‘No Man’s Land’: Kadınlığın İzini Sürmek

Haritalarda No Man's Land, iki taraf arasında kalan ve kimseye ait olmayan bölgedir. Benim No Man's Land'im ise ilk kez kendime ait olan yer.
13 Ağustos 2026
10 dakika

Uzun zamandır kendi içimde izini sürdüğüm bir alan var, buna No Man’s Land diyorum. Haritalarda bu kavram, iki taraf arasında kalan ve hiçbir tarafa ait olmayan bölgeyi ifade eder. Benim içinse No Man’s Land, kadınlığın erkeklerin varlığında ve yokluğunda nasıl değiştiğini gözlemlediğim içsel bir coğrafya. Bedenimin, arzularımın, davranışlarımın ve kendilik algımın nasıl farklılaştığını anlamaya çalıştığım bir düşünme alanı.

Bu metin, akademik bir iddia olarak değil, kişisel gözlemlerimden doğan bir deneme olarak okunmalı. Çünkü bazı hakikatler insanın kendi hayatını uzun süre dikkatle izlemesiyle görünür oluyor.

Zaten bazı şeyleri insan ancak zıtlıklarıyla anlayabiliyor. Işığı karanlıkta, sessizliği gürültüde, özgürlüğü ise çoğu zaman sınırların içinde fark ediyoruz. Ben de kadınlığımı, erkeklerin hayatımda olduğu zamanlarla olmadığı zamanların arasındaki farkta tanımaya başladım. Asıl dikkatimi çeken şey, hayatıma bir erkeğin girmesiyle yalnızca ilişki kurma biçimimin değil, kendimle kurduğum ilişkinin de değişmesiydi.

Kendi hayatımda en belirgin farklardan biri şu oldu: Bir erkek hayatıma girdiğinde, içimde daha önce önemsemediğim ya da normalde taşımadığım bazı toplumsal beklentiler birden canlanıyor. Kadınlığımı kanıtlama telaşı, işve ve cilve üzerinden kabul görme arzusu, karşımdaki kişiye kadın olduğumu ispat etme baskısı derken, bir süre sonra asıl fark etmem gereken şeyleri ikinci plana itebiliyorum. Erkeklerin varlığı bende çoğu zaman ilişki kurmaktan çok performans başlatıyor. Ve o performansın içinde, karşımdaki insanın sorumluluk alıp almadığını, beni gerçekten gözetip gözetmediğini geç fark ediyorum.

İşte No Man’s Land fikri de tam bu gözlemden doğdu. Benim için mesele hiçbir zaman “erkekler varken” ya da “erkekler yokken” yaşamak olmadı. Mesele bir kadının kendi varlığını ne zaman başkasının bakışına göre kurmaya başladığını, o bakış ortadan çekildiğinde geriye kimin kaldığını anlamaya çalışmaktı.

Kadınlık mı, Kadınlık Performansı mı?

Bir erkek hayatıma girdiğinde bedenimin bile tonu değişiyor. Sesim, duruşum, gülüşüm, karşımdaki kişiye kendimi anlatma biçimim… Bunların hepsi sanki bir yerden hatırlanmış gibi geri geliyor. Sanki çocukluktan, aileden, okuldan, sokaktan ve kültürden bana öğretilmiş kadınlık hâli uygun zamanı bekliyormuş da birden üzerime yeniden giyiliyormuş gibi. O anda yalnızca bir ilişki yaşamıyorum, aynı zamanda öğretilmiş bir rolü de yeniden oynuyorum. İşte asıl yorucu olan da bu.

Hissettiğim şeyin önemli bir kısmı, toplumun bana öğrettiği kadınlığı yeniden üretmekti. İşve, cilve, beğenilme arzusu, güzel görünme telaşı… Bunların hangisi gerçekten bendim, hangisi bana öğretilmişti? Bu sorunun kesin bir cevabı olduğunu düşünmüyorum. Ama bu soruyu sormanın bile özgürleştirici olduğunu düşünüyorum.

Judith Butler, toplumsal cinsiyetin doğuştan gelen sabit bir kimlik değil, tekrar edilen davranışlarla kurulan bir performans olduğunu söyler. Bu düşünceyle karşılaştığımda kendi deneyimime farklı bir gözle bakmaya başladım. Belki de kadınlık, yalnızca olduğumuz şey değil, bizden tekrar tekrar yapmamız beklenen şeydi.

Tam da bu yüzden kendimi karşımdaki insanın gözünden izlemeye başlıyorum. Güzel miyim? Yeterince kadın mıyım? Yeterince zarif miyim? Beğeniliyor muyum? Bu soruların hiçbiri bana ait değil aslında. Ama yıllarca içimde yaşamayı öğrenmişler.

Feminist kuramın “erkek bakışı” (male gaze) kavramı tam da burada anlam kazanıyor. Laura Mulvey bu kavramı, kadının özellikle görsel kültürde erkek arzusunun nesnesi hâline gelişini açıklamak için ortaya koyar. Tabii erkek bakışı yalnızca sinemada ya da reklamlarda değil, gündelik hayatın içinde de yaşamaya devam ediyor. Çünkü mesele yalnızca bir erkeğin bana nasıl baktığı değil, zamanla benim de kendime onun bakabileceği yerden bakmaya başlamam. Bir süre sonra kadın kendi bedeninin sahibi olmaktan çok seyircisi hâline geliyor. Aynada kendini görmek yerine nasıl göründüğünü denetliyor. İşte yabancılaşma tam da burada başlıyor.

Belki de bu yüzden beni en çok şaşırtan şey, erkeklerin olmadığı zamanlarda bedenimin değil zihnimin değişmesi oldu. Kendime daha az dışarıdan bakıyor, bedenimi daha az açıklamak zorunda hissediyorum. İşveyi, cilveyi ya da güzelliği kendime ait bir dile çevirebildiğimi hissediyorum. Başkasının onayını beklemeyen bir zarafet, gösterilmek için değil yaşanmak için var olan bir kadınlık…

İşte No Man’s Land benim için burada başlıyor. Kadınlığın ortadan kalktığı değil, performans olmaktan çıktığı yerde.

Vahşi Kadın

Hayatımda hiçbir erkek olmadığında bambaşka bir alan açılıyor. Bu alanı uzun süre yalnızlık sandım. Oysa zamanla bunun yalnızlık değil, kendimle baş başa kalabilme hâli olduğunu fark ettim. Bedenimin zarafetini ve çekiciliğini bir başkasının onayı için değil, sadece kendim için taşıyabilmeyi öğrendim.

No Man’s Land kapsamında kendi vahşi özgürlüğümü uzun kabarık saçlarımla bir atın yelesine tutunmuş hâlde hayal ediyorum. Ormanların yeşilliğinden uçsuz bucaksız bir kumsala dörtnala gidiyoruz. Atımla nefesimiz, hızımız ortak oluyor. Rüzgâr yalnızca saçlarımı değil, üzerime yapışmış bütün rolleri de savuruyor. Sadece var oluyorum.

Burada Clarissa Pinkola Estés’in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabındaki “vahşi kadın” imgesinden ilham alsam da kavramı kendi deneyimim üzerinden yeniden yorumluyorum. Kapitalist kültür, vahşi özgürlüğü çoğu zaman pazarlanabilir tek dile, cinselliğe indirger. Özgür kadın imgesini bile arzulanabilir bir nesneye dönüştürür. Böylece özgürlük de tüketime sunulan başka bir kimlik hâline gelir.

Oysa benim bahsettiğim vahşilik cinselliğin reddi de değildir, yüceltilmesi de. Tam tersine, cinselliğin hayatın doğal ritmindeki yerine dönebilmesidir. Açlık gibi, uyku gibi, dokunmak gibi… Ne bastırılması gereken bir suç ne de insanın bütün kimliğini belirleyen tek hakikat.

Bence modern toplumun en büyük sorunlarından biri, bastırılmış cinselliği insanın bilinçaltındaki en büyük meseleye dönüştürmesi. Böyle olunca kadın da erkek de kendi bedenleriyle doğal bir ilişki kuramıyor. Bu yüzden asıl ayrım kadınlarla erkekler arasında değil, bastırılmışlığı çözebilenlerle çözemeyenler arasında oluyor.

Bunu çözebilen insan, flört etmeyi artık onay görmek için değil, hayattan daha fazla zevk almak için kullanıyor. Bunu çözebilen kadın ise kendinden önceki ve sonraki toplumun onun etini bir nesneye dönüştürmüş olmasına rağmen, bu hakikatin arkasındaki gerçeği görebiliyor. Sonra da yalnız yürümüyor, diğer kadınları da peşine katıyor. Çünkü özgürlük bulaşıcıdır.

İşte tam burada “vahşi kadın” doğuyor. O, medeniyetin değil ehlileştirilmenin karşıtı. Kendisine biçilen rolü reddediyor ama insanlığını değil. Çıplaklığı utançla değil doğallıkla, bedenini tüketimle değil yaşamla ilişkilendiriyor.

Toplumun en büyük korkularından biri belki de budur: Ehlileştirilemeyen kadınlar.

Uzun kabarık saçlarıyla, çıplak bedenleriyle, doğayla yeniden bağ kuran, insanların soyunu devam ettirmek zorunda olmadığını söyleyebilen kadınlar… Kendilerinden önce ve sonra gelen kız çocuklarına yalın ayak koşmayı, bitkilerden şifa elde etmeyi ve birbirlerine şefkat göstermeyi öğreten kadınlar…

Çünkü bir kadın başka bir kadına özgürlüğü hatırlattığında, yalnızca bir hayat değişmez. Bir kültür değişmeye başlar.

Gilead’ın Korktuğu Kadın

Margaret Atwood‘un The Handmaid’s Tale [Damızlık Kızın Öyküsü] romanını ve televizyon uyarlamasını düşündüğümde aklımda en çok kalan şey, kadınların bedenlerinden çok zihinlerine yapılan müdahale oluyor. Gilead‘ın asıl başarısı kadınları yalnızca haklarından mahrum bırakması değil, zamanla kendi gerçekliklerini sorgulayamaz hâle getirmesi.

Romanın Offred‘i hafızasıyla direnir. Çünkü bazen hatırlamak, başlı başına bir direniştir. Dizideki June ise başka bir yöne evrilir. Başlangıçta yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir kadınken, zamanla kızını ve kendisinden sonra gelecek kız çocuklarını koruyabilmek için vahşileşmeyi öğrenir.

Buradaki vahşilik, öfkenin ya da kör şiddetin vahşiliği değildir. Ehlileştirilmeyi reddeden bir zihnin vahşiliğidir. Gilead’ın asıl amacı kadınların bedenlerini ele geçirmekten önce zihinlerini evcilleştirmektir. Çünkü zihni ehlileşen beden zaten itaat eder. June’un dönüşümü tam da bu yüzden önemlidir. O önce korkusunu, sonra suçluluk duygusunu, en sonunda da “iyi kadın” olma zorunluluğunu geride bırakır. Onu değiştiren şey nefret değil, kendisinden sonra gelecek kız çocuklarını koruma arzusu olur.

Bu dönüşüm bana şunu düşündürüyor: Belki de kadın, yalnızca kendisi için mücadele ettiğinde direnebilir; ama başka kadınlar ve gelecek kuşaklar için mücadele ettiğinde dönüşür. Çünkü o noktada özgürlük bireysel bir talep olmaktan çıkar, kolektif bir hafızaya dönüşür.

Benim hayal ettiğim vahşi kadınla June arasında da tam burada bir akrabalık görüyorum. Uzun kabarık saçlarıyla dörtnala koşan kadın, yalnızca kendisi için koşmuyor. Arkasından gelen kız çocuklarına yol açıyor. Onlara yalın ayak koşmayı, bitkilerden şifa elde etmeyi, birbirlerine şefkat göstermeyi öğretiyor.

Belki de Gilead’ın en büyük korkusu da buydu. Kadınların kaçması değil, birbirlerine özgürlüğü hatırlatmaları. Çünkü özgürlük, tek başına yaşandığında kırılabilir. Ama bir kadından diğerine aktarıldığında kültüre dönüşür.

No Man’s Land‘i düşündüğümde de aynı yere varıyorum. Benim aradığım dünya erkeklerin olmadığı bir dünya değil. Kimsenin kimseyi ehlileştirmeye çalışmadığı, kadınların birbirlerinin hafızasını taşıdığı, erkeklerin de kendilerine dayatılan erkeklik kalıplarını sorgulayabildiği bir dünya.

No Man’s Land’e Dönüş

Belki de asıl sorunumuz şu: Ehlileştirilmeyi reddeden erkeklere de ihtiyacımız var.

Çünkü mesele yalnızca kadınların özgürleşmesi değil. Erkekliğin de toplum tarafından zorla dayatılan rolünden çıkması gerekiyor. Kapitalizmin, ataerkilliğin ve performans kültürünün erkeklere biçtiği sert maskeyi de sorgulamak zorundayız. Erkekler de kendi erkekliklerinin ehlini bulmalı, ellerindeki gücü kadınları geriye çekmek için değil, birlikte yürüyebilmek, koşabilmek için kullanmalı.

Belki de erkekliği yeniden tanımlamamız gerekiyor. Gücünü kadını saçından tutup geriye çekmek için değil, elinden tutup koşmasına destek olmak için kullanan, üstünlüğü değil dayanışmayı seçen insana erkek diyebilsek, erkeklik de kadınlık gibi yeniden nefes alabilir.

Bu yüzden No Man’s Land hiçbir zaman erkeklerden arındırılmış bir dünya olmadı benim için. Benim aradığım yer, erkekliğin tahakküm kurmadığı, kadınlığın ise kendini ispat etmek zorunda kalmadığı bir insanlık alanı.

Haritalarda No Man’s Land, iki taraf arasında kalan ve kimseye ait olmayan bölgedir. Benim No Man’s Land‘im ise ilk kez kendime ait olan yer. Bir erkeğin yokluğu değil, onun bakışına bağımlı olmadan var olabildiğim yer. Bir bedenin seyredilmediği, yaşandığı yer. Bir kadının başka bir kadına özgürlüğü hatırlattığı yer. Ve belki de devrim tam olarak burada başlıyor.


Kaynakça

Atwood, Margaret. The Handmaid’s Tale. Toronto: McClelland & Stewart, 1985.

Bartky, Sandra Lee. Femininity and Domination: Studies in the Phenomenology of Oppression. New York: Routledge, 1990.

Beauvoir, Simone de. The Second Sex. Çev. Constance Borde ve Sheila Malovany-Chevallier. New York: Vintage Books, 2011 (İlk baskı: 1949).

Butler, Judith. Gender Trouble: Feminism and the Subversion of Identity. New York: Routledge, 1990.

Estés, Clarissa Pinkola. Women Who Run with the Wolves: Myths and Stories of the Wild Woman Archetype. New York: Ballantine Books, 1992.

hooks, bell. The Will to Change: Men, Masculinity, and Love.

Mulvey, Laura. “Visual Pleasure and Narrative Cinema.” Screen 16, no. 3 (1975): 6–18.

Nussbaum, Martha C. “Objectification.” Philosophy & Public Affairs 24, no. 4 (1995): 249–291.

Author

  • GMT +3. Kimliklerin çatlaklarındaki şiirsel enstantaneleri toplayan dil işçisi.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin