Tony Gatlif sinemasıyla tanıştığımda 19-20 yaşlarındaydım. Üniversiteden tatile ailemin yanına geldiğim bir akşam televizyonda kanalları gezerken CNBC-e’de durmuş, izlemeye karar vermiştim. Bir yandan ailemle sohbet ediyor, bir yandan televizyondaki bu “değişik” filmi izlemeden yapamıyordum. İstanbul’a üniversiteme döner dönmez okulun kütüphanesinde filmi buldum, film izleme odasından filmin CD’sini istedim. Boğaziçi Üniversitesi’nin en güzel yanı devasa film arşiviydi. Dilediğiniz filmin kasetini veya CD’sini Ayşe Abla’dan isteyip uygun bir koltuğa yerleşip filmi izleyebilirdiniz. Gadjo Dilo’nun CD’si elimde, kulaklıklarım kulağımda, koltuğa yerleştim ve filmi izledim.
Herkese büyü yapan bir film vardır muhakkak. Her insan hayatında bir kez bir film tarafından büyülenir. Gadjo Dilo bana büyü yapmıştı. Film sanki bir çatlak yaratmıştı, o güne kadar bildiğim her şeyin arasında, olduğum insanda bir çatlak. Bir sızıntı. Bir tavşan deliği. O gün üniversite kütüphanesinde, 19 yaşımda Gatlif’in bende açtığı o delikten başka bir dünyaya girmiştim.
Ardından diğer filmlerini de içercesine izledim. Vengo, Latcho Drom, Transylvania… Günlerce müziklerini dinledim, Gatlif sinemasının müzikleri tarafından ele geçirildim. Onun müzikleriyle sarhoş oldum, dans ettim. Âşık oldum. Gatlif beyaz bir delik açmıştı dünyamın içinde. Ben de 19 yaşımda o beyaz delikten içeri atladım.[i]
İlk tanışmamızın üstünden neredeyse 20 yıl geçmişken Gatlif, birkaç gün önce bu dünyadan gitti. Bir daha onun zihnine giremeyecek olmamız bizi çok eksik bırakacak.
Vengo’nun kapanış sahnesini bilir misiniz? Uzun, karanlık ve dar bir yolda, gece araba farlarıyla aydınlanmış o rotada “Naci en álamo” çalar. “Hiçlikten geldim, hiçliğe gidiyorum,” der şarkıcı, “böyledir, bizim (çingene) kadınlarımız, acınla şarkını söylediğinde, seni darmadağın eder.”
Bu sahneyi nasıl unutursun ki? Gatlif de böyledir işte. Darmadağın eder. Bir kere izleyince ölsen unutmazsın.
Gatlif sineması bize kesin büyü yaptı. Peki, neydi Gatlif’in büyüsü?
Vengo’daki o feryat eden sesleri, Gadjo Dilo’daki gürültülü, ritmik ve tutkulu çalgıları, Translyvania’daki sarhoş dansları, Latcho Drom’da çöl sıcağında toprağı döven çıplak ayakları, Exils’de gece yarısı insanı transa geçiren o zikir ritimlerini… Hepsini düşünüyor, tekrar tekrar izliyorum. Hepsi doğrudan bedenime ve duygularıma dokunuyor. Müzik sanki kelimelerin ifade etmekte yetersiz kaldığı bir duygu dünyasına taşıyor beni.
Gatlif filmlerinde ter kokusunu, toprağın tozunu, masaya vurulan rakı kadehini, şarkı söylerken boğazdan çıkan o yırtıcı sesi hissedersiniz. Bu anaakım sinemanın sunduğu hikâye anlatıcılığından farklıdır. Hatta biraz abartarak söylemeliyim ki, neredeyse ritüelistik ve şamanik bir deneyimdir Gatlif sineması. Sinema salonu ya da ekran bir ayin alanına dönüşür. İçinden atladığımı hissettiğim o delik, dünyamda açılan çatlak, hissettiğim büyü, işte tam da böylesi bir duyusal bir deneyim alanına geçişti. Gatlif sineması bir eşiktir. Bedenin, terin, ritmin ve sezginin hüküm sürdüğü bir hakikate geçişin eşiği… Güvenli mesafesinden bakan seyircinin yabancısı olduğu topraklara geçişinin eşiği. Zihnin sınırlarını yıkıp duyularla sezmenin eşiği.
Gatlif sinemasında duygular bedenden taşar. Onun karakterleri acıdan ceketini yırtar, toprağı yumruklar, enstrümanının tellerini koparana kadar çalar, gırtlağını yırtarcasına çığlık adar, şarkılar söyler, çamurlarda tepinir, ellerini keser, mezar başında şarkı söyleyip dans eder. Gatlif insana duygunun steril bir his olmadığını, fiziksel bir kütlesi ve yıkıcı bir gücü olduğunu hatırlatır.
Modern duygu rejimi “ya/ya da” dayatması ile bizden netlik bekler. Ya mutlusundur ya mutsuz. Ya akıllısındır ya deli. Ya yastasındır ya kutlamada. Gatlif sineması da işte burada büyük bir “ve” anlatısıdır, ikilikleri kırar. Onun dünyasında en derin keder ve en coşkulu neşe aynı anda, aynı bedende var olur. Ağıt yakılırken aynı anda ritim tutulur, dans edilir. Gatlif insanın aynı anda hem darmadağın olup hem de yaşama tutunabileceğini gösterir. Yas bir köşeye çekilip sessizce çekilen bir süreç hiç olmamıştır. Ölüm aynı zamanda yaşamın kutsanmasına dönüştürülür.
Gatlif sineması dünyayı başka türlü bir deneyimleme imkânının da bulunduğunu hissettirir. Duygu kapasitemiz dilimizin elverdiğiyle sınırlıdır. Adını koyamadığımız duyguları yok sayarız. Gatlif kelimelerin bittiği yerde başlayan bir hissetme biçimi sunar. Şarkı söylemek ya da dans etmek bu ifade biçimlerinden biridir.
Gatlif öfke gibi, tutku gibi insanın içindeki “karanlık” veya “kontrolsüz” olarak etiketlenen duyguları evcilleştirmez. Onları birer yaşam enerjisi olarak kabul eder. Karakterler acıdan kurtulmak için acının, öfkenin, tutkunun içine kafa göz dalarlar. İnsanın içindeki hırçın, kuralsız, ilkel ve hesapsız potansiyeli uyandıran karakterlerdir bunlar. Bize duygularımızın düşündüğümüzden çok daha derin, daha gürültülü, daha karmaşık ve en önemlisi daha canlı olduğunu fısıldar. Bunu sadece çingene ruhunu değil insanı anlatmak için yapar. Bir kültürü romantize etme çabasından çok insanı tüm arınmamışlığıyla kavrama arzusunu hissettirir.
Gatlif tam olarak bunu yapmıştı ve zihnimde o unutulmaz çatlağı açmıştı. Gatlif sayesinde 19 yaşımda duygularım beden bulmuş, dünyam genişlemişti. Gatlif o deliği kendine özgü büyüyle açtı.
Belirtmeden geçmeyelim. Tüm bunların yanında Gatlif filmleri, sinema ve kültürel çalışmalar alanında sıkça tartışılan, çok sevildiği kadar ciddi eleştirilere de maruz kalan bir külliyat. Gatlif Cezayir doğumlu ve Roman kökenli biri olsa da filmlerinin Batılı izleyici ve uluslararası festival pazarı için Roman kültürünü nasıl işlediği önemli bir tartışma konusu.
Esas eleştiri hattı, Gatlif’in sunduğu “Çingene ruhu” imajının Roman kültürünü gerçekliğinden soyutlayıp zamansız ve mekânsız bir oryantalist masala dönüştürdüğünü savunuyor. Romanların politik gerçekliğiyle yüzleşmek yerine filmlerini müzik ve dans performansı ile süsleyip izleyiciye estetik bir haz sunması bu eleştirilerin merkezinde.
Gadjo Dilo bunun en bilinen, en anlamlı ve en açık örneği gibi görünüyor. Filmin merkezinde Stéphane adlı Fransız bir “yabancı” vardır. Babasından kalan kasetteki Roman şarkıcı Nora Luca’yı bulmak için Romanya’ya gelir. Başlangıçta Romanlara kaydedilecek bir sesin, bilginin, arzunun ve ele geçirilecek “otantik” bir kültürün kaynağı olarak yaklaşır. Bu açıdan “yabancı”, Batılının, turistin ve Batılı festival seyircisinin filmdeki karşılığıdır (Gadjo kelimesi de yabancı demektir).
Gatlif, film eleştirmenlerin ve Roman çalışmaları literatürünün Gadjo gaze (yabancı/Gadjo bakışı) diye isimlendireceği bu dışarıdan bakan duruşu daha en baştan sorunlaştırır zaten. Yabancı’nın anlamını bilmeden duyduğu şarkıları kayıt cihazıyla toplama eylemi, Batının başka bir kültürün seslerini bağlamından kopararak arşivlenebilir nesnelere dönüştürmesini hatırlatır. Düğün, cenaze ve gündelik hayat içinde yaşayan müzik onun kasetlerinde taşınabilir bir metaya dönüştürülmek istenir.
Filmin sonunda Yabancı’nın topladığı kayıtları kırarak toprağa gömmesi tam da bu yüzden hayati bir kırılmadır. Böylece Roman kültürünün özünün ve dahi gerçekliğinin yakalanıp arşivlenebileceği düşüncesini reddeder. Kutlamada çalan şarkıyla cenazede çalan şarkının aynı ritmi taşımasını nasıl kayda alsın? Kime, nasıl anlatsın? Yabancının bu tavrı Roman dünyasını romantik bir arzu nesnesi olarak kategorize etmek isteyen sömürgeci iştahın imkânsızlığını sahneler. Dolayısıyla Gadjo Dilo için Gatlif’in kendisine yöneltilecek eleştiriyi filmin içine önceden yerleştirdiğini söylemek yanlış olmaz.
Ancak bu vazgeçişin kendisi de sorunsuz değildir. Yabancı kayıtları yok ederken neyin korunup neyin silineceğine yine kendisi karar vererek bu yetkiyi bir kez daha mı kullanmıştır? Yabancı’nın dönüşümünü anlamlı bulabilir ve bu dönüşümün Romanlar açısından neyi değiştirdiğini sormaya devam edebiliriz. Gatlif de zaten bu soruya teselli edici bir yanıt vermez. Bize tam bir arınma vaat etmez. Aksine bu soruyu açık bir yara gibi ortada bırakır.
Gatlif, filmlerinin otantikleştirme tehlikesinin de farkındaydı diye düşünüyorum. Ancak yönetmenin bu mekanizmayı bilmesi ondan tamamen kaçmaya çalıştığı anlamına da gelmiyordu. Gatlif, “Bu kültüre sahip olamazsın, burası inceleyeceğin bir müze değil,” derken bir yandan da “Bu ritmin, bu yakıcılığın, bu neşenin büyüsünü de görmezden gelemezsin,” der gibiydi. Seyirciyi kendi bakışıyla yüzleştirdi, ama o bakışın hazzından da bütünüyle mahrum bırakmadı.
İyi ki de mahrum bırakmadı. Gatlif’i unutulmaz yapan tam olarak bu çözülemeyen gerilim çünkü. Gatlif filmlerinin etkisinin bu kadar güçlü olmasıyla, ürettiği temsil biçiminin problemleri birbirini geçersiz kılmıyor. Tam tersine bir arada var oluyor. Gatlif filmlerini bu çelişkilerden arındırmadığı, filmlerini tam da o çelişkilerin olduğu yerden çıkardığı için onun sineması bu kadar yakıcı.
Ben Gatlif’in insan ruhunun, direncinin ve müziğin sınırlarına dair devasa bir performans ve duygu arşivi sunmasından hâlâ çok etkileniyorum. Yok sayıldıkça ritme sığınan bir halkın hafızasını kayıt altına almasıyla ilgileniyorum. Dışarıya sızan canlılıkla, bastırılmış ve açığa çıkan yaşamsal enerjiyle, o yıkıcı ve coşkulu enerjinin çağrısıyla büyüleniyorum.
Gatlif bizi kusursuz, steril ve çelişkisiz bir temsil dünyasına davet etmedi. Aynı anda hem kırılgan hem dirençli, hem yasta hem coşkuda, hem yaralı hem canlı olunabileceğini hatırlattı. Bize duygularımızın tek bir etikete sığmayacak kadar geniş bir “ve” alanı olduğunu fısıldadı. İnsan olmanın, hissetmenin ve duy(g)ularla kavramanın bu devasa imkânını kucağımıza bırakıp gitti.
[i] Birhan Keskin – “Beyaz Delik” şiirine kalp
