Nisan 2027'de yayımlanacak The House on the Bosphorus'un kapağı. Görsel: Penguin Random House.

Bize emanet edilen romanların her bakımdan yetersiz bir anlayış tarafından çevrilip yayımlanmasına şiddetle karşı çıkış yazısı

Adı Aşk-ı Memnu olan bir romanın The House on the Bosphorus ismiyle yayımlanmasına karar verilirken nasıl oldu da tek bir kişi bile, özgün isme nazaran bu ismin sıkıcılığı karşısında infilak etmeden bu süreç atlatılabildi?
31 Temmuz 2026
8 dakika

Halid Ziya Uşaklıgil’in 1901’de yayımlanan romanı Aşk-ı Memnu, Penguin Classics etiketi, Dougles Scott Brookes çevirisi, Merve Emre önsözü ve The House on the Bosphorus [Boğazdaki Ev] ismiyle Nisan 2027’de İngilizcede yayımlanacak.

Baştan söyleyeyim, niyetim yeni şeyler söyleme iddiasıyla dört başı mamur bir teorik tartışma yürütmek değil; sadece ve sadece mevzubahis olayın bende içgüdüsel, hatta içtepisel bir refleks, neredeyse bir tik gibi, Tourette sendromlu bir insanın hâkim olamayıp savurduğu bir küfür gibi uyandırdığı duygu ve düşünceleri asgari otosansürle paylaşmak istiyorum.

Sorulması gereken ilk soru şu: Klasik, modern veya çağdaş, bütün dönemleriyle ve iyisiyle kötüsüyle Türk edebiyatı, neden bir türlü dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir insan grubunca yazılıp okunan, lalettayin bir edebiyatmışçasına İngilizceye çevrilip yayımlanamıyor? Bu soru, İngilizceye çevrilip yayımlanan çoğu dil ve edebiyat için sorulabilir pekâlâ.

İkincisi de şu ve kesinlikle retorik bir soru değil: Adı Aşk-ı Memnu, yani çevirisi akla ilk gelen haliyle Forbidden Love olan bir romanın The House on the Bosphorus ismiyle yayımlanmasına karar verilirken (bir grup insanın kendi iradeleriyle bir araya gelip çeşitli tartışmalardan sonra bu isimde mutabık kaldığını varsayıyorum) nasıl oldu da tek bir kişi bile, özgün isme nazaran bu ismin sıkıcılığı karşısında infilak etmeden bu süreç atlatılabildi?

Sırf ismin sıkıcılığı yüzünden meseleyi satış, ilgi uyandırma kaygısına bağlayıp mesele etmeyenlere katiyen hak veremiyorum. Yanlış anlaşılmasın, çeviri bir eser, çevrildiği dilde daha ilgi uyandırıcı olması için farklı bir isimle yayımlanabilir tabii ki; AMA daha ilgi uyandırıcı bir isimle yayımlanması şartıyla.[i] Eğer İngilizler Boğazdaki Ev (ulan, Boğazdaki Yalı bile değil be) ismini daha ilgi uyandırıcı buluyorlarsa da… Üzgünüm İngilizler, atalarınız Habsburg’la zannettiğinizden daha fazla boğazdaki ev yaşamış demektir.[ii]

Şakayı kaka yapmadan devam edelim. Bir kere bu kitap filanca yayınevi tarafından değil, Penguin Classics markasıyla, o markayı ve logosunu görmeseniz bile o markadan başka hiçbir şeyi hatırlatmayan bir kapak şablonuyla yayımlanıyor. Dolayısıyla, “Forbidden Love kulağa biraz ucuz geliyor olabilir,” türünden gerekçelendirmeler hızla ofsayta düşüyor.[iii] Demem o ki Penguin Classics markası ve onunla özdeşleşmiş kapak şablonu öyle bir şey ki, oradan çıkan kitabın adı kulağa ne kadar ucuz gelirse gelsin o ucuzluğu soğurma kudretine sahip.[iv] Ayrıca, Penguin Classics’in ortalama okur profilinin, HALİD ZİYA UŞAKLIGİL[v] ismini görüp okumaya çalışırken kıvranmaya başladığında, bu ismin en azından İngiltere’nin daha doğusundan ya da Doğu’da bir yerlerden bir isim olduğunu, bir şey bilmeleri de gerekmeksizin, sırf o kıvranmanın etkisiyle çakozlayacak kadar dünyanın merkezinde hissettiğini varsayıyorum.

Konuyla alakalı, bizzat yaşadığım bir olayı anlatayım. Geçenlerde Londra’nın en lüks muhitlerinden birinde butik, “bağımsız”[vi] bir kitapçıya uğradım. “Çeviri edebiyat” ile “İngilizcede edebiyat” (Türkçeye çevirisi kulağı fena tırmalıyor, mazur görün) bölümleri tamamen ayrılmış bir kitapçıydı üstelik. Çeviri edebiyat bölümündeki bir rafta, Peyami Safa’nın başyapıtı Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun çevirisini gördüm. (Daha fazla ilgi uyandırması için The Hospital in Haydarpasha ismiyle yayımlanmamıştı, kapak tasarımında da Boğaz, vapur, cami ya da fesli adam türünden imleçler yoktu.) Üstelik başka bir klasikle, İspanyolcada yazılmış en önemli romanlardan biri olan, Juan Rulfo’nun Pedro Páramo’suyla yan yanaydı. Tabii ki yazar isimlerinin ilk harflerinin alfabedeki ardışıklığının da etkisi vardı, ama bu kadarı tamamen tesadüf eseri olamazdı; içimden “Herhalde,” dedim, “bu kitapçı gerçek bir edebî ve estetik zevke sahip, işini ciddiyetle yapan biri.” Şaşkınlığımı ve filizlenmekte olan beğenimi gizleme gereği duymadan, biraz sonra ortaklardan biri olduğunu öğreneceğim beyefendiye laf attım, bu kitabı okudunuz mu, diye. Yaklaşıp kitaba baktı, hayır dedi. Yeni bir şey söylemiyor olduğumdan emin ve bıkkın bir şekilde, bu kitabın bir Türk klasiği olduğunu söyledim. (Arka kapağın hemen üstünde kapkara harflerle yazıyordu üstelik, A Turkish classic with over twenty million copies sold diye. En azından burada, arka kapakta, yani kitabın arkasında, “ilgi uyandırması için” biraz çaba sarf edilmişti. Bir kitapçı için, üstelik “çeviri edebiyat” ile “İngilizcede edebiyat” bölümlerini birbirinden tamamen ayıracak kadar çeviri edebiyata meraklı gözüken “bağımsız” bir kitapçı için bu bilginin yeni bir bilgi olmadığından neredeyse emin ve bıkkındım. Sonuçta o kitabı dükkânındaki rafa satılsın ve okunsun diye koymuştu. Gelin görün ki bu beyefendinin, alınıp okunması için rafa koyduklarını düşündüğüm bu kitabın hem önüne hem arkasına çoktan bakmış olduğunu farz edecek kadar salakmışım.) Evet, bu kitabın bir Türk klasiği olduğunu söyledim, şaşkınlığımı saklama gereği duymadan. Beyefendi de benzer şaşkınlıkla, aa öyle mi, bilmiyordum, dedi. Ben hâlen şaşırmaya devam ederek, aklıselime davet edercesine, bakın arka kapağında yazıyor, dedim. Eline aldı, baktı (o an okudu mu ondan da emin değilim), ve dedi ki: Bakmamışım. Görmemişim bile değil, bakmamışım.

Peki, bu İngilizler nereye bakıyorlar? Ebelerinin örekesine olsa gerek.

Peki, bu İngilizleri, olduğu haliyle bakmayı bile bilmedikleri spesifik bir noktaya nasıl baktırırsınız? Dünyanın herhangi bir yerinde, diğer bütün yerlerinde olduğu gibi, herhangi bir insan grubunca yazılıp okunan, lalettayin bir edebiyata mesela?

Görünen o ki Penguin Classics ve benzerleri gibi sıkıcılaşarak.


[i] Türkçede de bunun çok fazla örneği var, mesela Şeker Portakalı. Ne kadar muhteşem bir buluş üstelik.

[ii] Belirtmeden geçmeyeyim, kitabın özgün ismine ve İngilizce karşılığına internet sitesindeki tanıtım yazısında yer vermişler, belki arka kapak yazısına da koyarlar. Fakat, yine sırf daha fazla ilgi uyandırması için olsa gerek, kısacık tanıtım yazısında facia niteliğinde bazı hatalı veya eksik bilgiler de mevcut: 1) Adnan Ziyagil için iki kere “yakışıklı” sıfatı kullanılmış; romanda öne çıkan on özelliğinden biri bile yakışıklılığı değil. Dizisi bile romana sadık kalıp yakışıklılıkla pek az alakası olan aktörlerden birini role uygun görmüştü. 2) Adnan Ziyagil’in İstanbul Boğazı’ndaki en büyük SARAYDA yaşadığı bilgisi verilmiş; sağolsunlar bu vesileyle Adnan Ziyagil’in meğerse hanedan soyundan olduğunu öğreniveriyoruz. 3) Bihter’in bir süre sonra Adnan Bey’in yeğenine gönlünü kaptırdığı ifade edilmiş; romanda Behlül’le Adnan’ın arasında kan bağı olmadığı, uzak akraba oldukları tekraren vurgulanan bir olgu olmasına rağmen burada da yanlış yönlendirmeden kaçınılmamış. 4) Son ve en büyüğü olarak, romanın Osmanlı edebiyatının en ünlü eseri olduğu buyurulmuş—Servet-i Fünûncuları, hatta Tanzimat’tan sonra kâğıda yazılan tek bir cümleyi olsun “Osmanlı edebiyatı”na dâhil etmek, Necip Fazıl’ın bile aklının ucundan geçmeyecek türden bir gericilik örneği. Politik yanlışlığı bir kenara, salt edebî açıdan da hayli sorunlu bir tasnif bu, zira Osmanlı’ya ait edebiyatın ne olduğu, nerede başlayıp bittiği hayli meçhul bir konu; çoğu insanın da Divan edebiyatından başka bir şeyle birlikte düşünmesi pek mümkün değil. Penguin’e bu aklı hangi müstemleke akademisyeni verdi, ya da Osmanlı tarihçisi çevirmenimiz yaptığı işi kendi uzmanlığına mı yamamak istedi, yoksa sadece yayın tarihine bakıp romanı Osmanlı’ya mâl edecek kadar mı tembel zihinliler, çok merak ediyorum. Pekiii… Sadece tanıtım yazısında bu kadar hataya düşen bir anlayış, çeviride ne kadar yanlışa imza atar? Onu da sizin kötümserliğinize bırakıyorum.

[iii] Yine de bu gerekçelendirmenin hakkını teslim edeyim, Yasak Aşk ismiyle yayımlanmış olsa ne kitabı okur ne de diziyi izlerdim (diziyi izlerdim).

[iv] Ayrıca, üç kişi bir araya gelsek gelişigüzel bir beyin fırtınasıyla ismi kulağa daha ucuz gelen Penguin Classics etiketli en az on kitap sayarız. Enduring Love diye kitap yazan Ian McEwan da gitsin kitabının ismini A Balloon in the Air diye değiştirsin.

[v] KHALID ZIYA USHAKLIGIL de yazabilirlerdi, 2026 yılında çengelli ve noktalı harfleri bağışladıkları için minnettarız.

[vi] Bağımsız kitapçı, bağımsız yayınevi, bağımsız film festivali, bağımsız sinema… Günümüz yayıncılık dünyası için konuşacak olursam, çoğu küçük-orta ölçekli kitapçı ve yayıncı, zincir perakende bayii veya büyük bir yayınevi grubunun alt markası olmamaktan öteye geçmeyen bir bağımsızlık tanımına hapsolmuş durumda. Hatta anlam o kadar kaybolmuş ki ödül, fon, medya, ajans kuruluşlarıyla sımsıkı bağları olan ve senelik kârları yedi haneyi aşan Fitzcarraldo, Faber, Pushkin, Daunt gibi yayınevleri bir araya gelip “The Independent Alliance” adıyla (mübarek bir savaşa gidiyorlar herhalde) bir çatı örgüt bile kurmuşlar. Etiketlerden ve trendlerden, yani pazarın bağımlı kılma araçlarından yakasını kısmen de olsa sıyırıp şöyle göğsünü gere gere, “ben ne okumayı seviyorsam, neyin iyi edebiyat olduğuna inanıyorsam onu satıyorum/yayımlıyorum” diyen, Booker yarı finalistleri Instagram’dan açıklanır açıklanmaz kopan kıyametin kuyruğuna takılmayan birine bile rastlamadım.

Author

  • TR saati ile tam zamanlı muallim, ihtiyaç anında ihtiyat zabiti.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin