaatlerinin tükendiği bir dönemecin sonrasına ait. Lyotard’ın “büyük anlatılara karşı inanç eksikliği” olarak tanımladığı post-modern durumdan sonra, Badiou’nun tabiriyle 20. yüzyılı kat eden komünizm fikrinin ölümü için milat gösterilen 1991 ve sonrasında belirgin bir şekilde artan, bu tarihten sonra dünyaya gelenlerin de içerisine doğduğu bir hâl… Yeni ile eski arasında sıkışmış, gözü hep arkada kalmış, Benjamin’in “tarih meleği” olarak yeniden adlandırdığı, Klee’ye ait “Angelus Novus” gibi eski endüstri toplumlarının kalıntıları arasında mutlu –ya da mutluluk zannında olunan– anlara gözünü dikmiş, onları arayan bir bakışın, bir neslin ruh hâli…
Bu hâlin teşhisi için dönemi tanımladığını düşündüğüm çağdaş sanat ürünlerinden hareketle bir okuma geliştirmeye çalışacağım.
Yeni araçlar, eski modus operandi
Bu hâliyle post-endüstriyel melankoli, bütün kültürel veçheleriyle beraber kayıp duygusunu aynı anda hem tarihsel, hem toplumsal düzlemde barındırıyor demektir. Bunun önemli bir veçhesi de kayıp bir toplumsallığa, onun getirdiği ilişkiler ve bireyliklere duyulan özlem olsa gerek.
Örneklemek amacıyla başvuracağım ilk kaynak çalışma, Napolili fotoğraf sanatçısı Carmine Covino’nun fotoğrafları. Kayıp bir toplumsallığa duyulan özlem genelde figür barındırmayan fotoğraflarında, bir zamanlar insanların gülüp vakit geçirdiği ya da çalıştığı ancak sonrasında insansızlaşmış mekân çekimlerinde görünür hâle geliyor. Covino’nun analog fotoğrafları, post-endüstriyel sahaların tekinsizliğiyle, bir zamanlar üzerinde güneş parlamış ancak ışığın artık çekildiği manzaraların nostaljisini bir arada barındırıyor.
Endüstrinin bilindik anlamlarıyla ima ettiği potans ve enerjik –hatta bir ölçüde de maskülen– ruh hâlleri çekildikten sonra geriye kalan metal yığınının yarattığı akşamdan kalmalık hissini betimlemesi açısından Covino’nun bu çalışmalarının değerli olduğunu düşünüyorum. Bütün o heybetli yapı bir ölçüde işlevsizlikten sonra kalan, geçmiş günleri bilen ve o günlere özlem duyan bir çeşit melankoliyi imliyor olsa gerek.

Napoli’nin doğusundaki eski sanayi bölgesi Gianturco’dan çekilmiş bu görüntülerin benzerleri, vakitlice endüstrileşmiş ülkelerin hemen her birinde bulunabilir. Çin’den Güney İtalya ve eski Doğu Bloku ülkelerine benzer görüntülerle karşılaşmak olası. Bunda etmen yalnızca toplumlar için bu teknolojilerin verebileceğini vermiş ve ıskartaya çıkarılmış olmaları değil, aynı zamanda pazar payının gitgide azalmış ve rekabetten düşülmüş olması. Her halükârda zaman, onca emekle bina edilen bu yapılara bir hiç gibi davranmıştır.
Soru baki, bu noktadan sonra bu üretim alanları etrafında şekillenmiş toplumsallıklara ve onların hatıralarına ne olacaktır? İşte post-endüstriyel melankoli etrafında dönen estetik çalışmaların bir bakıma bu sorunla baş etmek üzere ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Ele alacağım ikinci çalışma ise İstanbul’da üretimlerine devam eden Neval Tarım’ın Kül Günlükleri adlı ses yerleştirmesi. Günümüzden elli yıl kadar önce yanarak yok olan Tahir Bey konağını işitsel ve görsel bir yeniden inşa yoluyla düşünmeye ve –neden olmasın– hatırlatmaya yönelen sanatçı, soba boruları yordamıyla oluşturduğu yerleştirmelere eklediği işitsel uyaranlarla konağın hafızasını, Marc Auge’nin tabiriyle bir çeşit “mutlu hatırlama” edimine yönelerek yeniden yükleniyor.
Böyle bakıldığında Tarım’ın çalışması, zaten elli yıl öncesinin dünyasıyla kıyaslandığında çoktan eskimekte olan kömür ve odun ile ısınma yönteminin, İstanbul yangınları bağlamında devamlılığını kurarak günümüzde artık ıskartaya çıkmış bu teknolojilerin çevresel koşullarını imgesel düzeyde yeniden canlandırarak hafıza işçiliğine soyunuyor.

Ancak unutulmaması gerekir, hafıza türetmek de melankoliyle baş etmenin bir yöntemi. Böyle bakıldığında daha eski görünen bir teknolojinin yarattığı o sıcak ailevi toplumsallığa duyulan nostaljik hissi hatırlatan nüveleri eserde, yeniden işitsel olarak türetilen konak imgesinde bulmak işten bile değil. Saik, bir çeşit hafıza tamiri.
Her ne kadar konak mefhumu İstanbul’un geleneksel görüntüsüne gönderme yapıyor olsa da, endüstrileşme ile geleneksel dokudaki çözülmeler arasındaki dinamik çelişkilerin Türkiye’de yarattığı tarihsel seyir dolayısıyla bu imge aynı anda hem sıcak hem de melankolik bir his uyandırıyor. Konaklar emlak pazarında ticari nesneler olarak da yer alsa, artık sobayla ısınmıyor da olsa, eser ortadan kaybolan ve bir zamanlar barındırdığı toplumsallığın, geniş ailenin yasını tutuyor.
Geniş önlemler
Popüler kültürde mevzubahis hissi ve onu kesen siyaseti konu edinmek gerekirse, yardımımıza koşacak başat sanat müzik olsa gerek. Elbette pop müzik eserlerinin barındırdığı duyguyu incelerken sözlere başvurmak gerek. Eserlerin biçimsel yapısının bu duygunun içerilmesi ve yayılmasında nasıl bir rol oynadığı, başka bir yazının konusu.
Yine de tek tek şarkı sözlerini incelemektense, sözlerin endüstriyel döneme oranla nasıl bir değişimden geçtiğini üstünkörü bile olsa göstermek yeterli olacaktır. Post-endüstriyel melankoliyi tanımlayan şey endüstriyel çevre etrafında şekillenen toplumsallıkların çözülmesiyse, pop müzikte bu büyük ölçüde bireysel ve nedeni tam olarak kestirilemeyen bir üzüntü olarak ortaya çıkacaktır. Kayıp duygusuyla baş etmek için girilen yollar ve yapılan, genelde de sonrasında pişman olunan eylemler, geçici ilişkilenmeler bu toplumsallıkların ve bireylere biçtiği rollerin ikamesi olamayacaktır. Çiftli ve toplu danslar etrafında şekillenen, modaları, argosu ve felsefesiyle aynı anda sosyal bir fenomen de olan popüler müzik, yerini bireyin açmazlarının dramlaştırılmasına bırakır.
Siyasette ise bunun tezahürü, geçmiş askeri ve sınaî zaferlere duyulan özlem olsa gerek. Türkiye’de Tanıl Bora’nın post-post-kemalizm olarak teşhis ettiği olgu, sanıyorum bu “yapabiliriz” duygusuna duyulan ihtiyacı özetleyen, izahatı en kolay dışavurum. Avrupa’da da yaygın bir biçimde göçmen düşmanlığı üzerinden örgütlenen ve o “eski görkemli günlere” dönmenin özlemini çeken geniş yığınlar yok değil.
Bu şekilde bakıldığında, çağın sıkletten düşmüş insanlığı toparlayacak yeni kahramanlara değil, biraz soluklanmaya ihtiyacı olduğu aşikâr.
