öyle ki, sabah uyandığından bu yana bile aynı beden içerisinde aynı kalamayan zihnim ve ben, değişimin hızına kızgın, hatta küskün hissederek güne başlıyorum. ubahn’a binip eberswalder‘deki zeit für brot’a gidip cinnamon roll yemeye doğru yola çıkıyorum. belki onun tadı aynıdır ümidini taşıyorum içimde. kimbilir, onun tadını aynı bulabilirsem, yarın bursa‘daki tağnı pidenin tadını da aynı bulabileceğime dair bi’ inanca sahip olmak istiyorum belki de.
yol boyunca her nasılsa başımı telefonumdan kaldırmayı akıl edebiliyorum ve durakların isimlerinin değiştiğini fark ediyorum. aslında emin de olamıyorum, ama hafızam beni daha fazla yanıltsın istemiyorum. ezberlediğim bir yere, google maps‘e bakmadan gidebilmenin hazzını taşıyorum. pek sık yaşanmıyor bu durum en nihayetinde.
hem üstümü başımı hem de telefon ekranlarımı yukarı çekiştirmekten ne kadar sıkıldığımı fark ediyorum. sonra kafamı çevirdiğimde durağa gelmiş olduğumu görüyorum. bi’ adam çığlık atıyor yanımda, bakmıyorum. yine de bağırıp çağırırken onaylanmayı beklemiyor oluşuna özeniyorum.
sonrasında fırına ulaşıp kasaya doğru ilerliyorum ve yarısı ingilizce – yarısı almanca olacak şekilde tarçınlı roll siparişi veriyorum. cinnamon roll’un almancasını öğrensem de sürekli unutuyorum. yine unuttuğumu hatırlayıp hafızam adına üzülmek istemiyorum.
fırında oturan herkesin masasına tek tek uğrayarak soruyorum. cinnamon roll yemek istemeyenlere, beraberimde götürdüğüm limonlu cheesecake ya da hafızamdaki tağnı pidemden ikram etmek istiyorum. çünkü yıllardır onların tarifini bi’ defterin sayfalarında saklıyorum. inanmazsınız belki, ama onları hiç unutmuyorum. belki de icloud hafızam hep dolu olduğu için artık deftere not ederek yaşamam gerektiğini düşünüyorum.
icloudsuzlara ve hatıraların tadını kendi yolunda arayanlara bolca sevgi sunuyor, abdal fırındaki tağnı pidenin tadı gerçekten hâlâ aynı mı merak ediyor, yorumlarınızı bekliyorum!
