Fotoğraf: Tom Barrett / Unsplash

Yoklamada Olmayanlar: Yasaklar Gölgelere İşlemez

16 Ekim 2026
5 dakika

Kızımla okuldan eve yürüyoruz. Ayaklarımızın altında asfalt, asfaltın altında toprak, toprağın altında birbirine tutunarak ilerleyen bitki kolları var.

Bizim sokak çıkmaz sokak. Arabayla girenler aynı yoldan geri dönmek zorunda. Yürüyenler için sokağın sonunda parka açılan bir yol var. Yani sokak aslında yalnızca arabalar için çıkmaz. Asya’yla okuldan dönerken parktan geçiyor, haritada görünmeyen yolun içinden yürümeye devam ediyoruz.

İstanbul’a iki bin dört yüz altı kilometre uzaktayım. On beş dakika sonra, iki bin dört yüz sekiz kilometre olacak. Asya, yanı başımda yürürken “Kendimi hayalet gibi hissettim,” diyecek. O sırada Bonn’da görünmez kadınlar üzerine çalışıyorum, evleri, işyerlerini, otel odalarını temizleyen, her yere girebildikleri hâlde kimsenin gerçekten görmediği kadınların sinemadaki temsilleri üzerine. Hayalet kadınlar hakkında söyleyebileceğim çok şey var. Hayalet gibi hisseden çocuğuma ne söyleyeceğimi bilmiyorum.

“Kendimi hayalet gibi hissediyorum,” diyor ve sonra hayalet olmanın ne demek olduğunu anlatıyor.

“Öğretmene ne istediğimi söylüyorum, beni duymuyor. İki arkadaşıma yanlarında oynamak istediğimi söylüyorum, beni umursamıyorlar. Teneffüste yanlarına gidiyorum, kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlar. Bana cevap vermiyorlar. Sanki orada değilmişim gibi.”

Bir hayaletin orada olmadığını düşünürüz. Oysa Asya tam yanımda yürüyor. Ayakkabıları toprağın üzerinde, küçük kırmızı çiçekli çantası omzunda. Sınıfta, sırasında, bahçede, başka çocukların hemen yanında dururken de bedeni orada. Aslında görünmeyen bedeni değil, sözleri. İnsan kaybolmadan da görünmez olabiliyor.

Özellikle merkezine yıllarca görülmeden yaşamış kadınları yerleştiren dizilerle ilgileniyorum, Fatma gibi. The Cleaning Lady’de geceleri suç mahallerindeki kanı ortadan kaldıran Thony’yi, Cleaning Up’ta ofislerde kimse kalmadıktan sonra masaların arasından geçen temizlik işçilerini düşünüyorum. Bu kadınların hepsi başkalarının hayatlarının en mahrem yerlerine girebiliyor. Yatak odalarını, banyoları, masaların üzerinde bırakılmış belgeleri, aceleyle kapatılmış bilgisayarları görüyorlar. Evlerde hangi kapının zor açıldığını, hangi çekmecenin kilitlenmediğini biliyorlar. Fakat kendileri çoğunlukla o hayatların bir parçası sayılmıyorlar. Fatma’da bu görünmezlik daha en başından anlatının temel koşulu. Fatma, kaybolan kocasını arayan bir temizlik işçisi. Karakollara, işyerlerine, evlere gidiyor; sorular soruyor, koridorlarda duruyor. İnsanlar onun söylediklerini dinlemiyor ya da dinlediklerini biraz sonra unutuyorlar. Ona bakıyorlar ama onu görmüyorlar. Önünden geçtiği erkekler, temizlediği mekânların sahipleri ve hatta polisler, Fatma’yı kendi hikâyelerinin öznesi olabilecek biri olarak düşünmüyor. Onu işleviyle tanıyorlar: Temizleyen kadın, çay getiren kadın, ortalığı toplayan kadın. Bir odada bulunması dikkat çekmiyor çünkü zaten o odada bulunma sebebinin kendisi görünmez olmak.

Ancak hikâye ilerledikçe bu kadınlar, kadın oldukları için üzerlerine yapıştırılan özellikleri kullanmayı öğreniyorlar. Sessiz oldukları varsayılıyor, bu yüzden yanlarında çekinmeden konuşuluyor. Uysal oldukları düşünülüyor, bu yüzden kimse onlardan kuşkulanmıyor. Başkalarını gözetmeleri, temizlemeleri, beklemeleri ve dinlemeleri bekleniyor; onlar da bu sırada evlerin düzenini, insanların alışkanlıklarını, kapıların nerelere açıldığını öğreniyorlar. Zararsız sayıldıkları için denetlenmeden geçiyor, önemsiz görüldükleri için hatırlanmıyorlar. Kadınlığa atfedilen sessizlik, sabır, bakım ve itaat kadınların elinde yön ve işlev değiştiriyor. Onları arka plana itmek için kurulmuş özellikler, her şeyi kolayca görebilmelerini sağlayan bir anlatı kapasitesine dönüşüyor. Güçleri, görünmezlikten kurtulmalarından değil, kendilerini görünmez sananların bakışındaki kör noktayı fark etmelerinden doğuyor.

Bu elbette görünmezliği iyi bir şey yapmıyor. Bir insanın dikkate alınmaması, sözünün duyulmaması, yalnızca yaptığı işle tanınması hâlâ haksızlık. Bu kadınların kazandığı güç, mahrum bırakıldıkları şeyin içinde açtıkları dar bir geçit. Bizim çıkmaz sokak gibi: Bazıları için yol bitiyor, bazıları için parkın içinden devam ediyor. Dizilerdeki kadınlar da başkalarının son sandığı yerden geçmenin bir yolunu buluyorlar.

O günlerde Asya okula her sabah Bruno ile gidiyor. Kendisini hayalet belleyen okula neşeli bir tepki bulmuş. Evden ikisi çıkıyorlar: Asya ve Bruno. Aynı yolu yürüyor, parkın içinden geçiyor, sokağın yalnızca yayalara açık ucundan çıkıyorlar. Asya okulun kapısından girerken Bruno da onunla birlikte giriyor. Çocukların adı yoklamada okunuyor, Bruno’nunki okunmuyor. Dersler bitince ikisi, aynı yolu tersinden yürüyerek eve dönüyorlar.

Evde ona Bruno diyoruz. Bir süre sonra okuldan gelen yazıda ona oyuncak deniyor. Çünkü Bruno bir oyuncak ayı. Uyarı eve, Bruno’nun her öğleden sonra döndüğü yoldan geliyor.

Yazı, çocukların okula oyuncak getirmemesi gerektiğini bildiriyor. Bruno artık evde kalacak.

O akşam Asya’ya biraz da korkarak gününün nasıl geçtiğini soruyorum. Ne de olsa Brunosuz ilk günü. Kendisine yeni bir oyun arkadaşı bulmuş, bütün gün onunla oynamış, keyfi çok yerinde. “Biliyor musun,” diyor, “gölgem benim en yakın arkadaşım.”

Çok üzülüyorum. Bu cümlenin içindeki yalnızlık beni mahvediyor. O gece eski bir arkadaşıma e-posta yazıyorum. Ona okuldan gelen yazıyı anlatıyorum. Ayının adının Bruno olduğunu, her sabah Asya’yla evden çıktıklarını, parkın içinden geçerek okula gittiklerini, ders bitince yine aynı yolu onunla birlikte yürüyüp eve döndüklerini yazıyorum. Sonra okulun, birkaç cümlelik bir kâğıtla Bruno’nun artık bu yolu yürüyemeyeceğine karar verdiğini söylüyorum. Ama diyorum, şuna çok üzüldüm: Asya’nın en yakın arkadaşı gölgesiymiş, demek ne kadar yalnız.

O benim görmediğim başka bir şey görüyor:

“Hayatımda dayanıklılığı bundan daha iyi anlatan bir şey duymadım.”

Bir çocuğun kendi gölgesinden arkadaş yapmak zorunda kalmasını dayanıklılık diye adlandırmak, onu yalnız bırakan dünyayı bağışlamak gibi geliyor. Fakat Asya ertesi gün yine Brunosuz okula gidiyor. Oysa gölgesi güneş çıktıkça ayaklarının dibinde. Dayanıklılık belki başına gelen şeyi iyi bir şeye çevirmek değil, kimi zaman yalnızca başkalarının elinden alamayacağı bir şey bulmak.

Okul ayıyı eve gönderebilir ama gölgeyi değil. Gölge için uyarı yazısı da gönderemez. Asya nereye giderse gölgesi de onunla gider; bazen önünde, bazen arkasında, bazen hemen ayaklarının altında. Toprağın altındaki bitki kollarını da görmeyiz ama onlar uzamaya devam eder ya, işte öyle.

Author

  • GMT +1 / GMT +2. İtalya, Almanya, İstanbul arasında okur, yazar.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin