Göçmen Kadınlar Platformu gönüllüsü Burcu Emran: “Elimizi tutacak bir göçmen kadın mutlaka var”

5 Haziran 2025
15 dakika

Burcu Emran, eşi ve on yaşındaki kızı Duru ile beraber yedi yıldır Londra’da yaşıyor. Türkiye’de yaşarken uzun yıllar büyük medya kuruluşlarından birinde çalışmış, şimdilerde ise tam zamanlı anne ve Göçmen Kadınlar Platformu gönüllüsü.

“Herkesin göç hikâyesi bambaşka,” diyen Emran ile kendi göç hikayesi ve yurtdışındaki kadın dayanışması hakkında konuştuk.

Göçmenlik süreci nasıl gelişti senin için? Nasıl “Evet, gidiyorum artık” dedin?

Londra’ya gelmeden bir haber kanalında çalışıyordum. Haberin içinde olduğun için Türkiye’deki gelişmeleri en yalın hâliyle görüyorsun. 2015’te Özgecan Aslan cinayeti yaşandığında henüz 1 yaşında bir kız çocuğum vardı ve bu bende birçok soru işareti oluşturdu. Küçücük çocuğun geleceğini planlamaya başladım. Okullar külfet, ülkedeki kadına yönelik şiddet gitgide artıyor, hayat pahalılığı, ekonominin sıkışmışlığını hissetmek…

Yurtdışı deneyimi yaşamayı öncesinde de istiyordum. Farklı ülkeleri görmek, yeni insanlarla tanışmak… Fakat eşim “Azıcık aşım, ağrısız başım,” düşüncesindeydi. “Evin olsun, araban olsun, güzel bir işin olsun tamamdır,” diye yetiştiriliyoruz Türkiye’de. Tam “oh” dediğimiz, konfora eriştiğimiz dönemdeyken böyle bir maceraya eşim pek sıcak bakmıyordu. Ama ülkede değişen siyaset ve toplumsal olaylarla birlikte benim anksiyetem çok artmıştı. Olası gidiş yollarını araştırırken İngiltere için Ankara Antlaşması’nı bulduk.

Burada arkadaşlarımız vardı, gelelim önce bir bakalım dedik. Onların evinde kaldık, önce turist olarak gelip araştırdık Londra’da yapabilir miyiz diye. Arkadaşım da “Gelin, bizim evde kalın,” tavsiyesini vermişti. Otelde kalıp turist gibi gezmek değil de doğrudan yaşamayı deneyimlemek açısından “Ben ev anahtarımı vereyim, markete gidin, faturalarıma bakın, emlakçılarla görüşün, nedir ne değildir iyice anlayın,” dedi. Böyle bir 10 günlük deneyimin ardından soru işaretleriyle Türkiye’ye döndük. Turist vizesinin bitmesine birkaç hafta kala eşim bir sabah uyandı ve “Ben gidiyorum, bu böyle olmayacak,” dedi. O önden geldi, 2016’da.

Gidiş sürecinizde kadınlık deneyimi, kız çocuğu büyütme fikri doğrudan etkili olmuş anladığım kadarıyla. Kadın olmanın yanına bir de göçmenlik eklenince toplumsal açıdan iyice ayrıcalıksız bir kimlik kalıyor elinde. Bu nasıl hissettirdi, neler oldu?

O süreç biraz sancılı geçti açıkçası. Eşim Londra’ya gittikten sonra biz kızımla iki yıl daha Türkiye’de yaşadık. O dönem Ankara Antlaşması’nın oturum uzatmalarıyla uğraşıyorduk. İlk uzatmayı alana kadar (sanırım 8-9 ay) eşim Türkiye’ye gelemedi. Telefonda görüştük hep. Kızımız da o zaman çok küçüktü, yürüyemiyordu hatta. O süreçte Türkiye’de kızımla yaşamak çok zor değildi açıkçası, çünkü ben kurulu düzenime devam ediyordum. Eşim yoktu ama ailem yine yanımdaydı, annem bize taşındı. Arkadaşlarım daha bir sarıp sarmaladılar bizi. Eşim Londra’da tek başına olmanın sıkıntısını daha çok yaşadı, kızından ayrı kalmak onu zorladı. Yürümeye başladığını göremedi mesela. İki sene tek başına bir göz odada yaşadı. İki seneyi böyle tamamladıktan sonra 31 Mayıs 2018’de biz de Londra’ya taşındık.

Kadın olmak, annelik, çocuğuna tek başına bakmak gibi şeyler bana asıl o zaman vurmaya başladı. Şunu çok net hatırlıyorum, sadece camdan dışarı bakıp sürekli kendi kendime konuşuyordum. Depresyon hâli, sevdiğin insanlardan ayrı olmak… Hâlbuki buraya gelmek için can atıyordum, eşim burada, tekrar bir araya geliyoruz, ne güzel. Ama ilk zamanlar 14 yıl çalıştığım işimden ayrılmak, bir anda ev kadını olmak, sadece çocuk odaklı bir hayat kurmak biraz zor geldi. Gidip yarım saat kahve içmek bile mümkün değil, çünkü çocuğunu acil bir durum dışında bırakabileceğin kimsen yok burada. O açıdan en çok çalışamadığım için zorlandım. Ekonomik özgürlüğümün benim elimde olmaması, kendi paranı kazanma alışkanlığından ayrılmak zordu.

İlk zamanlar dil problemim de vardı açıkçası. Dilime çok güvenemiyordum, o yüzden de toplum içinde iletişim kurarken utangaçtım. Keza kızım da aynı şekilde. O süreçleri yönetmek biraz sancılı geçti. Hatta “Bir dönmem lazım,” diye hissettiğim çok zaman oldu. Eşim o zaman bana “6 ayı tamamla, şimdi gidersen dönemeyeceksin,” dedi. 6 ay sonra gerçekten de Türkiye’ye koşarak, anneme sarılmak isteyerek gittim. Ama onun da ilk haftasında baktım ki ben evime dönmek istiyorum. Koşarak buraya geldim. Ev olmuştu artık burası. Baktım ki o sancılı sürecin içinde dahi aslında alışabiliyorsun. Evet, depresyona giriyorsun, çıkıyorsun, kendini toplumdan soyutluyorsun belki, ama burada bir düzen olması da seni sürece alıştırıyor. Sonrası daha kolay geçti.

Anne olmak konusunu da açabiliriz biraz. Başka bir memlekette çocuk büyütmenin kendine has zorlukları var. Ona vermek istediğin değerler, çift dillilik, kültür birer gündem oluyor. Bir yandan onun kendi ihtiyaçlarını da düşünüyorsun. Karar almak adına bağlayıcı bir faktör o aynı zamanda.

Aslında çocuğun İngilizceyi öğrenmesi açısından hiçbir tereddüdüm yoktu. Zaten çok küçük yaşta geldiği için direkt toplumun içine gireceğini biliyordum. Zaten okula başladığında İngilizceyi anadili gibi konuşacağı için ben İngilizce yerine daha çok Türkçeye odaklandım, anadilini kaybetmemesi, onu unutmaması için çabaladım. Hâlâ evde sadece Türkçe konuşuyoruz, İngilizce konuşmuyoruz, ki bizim aksanımızı da beğenmiyor artık çocuk, öyle de bir durum var. Şu an Türkçesi de İngilizcesi de çok iyi. O konuda bir tedirginlik yaşamadım.

Okul konusuna gelince, gelmeden önce okulları çok araştırmıştım. Yurtdışına taşınırken özellikle İngiltere’yi seçme sebebimiz zaten eğitimin Türkiye’ye göre daha rahat olmasıydı. Okuldan okula değişebilir tabii, ama burada çocukların daha az ödevi oluyor, okul daha eğlenceye dayalı geçiyor. Tuttuğumuz evi de zaten faaliyet raporlarını inceleyip iyi okulların olduğunu gördüğümüz bir bölgeden tuttuk. Böylelikle istediğimiz okula da kaydını yaptırabildik. Okulları önceden gidip gezebiliyorsunuz, neler yaptıklarını görebiliyorsunuz. Okul başlamadan öğretmenler evinizi ziyaret ediyorlar. 45 dakikalık bir mülakat yapıyorlar. İki öğretmenin biri çocuğun odasında onunla oyunlar oynuyor ve onu tanıyor. Hangi rengi sever, en sevdiği oyuncağı nedir… “İstersen oyuncağını okulun ilk günü yanında getirebilirsin,” gibi yaklaşımlarla daha başlamadan çocuğu okula alıştırıyorlar aslında. Ebeveynlerle görüşen öğretmen de alerjisi var mı, ne yer, ne içer, nelerden hoşlanır gibi sorular soruyor. Bu zaten “Tamamdır artık,” dediğim noktaydı. Burada çocuğa verilen değeri birebir yaşamak bana doğru yerde olduğumu hissettirdi. O noktadan sonra kararımı değiştirmeyi düşünmedim, kendi kendime “Artık çık o depresyondan,” dedim hatta. Kızım ilkokula başlamadan bir de kreş deneyimi olmuştu. Kreşine ilk girdiğim gün bir tabela vardı duvarda, tüm dillerde “Hoş geldiniz,” yazıyor. Orada Türkçeyi gördüğüm an gözyaşlarımı tutamadığımı hatırlıyorum.

Tek endişem sağlık sistemiyle ilgiliydi. İlk zamanlar ona adapte olmakta zorlandım. Onun dışında asıl değişim evde tam zamanlı, çocuğuyla ilgilenen bir anne olmakla ilgiliydi. Çünkü kızımla ilişkimiz biraz değişti. İlk zamanlarımız biraz gergin geçti, birbirimize alışırken biraz zorlandık, ama sonra bağımız daha kuvvetlendi kesinlikle.

Bir de Duru uyumlu, sosyal bir çocuk. Çok çabuk uyum sağladığı için alışamadığı bir durumla karşılaşmadım neyse ki. Hatta şunu hatırlıyorum, ilk geldiğimiz zaman evde bebekleriyle oynarken İngilizce konuşmaya başladı, kelime kelime. “Ne yapıyorsun?” dediğimde “Anne biz artık bu ülkede yaşıyoruz, benim artık dilimi geliştirmem gerekiyor,” demişti.

Oraya gittiğinizde yaşadığın yalnızlıktan bahsettin. O noktada kadın dayanışmasını deneyimlediğin, böyle bir ortaklık bulduğun, destek aldığın anlar oldu mu?

Ben buraya geldiğimde birçok göçmene göre şanslıydım. Çünkü Türkiye’deki tüm eşyalarım bizden önce geldi. Eşim önden geldiği için her şeyi ayarladı. Ben kurulu bir düzene geldim. O zaman sosyal medyadan tanıştığım bir kadın arkadaşım evimizin temizlenmesinde yardımcı oldu. Eve ilk geldiğimde kart yazmış, bir de çiçek bırakmış masama. Çok duygulanmıştım görünce. Ama böyle görece rahat bir ortama gelmenize rağmen yine de o gelgitleri yaşayabiliyorsunuz.

Buraya ilk geldiğim zaman sosyal medyadan, Göçmen Kadınlar Platformu’ndan tanıştığım arkadaşlarım çok güzel bir piknik düzenlediler benim için. Hep birlikte buluştuk, bana bir hoş geldin sürprizi oldu. Bir anda dayanışmanın içine düştüm, bu da gerçekten insanı çok güçlü hissettiren bir şey. Her zaman varlıklarına şükran duyuyorum onların. Gelmeden önce de zaten Londra’da yaşam, eğitim, evler gibi birçok konuyu Göçmen Kadınlar üzerinden araştırmaya başlamıştım. O ilk baştaki yazışma dili önce arkadaşlığa, sonra dostluğa evrildi. O dönemde zaten çalışmadığım için gönüllü aradıklarını duyunca inisiyatif aldım. 2019’du sanıyorum, Göçmen Kadınlar Platformu moderasyon ekibine dahil oldum. Böylelikle o dayanışmanın içine tam anlamıyla girdim. Herkese de tavsiye ediyorum.

Gidiş sebebiniz de orada bulduğun güç de aslında kadınlık deneyimle bağlantılı. Peki, gittiğinde bir kadın olarak seni şaşırtan, Türkiye’de hiç deneyimlemediğini düşündüğün bir şey oldu mu?

Ben Türkiye’de yine şanslı bir kesimdendim bence. Gençliğim nispeten daha güvenli zamanlarda geçmişti. Toplumsal korku ve etrafımda duyduklarım dışında şahsen büyük bir sorunla karşılaşmamıştım. Kendimi elbette güvende hissetmiyordum, ama burada da tamamıyla güvende hissetmiyorum. Çünkü kanıksanmış bir şey var kadınlarda. O bağlamda hiçbir yer için “Burası çok daha güvenli,” diyemiyorum açıkçası. Sayılara bakarsak, burada da ciddi bir kadına yönelik şiddet sorunu var. Fakat en temel fark şu: Burada işleyen bir ceza sistemi var. Şiddet gerçekten her yerde. Burada farklı olan tek şey cezanın da olması.

Mesela burada arkadaşların ya da ailen partnerine dair bir şüphe, kuşku hissediyorsa, polise gidip onun hakkında araştırma talep edebiliyor. Bu araştırma sadece kadına yönelik suçları kapsıyor. Polis araştırılan kişinin geçmişinde böyle bir kayıt olup olmadığını araştırmayı isteyen kişiye bildiriyor. Bunu yapabilmek için beyan yeterli. Duyduğumda çok şaşırmıştım, bence çok güzel bir uygulama. Yine burada polisin 3 ila 5 dakika arasında gelen şikâyete gitme zorunluluğu var. Ona göre işletilen prosedürler var. Çapraz sorgulama, uzaklaştırma kararının katı bir şekilde uygulanması… En büyük fark bu, hukuka güvenebilmek.

Bir de İmece – Kadın Dayanışma Derneği gibi faydalı oluşumlardan bahsedebilirim. Özellikle aile içi fiziksel ve psikolojik şiddet konularında İngiltere’de yaşayan kadınlara çok destek oluyorlar.

Göçle ilgili gri alanların biraz farkında olmak gerekiyor galiba. “Oradaydım, her şey kötüydü; buradayım, her şey güzel,” diye bir şey yok gerçekten. Buradan hareketle şunu sormak istiyorum, geriye dönüp baktığında “Buraya gelmeden keşke şunu bilseydim, hayatım kolaylaşırdı,” dediğin bir şey oldu mu?

Açıkçası pek olmadı çünkü ben çok planlı, programlı, araştıran bir insanım. Başıma gelebilecek en kötü senaryolara kadar planlamıştım gelmeden. O yüzden çok sürpriz olmadı. Ama kesinlikle herkesin kendi deneyiminden bahsediyoruz. Benim paylaştıklarımı iyisiyle kötüsüyle başkasının da yaşayacağı anlamına gelmiyor. Göçmenlik bence başlı başına zor bir süreç çünkü en baştan hayat kuruyorsun. Bir kere bunu herkesin bilmesi gerekiyor. Senin Türkiye’deki deneyimlerin artık kıymetsiz. Türkiye’den iş bulup gitmek belki bizim gibi Ankara Antlaşması’yla veya okumaya gelmeye kıyasla farklıdır. Sıfırdan bir şey kuranlar için her anlamda zorlu bir süreç. Ben başıma gelebilecekleri bildiğim için ortalama hasarla atlattım süreci. Ancak hâlâ Türkiye’deki standartlarımıza erişebilmiş değiliz. O çok kolay değil, hele ki bizim gibi 35 yaşından sonra çocuğuyla gelen aileler için. Mesela Türkiye’de kültür-sanat hayatının daha içindeydim. Burada da kültür-sanatın merkezinde olduğum için daha sık oyun izlerim, konsere giderim diye düşünüyordum ama gidemedim. Daha bir tane oyuna gitmişliğim yok, olmadı.

Onun dışında burada yepyeni işler denedim. Garsonluk yaptım uzun süre, part-time çalıştım. Hala tam zamanlı bir işe giremedim. Ne zaman tam zamanlı bir işe girsem çocuğun okuluna yetişememek, ben olmadığımda ilgilenecek birini bulamamak gibi sorunlar yaşadım. Resepsiyonda çalıştım bir müddet, ilk geldiğim zamanlarda. Egomla da mücadele ettiğim bir dönemde o işi pek kıvıramadım. Ama garson olmak bana bu ülkeyi tanıma fırsatı verdi. Asıl adaptasyon sürecim o ilk işe girdiğim, garsonluk yaptığım dönem oldu bence. Ülkenin kültürünü ve insanlarını doğrudan tanıma fırsatım oldu. Beni çok motive eden insanlarla karşılaştım.

İlk geldiğimde banka hesabı açmaya çalışıyordum. Kızım çok küçük, ağlıyor, bir türlü beceremiyorum, finansal detayları bilmiyorum, dille ilgili sorun yaşıyorum… 1 buçuk saat falan sürdü o süreç. En son çıkarken “Özür dilerim, vaktinizi aldım,” dedim bankacıya. Oradaki görevli bana “Lütfen bir daha kimseden dilinle ilgili özür dileme, çünkü sen bu ülkeye yeni geldin, uyum sağlamaya çalışıyorsun, bunları bilmemen çok doğal. Ben Türkiye’ye gelsem ben de Türkçe bilmediğim için özür mü dileyeceğim? Bence hayır,” dedi ve bana kartını verdi. Meğer müdürmüş kadın. “Banka işlemlerinle ilgili sıkıştığın zaman mutlaka beni ara,” dedi ve o an inanamadım, “Ben bunu doğru mu anlıyorum şu anda?” diye düşündüm. Bizde bir bankanın müdürüyle böyle bir muhabbet imkânsız sanırım. Şanslıydım o yüzden. Hâlâ düşündüğümde beni çok duygulandıran bir hikâye bu.

Garsonluk sürecimde de benzer bir şey oldu, ilk siparişini aldığım kişiye bu işte yeni olduğumu, ilk kez yaptığımı söylemiştim. Kafamda bir sürü şey dönüyor. “Sen koskoca medyacıydın Türkiye’de, şimdi burada ne yapıyorsun?” diyor o ego. Bir de becerebilecek miyim onu da bilmiyorum, masa başı çalışmaya alışmış bir insanın hizmet sektöründe çalışması kolay değil. Müşteriye götürdüm siparişini ve “Umarım doğrudur çünkü bugün benim ilk günüm, ben de yeni öğreniyorum,” dedim. Adam bana baktı, “Her şey doğru,” dedi. Sonra ayağa kalktı, “Bu arkadaşımız bugün ilk defa garsonluk yapıyormuş, ilk iş günü, çok heyecanlı,” dedi ve herkes beni tebrik etmeye başladı. Film sahnesi gibiydi. Böyle mutluluk veren şeylerle karşılaştım, depresyondan çıkma sürecim de biraz bunların sayesinde oldu zaten. “Bu insanlar sana bu kadar açık davranırken senin soyutlanma hakkın yok, kendine gel,” dedim kendime. O yüzden garsonluğu çok önemsiyorum, tavsiye vermem gerekirse yapılabilecek en iyi part-time iş garsonluk. Ülkeyi tanımak için de çok değerli. Ne yediklerinden tut oradaki masalardaki sohbetleri dinlemeye, hatta bazen araya girmeye kadar adaptasyonu çok hızlandıracak bir meslek bence. Çok uzun saatler çalışılıyor, emek gaspları oluyor elbet. Özellikle kendi göçmen komünitenin içerisinde çalışıyorsan daha çok oluyor bunlar maalesef, kolay değil. Ama part-time işler arasından toplumu tanımak açısından en pratik yol bu bence.

Dediğim gibi ben daha şanslı kesimdenim, yine de bir yandan para kazanmam gerekiyor. Tek kişi çalışarak geçinmek pek mümkün değil. Biz evimizi, arabamızı sattık, o parayla buraya geldik. O para da bir yıl içerisinde bitti. Ne yapacaksın? Mecbur çalışacaksın. Sonrasında pandemi döneminde minik bir pizza restoranı devraldık eşimle birlikte. Ben kızımla ilgilendiğim için çok sık gidemesem de garsonluk deneyiminden öğrendiklerimin böyle müthiş bir faydası oldu. Şimdi orayı işletiyoruz.

Son olarak göç etmeyi düşünen bir kadına ne tavsiye verirdin?

Bence gücümüzün farkına varalım. Biz kadınlar gerçekten çok güçlüyüz. Hayat zor, ama inandığımız zaman her şeyi yapabiliyoruz. Göçmen Kadınlar Dayanışma Platformu’ndan çok faydalandım, tüm kadınlara da tavsiye ediyorum. Etrafınızda birçok kadın var, hem bizim toplumumuzdan hem başka ülkelerden. Onlarla kurduğum iletişim çok değerliydi. Yardım istemekten çekinmememiz gerekiyor, benim yaşadığım zorlukların çoğu yardım istemekten çekindiğim içindi. Zorlanıyorsan, unutma ki elimizi tutacak bir göçmen kadın mutlaka var.

Dünyanın 90’dan fazla ülkesinde, 45 bine yakın üye var Göçmen Kadınlar Dayanışma Platformu’nun içinde. Türkiye’den dünyanın dört bir yanına göçen kadınlarla her konuda birbirimize destek olduğumuz gönüllü bir ağ burası. İçerisinde doktor, avukat, sivil toplumcu binlerce kadın var. Özellikle şiddet konularında çok hassasız, hemen kadın arkadaşlarımıza destek oluyoruz. Ancak bunun dışında aklınıza gelebilecek her konuda, gündelik ihtiyaçlarda da birbirimizle dayanışarak çözümler buluyoruz.

Türkiye’ye dönük projeler de gerçekleştiriyoruz. Başka bir yerde olmamız o gönül bağını koparmıyor çünkü, bunun da farkındayız. Kadına yönelik şiddet, doğa katliamları, kız çocuklarının eğitimi, deprem sonrası dayanışma gibi birçok gündemde Türkiye’deki sivil toplum kuruluşlarıyla el ele ilerledik hep. 2025 için de Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nu desteklemek için bir kampanya başlattık.

Her türlü sorunuz, katkınız, desteğiniz için Instagram hesabımızdan bizi takip edebilir ve dayanışmanın bir parçası olabilirsiniz.

Author

  • GMT +1 / GMT +2. Genelde konuşur, şanslıysa yazar. Arada medya öğrencisi, daima insan.

Öneriler

Levni Hakan Şahin: “Göç hakkında konuşmaktan bıktım”

İlk kitabı Sen Hiç Merak Etme ile 2025 Yaşar Nabi

Killa Hakan, Kotti ve Türkçe Rap: “Bizim Hikâyemiz Kolay Yazılmadı”

Sanki Avrupa’nın ortasında, binlerce kişiyle dolu bu etkinlik salonu kalbimizde

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin