Paul Nizan 1938’de Fesat’ı (fr. La conspiration) yazdığında, hâlihazırda faşist işgale karşı direnişi örgütleyen Halk Cephesinde başı çeken Fransız Komünist Partisi’nin eleştirilerinin hedefindeydi. 1940’ta Nasyonal Sosyalistlerin Fransa’yı işgali sırasında, henüz 35 yaşında cephede ölümüne değin kısa yaşamına sığacak pek çok eser bıraktı. Ancak Diyalektik Materyalizm’in yazarı Henri Lefebvre, savaş sonrasında Parti ile kurduğu ilişkiyi ihanet üzerinden okuyacak ve pek çoğunun alkış tuttuğu türden bir karalamaya girişecekti. Nizan’a ve edebiyatına hak ettiği itibarı, tartışmalı karakterini de akılda tutarak iade eden Jean-Paul Sartre oldu.
Sartre’a kalırsa, yakından tanıdığı Nizan’ın Interrallié ödüllü romanı Fesat’ında Marx’ta ekonomik kavramların fenomenolojisine benzer, “gençliğin, toplumsal ve tarihsel verilerden kalkarak yapılmış bir saptaması ve betimlemesi vardır ki, o da bir fenomenolojidir”. Nizan’ın bu son eserinde Sartre’ın altını çizdiği şey, esasen gençlik fenomeninin de kalan her şey gibi tarihsel ve toplumsal bileşenler içerisinde kendine özgü bir görüngü elde ettiğidir. Bir diğer romanı Aden Arabistan’dan kalan ve 1968 kuşağının protestocularına da ilham olmuş, meydanlarda yankılanmış o meşhur cümleyi anmakta bir beis yok öyleyse; “Kimse bize yirmili yaşlarınızın hayatınızın en güzel yılları olduğunu söylemesin”.
Bir ikiye bölünüyor
Genç tin olarak başlıkta geçen tamlama, teen spirit için uygun düştüğünü düşündüğüm bir çeviri. Hem bu bağlama uygun hem de felsefi bir soruşturmaya cevaz verecek nitelikte.
Üniversite yıllarında bir araya gelmiş devrimci bir gençlik örgütüne odaklanan roman, kendi sosyoloji ve sınıfsal arka planlarını devrimcileştikleri süreçte geride bırakan gençlerin sonradan nasıl farklı rotalara girdiklerini, bu sürecin nasıl yer yer başladıkları noktaya geri dönmeleriyle sonuçlandığını anlatıyor. Ancak daha da önemlisi, gençliğin kendi açmazları, statükoyla girdiği çatışma süresince nasıl kazanımlar elde ettiği ve nelere yenik düştüğü üzerine bir çeşit tez barındırıyor. Yaşamın ölüm bilgisiyle iki yana düştüğü gibi, bir insan ferdinin hayatının da sistemin bilgisiyle ikiye bölündüğünü söyleyebiliriz: teslim olmak ya da olmamak, geride kalmak ya da bayrak yarışının bir parçası olmak…
1844 El Yazmaları nasıl ki 1848 devrimleriyle kırılmaya uğrayan Marx’ın hayatının erken, gençlik döneminin bir ürünüyse, olgun ve “sakallı” Marx’ın eserleri nasıl dünyaya başka bir zaviyeden bakıyorsa, devrimci yaşanmış bir ömrün hayatı göğüsleme biçimi de benzer bir bölünme yaşar: Geride bırakılmış gençliğin, bir gençleşme süreci olarak bireyin yaşamının önünde uzanması olarak.
Beklediği muzaffer devrimi bulamadığında hayal kırıklığına uğrayan ve sistemin sunduğu ayartılara iştah kabartan, konu bir şeyleri yönetmekse örgütü, ülkeyi, şirketi yönetmek fark etmez diyenler için durum bu değildir tabii. Merkez medyanın patronlarından burjuva 68’lilere, Putin’den Şi Çinping’e değişimi sermayenin kanunlarına ve işleyişine tabi kılarak yedekleyenler, bugün dünyada iktidara en çok bel bağlayan karşı-devrimci oligarşi, tam da mevzubahis hayal kırıklığıyla gelmekte olan 21. yüzyıl devrimlerine gölge düşürüyor. Oysa genç tin şurada veya burada bel vermeye, tarihsel sınıf kendi silahlarını felsefede buluncaya dek devam ediyor.
Komplocular
Walter Benjamin’in “Charles Baudelaire: Kapitalizmin Yükseliş Çağında Bir Lirik Şair” başlıklı makalesine Marx’tan bir alıntıyla başlaması boşuna değil.
İşçi sınıfı içersinde komplocuların geliştirilmesiyle birlikte, işbölümüne gitme gereksinimi doğdu; üyeler, fırsat düştükçe komploculuk yapanlar, yani conspirateurs d’occasion ve meslekleri komploculuk yapmak olanlar üzere ikiye ayrıldılar. Birinciler, komploculuğu yalnızca öteki işlerinin yanı sıra yürüten, toplantılara gelmekle yetinen ve şefin buyruğu üzerine toplantı alanına gitmeye hazır olanlardı; ikinciler ise tüm çalışmalarını komploya adamış ve komployla yaşayan işçilerdi… Yaşamdaki konumu, bu sınıfın karakterini daha en baştan belirler… Bu sınıftan olanların hep sallantıda, aslında çalışmalardan çok, rastlantılara bağımlı varlıkları, tek durak yerlerini şarap satanların, içki evlerinin –yani komplocuların randevu evi sayılan içki evlerinin- oluşturduğu doludizgin yaşamları, her türden ne idüğü belirsiz kişilerle kurdukları ilişkiler, onları Paris’te la Bohemé diye adlandırılan çevreye sokar.[i]
Bu romandan bir pasaj hissi bırakan alıntıdan sonra, Benjamin bohemin III. Napolyon döneminde yükselişi çerçevesinde Baudelaire’in edebi bir figür olarak ortaya çıktığı koşulların politik ve sosyal bir analizine girişir. Ancak asıl ilginç olan işbu déclassé, sınıfından ayrı düşmüş kalabalığın nelere kadir olduğunu aktarması olsa gerek. Gerçekten de dönemin İngiliz prensi Albert mektuplaşmalarında III. Napolyon’u bu ipsiz sapsız kesimin başını çeken sanatçıların sosyal olarak kaygan konumlarına karşı uyarmış, ileride başına iş açacaklarını söylemiştir.
Bohemi çekelim, yerine rocker, hippi, punk koyalım. Sonuç çok az değişiyor. Genç tinin kendisine sistemin çatlaklarında yer açma gayreti 20. yüzyıl boyunca da sürüyor. Albert’in sanatçıları disipline etme ve endüstrinin çıkarlarıyla uyumlu hale getirme tavsiyesi ise tartışmalı.
İster dinsel bağnazlığa koşut gerilemeye, ister 1848 ayaklanmasına yakınlık duysun, bu yakınlığın dile getiriliş biçimi havada, temeli zayıf kalır. Baudelaire’in Şubat günlerinde sergilediği görünüş –Paris caddelerinden birinin köşesinde: “Kahrolsun General Aupick!” diyerek elindeki tüfeği sallaması[ii]– bir kanıt niteliğindedir. Flaubert’in “politikada anladığım tek şey, ayaklanmadır” sözü, gerektiğinde Baudelaire’in de benimseyebileceği bir sözdür. O zaman bu, Baudelaire’in Belçika üzerine tasarılarına ilişkin bir notun son bölümündeki şu satırlarla bir koşutluk oluştururdu: “‘Yaşasın devrim!’, diyorum; tıpkı ‘Yaşasın yıkım! Yaşasın kefaret! Yaşasın yola getirme! Yaşasın ölüm!’ diyebileceğim gibi! Mutluluğumun tek koşulu, kendimi kurban etmek değil; celladın rolünü üstlenmek de bana ters düşmezdi –böylece devrimi iki yönüyle birden duyumsardım! Frengi nasıl iliğimize kemiğimize işlemişse, cumhuriyet ruhu da hepimizin kanında; hepimiz demokrasi mikrobu kapmış, frengili kişileriz.”[iii]
Baudelaire’i komplocular sınıfının bir parçası olarak gören Benjamin’den bu pasajı, 1930’da geçen Fesat’tan Régnier’in sözleriyle eşleştirmekte beis görmüyorum. Böylece aradan geçen 80 yıl içerisinde, tindeki süreklilik ve farklılaşmayı görebiliriz.
Sosyalistlerle birlikte yaşayamam. Sosyalistler toplanırlar, politikadan, seçimlerden konuşurlar, hepsi bu kadar. Bunlar, onların solunumlarını, özel hayatlarını, kişisel bağlılıklarını, ölüm ve geleceğe ilişkin düşüncelerini düzenlemez. Vatandaştır onlar, insan değildirler. İster beceriksizce olsun, ister el yordamıyla, ister düşe kalka olsun, bir komünistin eksiksiz bir insan, tam bir insan olma tutkusu vardır…[iv]
Her halükârda genç tin, insan ruhunu kat eden, onda yuvalanan ve yeri geldiğinde sürükleyen bir görüngü olarak varlığını sürdürüyor. Kimbilir, belki de gerçekten The Byrds’ün ifade ettiği gibi “dünkünden daha genciz” çünkü “genç olmak zaman alır” ve belli bir açıdan tarih, Sartre’ın ifadesindeki gibi genç tinin bu ziyaretlerinin bir şeceresidir.
[i] Karl Marx ve Friedrich Engels: Adolphe Chenu, Les Conspirateurs, Paris, 1850. Alıntı: Die Neue Zeit 4 (1886). Pasajlar içerisinde, aktaran Walter Benjamin, YKY, 1993, çev: Ahmet Cemal.
[ii] General Aupick, Baudelaire’in üvey babasıdır.
[iii] Pasajlar, sf 110.
[iv] Fesat, Paul Nizan, Yordam Yayınları, çev: Özdemir İnce, sf. 168.
