Bayağı düşünceler içinde savrulup duruyorum. Toplumun içinde olmakla satırların arasında var olmak gibi uzlaşmaz iki dünyanın yurttaşı gibiyim. Birbirini anlayamayacak farklı dillere hakimim. Bu durum içinde bulunduğum her ne ise daha da tanımlanamaz bir biçimde ortaya çıkmasıyla son buluyor. Tanımlanamamak kendi başına kategorik olarak yeterliyken yaşadıklarımı sözcüklerle ifade etmemin imkânsızlığını görünür kılmak için daha da tanımlanamaz ifadesinin bile yetersizliğinin altına sığınmış haldeyim.
İnsanların düşündüklerinin içinde titizlikle kazıyıp görünür kılınması gereken kuramlar olabilir. Toplum için, toplum adına, insanın daha tam anlamıyla insan olabilmesi için kafa patlatan her kim ise insanın içindeki bayağılıklara da katlanma cesaretini göstermek zorundadır.
Yaşadığım dönemde polemik yapacak derinlikte birini bulmakta zorlanıyorum. Düşüncesinin ağırlığı içinde kütüphanemde dirseklerim çürüyene, gözlerim kan çanağına dönene kadar eleştiriler yazabileceğim dişli bir düşünür yok. Marx’ı eleştiriyorum, Heidegger’in düşüncelerini korkakça buluyorum, Sartre’ın ukala bir Paris burjuvazisi edasıyla kaleme aldığı fikirlerine tahammül edemiyorum, Husserl’in “üçüncü yol”unu pek iddialı buluyorum. Freire’nin böylesi bir yüce gönüllülüğe sahip olması okurken bile benim düştüğüm tuzağın benzerine kapılıp gittiğini görmeme yetiyor. Anlıyorum, halkla birlikte olmak, onların seni anlamasını sağlamak için çaba göstermek olağanüstü bir dirayeti gerektiriyor.
Sosyal medya çağında düşünce üretmenin laneti üzerimde. Freire yüz yüze gerçekleştirdiği sohbetlerinden ya da aldığı mektuplardan ve telefonlardan bahsederken daha gerçek ve kararlılıkla ortaya konulmuş hakikatle yüzleşiyordu. Kapital’i yazarken evine her gün yüzlerce mektup yığılsaydı, Marx’ın fikirlerini ne yönde inşa edeceğini merak etmeden duramıyorum.
Sosyal medya çağında düşünce üretmenin laneti üzerimde. Günler peşi sıra giderken yüzlerce düşüncenin ve üstelik bu alanda hiçbir ön çalışması olmayan öznelerin ezberlenmiş kalıplarını okumak Marx’ın, Lenin’in –kendi cephelerindeki insanları bile fikirsel düzlemde birer paçavraya çeviren bu keskin zihinlerin– düşünce akışını ve sabrını nasıl etkilerdi şahit olmak isterdim.
Nasıl yaşadığım ve nasıl bu kadar çok yazdığımla ilgili bir yazı kaleme almam istendi. Tüm dürüstlüğümle dile getirmeliyim ki, bu magazinsel teklifi üzerimde emeği olan bir dostumdan almamış olsam, ağza alınmayacak sövgülerle –ama yine de toplumun önünde bir sorumluluğa sahip olduğunun bilincinde bir kibarlıkla– reddederdim.
“Hayatını nasıl yaşıyorsun?” sorusu, öncelikle “Hayatımı ben mi yaşıyorum?” ile başlatılmalıdır. Öyle ki, neoliberalizmin düşüncelerimin gırtlağına bastığı bu karaltının içinde ancak alev alev yanan bir yürek parıldayabilir. Ancak yanmaktan başka çaremin olmaması yine benim elimde olan bir durum değildir. Karanlığı yarıp karnından bir umut çıkarmak için kullanılacak tüm aletlerine el konulmuş bir çaresizliğin içinde umarsızca sağa sola savrulan ateşböceklerinin meşale olabilmesi için gayret göstermek gerekir. Sinekler ise ateşin ışığından ve sıcaklığından etkilenmekten iradelerini alıkoyamayacaklardır. Ancak ateşin görevi yanarken karaltıyı aydınlığa kavuşturmak ve kutupların soğukluğuna bir sığınak olmaktır.
Nazım’ın şiirindeki yanma romantizminin bu sebeple yetersiz olduğu iddia edilebilir. Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa… Yanlış mı? Pek sanmam, ancak eksik olduğu açıktır bu cümlelerin! Örneğin Spartaküs’ün neden devrimci olmadığını ortaya koyarken, onun sistemi değiştirmek gibi bir niyeti olmadığı, olsaydı bile sistemli, titizlikle işlenmiş, programa dayalı olmayan bir hareketin devrimci değil, olsa olsa isyancı olabileceği söylenebilir. Nazım’ın sistemi değiştirmek için, karanlıkları aydınlığa çıkarmak niyetiyle yanmanın gerekliliğini vurgulayışında aynı sistemsizliği görmek mümkündür. Belki de şiiri yeniden yazmak gerekir: Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak, ve yangınımızı sistematik biçimde örgütlemezsek, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?
Nasıl yaşıyorsun diye soruluyor bana. İşte tam olarak bu şekilde!
Bir Antik Yunan polisi yurttaşı gibi idmanın ve müziğin erdem olduğu fikrine sıkı sıkıya tutunarak yaşıyorum. Bedenin tumturaklı görünüşünün arkasında yatan köpek dişlerini iyice sivriltmiş düşüncelerle yaşıyorum. Hayatımın neredeyse tamamını bedenimi daha iyi tanıyabileceğim antrenmanlarla geçirdim. Zihinsel ve bedensel açlığımı doyurmakta her zaman zorlandım. Gözlemlerimi özenle yaptım ve doğru olduğuna inandığım gerçeklerin arkasında durmaktan çekinmedim. Hiçbir dini görüşe cephe almadım. İnsanların ruhani ihtiyaçlarını gidermeleri için çeşitli yöntemlere başvurduklarının farkındayım. İbadet eden ve haksızlığa karşı duran kimlerse, inançlarını samimi biçimde gerçekleştirdiklerinde onları teşvik etmekten başka bir niyetim olmadı. Ancak dini duyguların insanlarda yarattığı yoksunluğun sömürülmesine karşı durmayı da kendime görev bilirim. İnananları korkuyla, maddi çıkarlarla, ya da politik sonuçlara ulaşmanın bir aracı gibi gören indirgeyici, tahakküm kuran, yıkıcı hareketlere karşı dururum.
Hoşlandığım kadınlarla ilişkilenme biçimlerim daha korkak bir hâle sürüklendi. Bilincin toplumsal olduğunu düşünüyor, taktiksel manevralar tarihsel süreçler içerisinde nasıl değişikliğe uğramışsa duygusal ilişkilerin de insandan insana, bağlamdan bağlama yeniden özenle ele alınması gerektiğine inanıyorum. Genellemeler yapmaktan kaçınıyorum. İnsanlar bazı hataları ya da norm haline getirdiği davranışları ortak bir örüntü üzerinde gerçekleştiriyor olabilir. Ancak bu herkesi benzer biçimde değerlendirmem gerektiği anlamına gelmez. Eylemi yapan insan farklıysa, eylemin gerçekleştiği zaman, mekân ve bağlam farklıysa, her zaman yeniden değerlendirmeye alınmayı hak etmektedir. Aksini düşünmek entelektüel tembelliktir. Etrafımız entelektüel tembellerle doludur. Onlardan kurtulmanın bir yolu vardır ancak: Eğitim. Ancak kurumsallaşmış eğitim bu entelektüel tembelleri, felsefi zombileri bizzat kendi yaratmaktadır. Kadınlara bir özellik atfedip kendini gerçekleştirmesi için her türlü bayağılığa başvurulan bir kehanetin ürününü kabul etmek bizim tarihsel duruşumuza yakışmaz. Hoşlandığı biriyle kahve içmeye giderek onunla tanışmak, duygusal yoğunluk ve bağlanma ihtiyacını gidermek için, yeni bir angajmana açılmak için maddi koşulların iki tarafı da kıskaca aldığı sistemsel bir sorunu göz ardı etmenin de entelektüel tembellikten öte, politik bir korkaklık olduğunu düşünüyorum. Genç nesillerin çocuk yapmaktan, evlenmekten öte beğendikleri biriyle tanışmaları bile başlı başına ekonomik kriz anlarını doğuracaksa, bunu dile getirmeyi reddetmek ya ahmaklık ya da korkaklıktır.
Doğuştan gelen hiçbir özelliğimle övünmek gibi bir âdetim yoktur. Onlar bana ait değil, bana dışsal olarak verilmiştir. Bilincimin toplumsal olduğu, kültürle kurduğu angajmana bağlı olarak oluştuğunu kabul edersem, beni ben yapan temel özellikler olduğunu bilir ancak dünya ile gireceğim angajman uyarınca kesintisiz biçimde değişeceğinin de farkında olurum. Doğuştan gelen erkeklik, Türklük gibi özellikleriyle övünmekten başka bir şey yapmayan, asalak bir parazit gibi görünen insanlarla nasıl tartışacağımı bilemiyorum. Tarih hakkında konuşmaktan başka bir faydası olmayan, yüzlerce yıl önce kazanılmış başarıları kendilerine mal eden, ancak her türlü kötülükten de ben o devirde yaşamıyordum şeklinde korkak söylemlerle alçakça sıyrılmayı marifet sayan ikiyüzlülerden de kendimi korumaya gayret ediyorum.
Fransız Devrimi boyunca ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler sözünden etkilenen bir fırıncı kendini halka karşı borçlu hissetmiştir. Fırıncı bu söylem üzerine kendini amansız bir ruhsal bunalımın içinde bulmuş ve devrimcilere yoldaş olmayı kafasına koymuştur. Bu kişinin ismi Jean-Pierre’dir. Jean-Pierre, Champs-Elysées’deki fırınını açmayı aklının ucundan bile geçirmemiştir. Öyle ki, aristokrasinin göbeği, ayaktakımından birkaç kişinin bedeninden daha büyük hâle gelmiştir, bu duruma karşı duyarsız kalmak da toplumsal bir sorumluluğu reddetmek anlamına gelmektedir. Jean-Pierre devrimcilerle birlikte Concorde Meydanı’nda kurulan giyotinlerde infaz edilenleri keyifle seyretmektedir. Ancak çıkan bir çatışmada üzerlerine açılan yaylım ateşinden etkilenerek ağır yaralanmış ve hayatını kaybetmiştir. Biz Robespierre hakkında konuşurken Jean-Pierre devrime canını vermiştir.
Bu hikâyeyi bilmediğinize eminim. Ancak tarihteki olayları bilmiyor oluşunuz bu olayların gerçekleşmediği anlamına gelmez. Yukarıda anlattığım hikâye ise biraz farklı. Hikâyenin bir yerden tanıdık olmasına aldanmayınız, bu hikâyeyi ben uydurdum! İnsanları sahte hikâyelerle kandırmak ve mistifiye edilmiş kahramanlarla uyutmak bu kadar kolaydır işte.
İşte benim her gün yaşadığım tam olarak budur. Marx’ın evine böyle hikâyelerden elde edilmiş uydurma çıkarımlara dayanan yüzlerce mektup geldiğini düşünün. Tarihin seyrini mutlak biçimde etkileyecek sonuçların peyda olması işten bile değildir.
İnsanı doğanın içinde sürü halinde yaşan bir topluluk olarak görüyorum. Doğayla sürekli ve dolayımsız bir bağ içinde olduğunu bilerek yaşıyorum. Güneşin tam da gecenin en karanlık anlarının uzayıp gittiği, gecenin asla bitmeyecekmiş gibi görünen ağırlığını en yoğun hissettirdiği anda doğduğunu bilerek yaşıyorum. Güneşin en tepede ışıldarken, insanların ondan kaçıp gölgelere sığındığı anda batmaya hazırlandığını bilerek yaşıyorum. Böylece umut doluyum. Zira biliyorum ki, en karanlık anlarda güneş doğacaktır. Dünyanın döndüğünü, güneşin bir insan ömrüne kıyasla sonsuz bir döngü içinde olduğunu bilerek yaşıyorum. Ancak tek bir farkla: Evrenin hareketini sağlayan kuvvetler onun kendiliğinden dönmediğini bize nasıl gösteriyorsa, güneşi bir ebe gibi doğurmak için insanlığın üzerinde hayati bir görev olduğunun farkındayım. Radikal bir umutla doluyum! Dışarıdan bakanların budalalık sandığı gerçekçiliğin somut tahlili var avuçlarımın içinde. Sımsıkı tutunuyorum oraya ve yaşamak için, güneşi bir gün daha doğurmak için çabalamaya devam ediyorum. Birbirine yapışmak üzere olan ağırlaşmış göz kapaklarımı ayrı tutmak için uykusuz gecelerde kan sıçrıyor beynime. Uyumayı reddediyor ve uykusuzluğun tüm bitkinliğini hissediyorum boynumda. Gecenin karanlığında bu yolu yürürken, korkularımla baş başa kalmış olsam bile, size kendi satırlarımla veda etmek istiyorum: “Ve kim ki uyumaya karar verirse, hepinize iyi geceler.”
