İllüstrasyon: Lucie Thérèse Visé

Nesim Bitikti

20 Temmuz 2026
3 dakika

Nesim telaşlıydı. Daha doğrusu bitikti. Evet, bitkin değil bitikti. Eve dönüş yolunda kendini bu sıfatla nitelendirmeyi tercih ederdi. Ofisinden, masasından bıkmıştı. Dosyaları dizmekten, her şeyi kategorize etmekten, matematikten –ondan üniversiteden beri hazzetmiyordu zaten– ve her şeye somut bir değer biçmekten yorulmuştu. Otobüste çantasını taşırken sırtında biriken terin yarattığı hararet, bu etkiyi daha da artırmıştı. Biraz olsun rahatlayabilmek, bir an önce eve gidip kendini koltuğuna atmak ve bitki çayından birkaç yudum alabilmek istiyordu.

Yarın çalışmak istemiyordu. Öylece oturmak, yalnızca durmak istiyordu. Belki biraz kitap okumak, sonra da müzik dinlemek… Aslında bu hobilerini hafta sonlarında veya bayram tatillerinde de yapabilirdi ama yapmıyordu. Nedenini kendisi de bilmiyordu. Tek başına yaşamaya başlamadan önce sevdiği şeylere vakit ayırabileceği için sevinçliydi aslında. Fakat bu firmada işe girdiği günden beri kendi zevklerine vakit ayıramıyordu. Kesinlikle okurum diye bu daireye ilk taşındığında aldığı rafın en önünde yatay şekilde duran kitaplarının üzerinde bile tozlar birikmiş, Dostoyevski’nin yüzü görünmez hâle gelmişti.

“Yazmayı bırakalı çok oldu,” diye düşündü.

Aklına lise ve üniversite yıllarında yazdığı yazılar geldi. Bazılarını yalnızca kendisi için yazıyor, en yakınlarına dahi göstermiyordu. Hayatta zorlandığında, kendisinin bile anlayamadığı saklı noktalarını kaleme dökerse rahatlayacağını umuyordu. Şimdi o yazıların nerede olabileceğini düşündü.

Dairesine girmek üzere merdivenleri çıkarken daha da terledi ve aksileşti. Kafası zonkluyordu. Ne yapmak istediğini düşündü, bulamadı. Tek bildiği, bu hâlde olmayı istememesiydi. Kötü bir hayatı olduğunu düşünmüyordu ama güzel bir hayatının olmadığını da biliyordu. Lisedeyken hayalini kurduğu geleceğin peşini ne zaman bıraktığını düşündü. Hatırlayamadı.

Eve girdiğinde kendini koltuğa attı. Fakat beyaz gömleği ve pantolonuyla oturamazdı. Üfleye püfleye yerinden kalktı. Ağır adımlarla koridorda yürürken ayak serçe parmağını masanın ayağına çarptı. Kısa süre nefesi kesildi, havaya birkaç küfür savurdu. Sonra rahat bir şeyler giydi ve koltuğuna doğru yürüdü.

Yarım saat kadar öylece kaldı Nesim. Hiçbir şey düşünmeden, yalnızca nefes alarak… Eskiden, hayatının herhangi bir ânını düşünmeden geçiren bir insanın nasıl da budala olduğunu düşünürdü. Sonra kendi hâli aklına gelince güldü. Eski hâli burada olsaydı ve gelecekteki hâlinin düşünemediğini görseydi nasıl bir tepki verirdi diye düşledi.

Terin yapışkan etkisi ve sıcaklık geçince bir anda “Yazmalıyım,” diye düşündü. Evet evet, hem de hemen, hiç beklemeden yazmalıydı. “Tam şu anda kalkmalıyım yerimden. Kıpırdamalıyım! Çay yapayım… Hayır! Ya bu isteğimi yeniden kaybedersem? Gidip oturuyorum şimdi. Kalemim nerede?”

Oturdu ve yazmaya başladı. Kâğıdında gördüğü ilk cümle şuydu:

“Anda kalabilmeyi başaramıyoruz.”

Beğenmedi. Kendini çok tekdüze buldu. Utandı. Laf olsun diye konuşan gösteriş budalalarına benzetti kendini. Eskiden sürekli tek taraflı bir kavga hâlinde olduğu, kendi deyimiyle “gerçek insanları” görmesine engel olan budalalara… Sinirlendi.

Hayatta şartların kurbanıyız. Özgür iradeden yoksunuz. Önümüze ne çıkarsa ve nasıl büyütülürsek, o ölçüde yaşamaya mahkûmuz.

Buna benzer şeyler geçirdi kafasından. Çok geçmeden bu düşünceyi bir başkası takip etti:

“Saçma sapan konuşma, Nesim. Kime ne yazarlığı taslıyorsun sen?”

Dünyada farklı düşünenler birbirlerini çeker düşüncesine tutundu. Ondan da vazgeçti.

Eskiden nasıl yapıyordu bu işi?

Kâğıtları yırttı ve yatmaya gitti.

Sabah uyandığında ışıkları açık unuttuğunu fark etti.

Masanın altında yırtılmış kâğıt parçaları vardı. Faraşla toplayıp çöpe attı.

Author

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin