Levni Hakan Şahin: “Göç hakkında konuşmaktan bıktım”

9 Nisan 2026
7 dakika

İlk kitabı Sen Hiç Merak Etme ile 2025 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Levni Hakan Şahin, ironi ve mizahı dozunda kullanmasıyla okuru hikâyenin içine çeken, sempatik olduğu kadar derinlikli diliyle de öne çıkan bir yazar.

Levni ile Berlin’de bir Filistin eyleminde tanışarak başlayan dostluğumuz, Türkçeye olan ortak sevdamızla Neukölln ve Kreuzberg’in muhtelif sokaklarında devam etti. Göç, yazarlık, dil ve Berlin üzerine sohbetlerimizden birine sizleri de dahil etmek istedik ve okuyacağınız söyleşi böyle doğdu. İyi okumalar dileriz…

Berlin’e taşınma hikâyenden başlayalım istiyorum. Nasıl geldin buraya? Sana “Benim göçmem lazım galiba,” dedirten neydi?

Kendimi bildim bileli işe gitmemeye çalışıyorum. Zihnimi ve bedenimi bir yere kiralamadan hayatta kalabilmenin yollarını ararken yüksek lisans yapmam gerektiğinin farkına vardım. Canıma da minnetti. Alanıma sahici bir ilgi besliyordum. Türkiye’de yarı-zamanlı çalışıp eğitimimi finanse edemeyecektim. Bir yandan da kavga edip duruyordum her şeyle ve herkesle. Akıl sağlığımdan endişe duyuyordum açıkçası. Avrupa yolu işte öyle göründü. Berlin’i de algoritma seçti, ben değil. Ücretsiz üniversite eğitimi, sosyal devlet, yüksek refah, ucuz kira, çokkültürlü şehir hayatı, art scene falan gibi filtreleri girince bir burası kaldı.

Biraz göçmenliğe girelim o zaman… Biz mühendis göçmenlere pek benzemiyoruz aslında. Edebiyat mezunu ya da Türkçe yazan, Türkçe ile iş yapmak isteyen insanlar olarak buraya gelmenin bambaşka bir boyutu da var. Sen o sürecin içinde yine de yazmaya niyetli kalmışsın belli ki, kitabın da bu süreçte çıkmış. O niyet nasıl diri kaldı sende?

Dışarıdan bakınca saçmalık gerçekten. Almanca bilmiyorsun bir kere. Neredeyse tüm meziyetlerin bir anda geçerliliğini yitiriyor. Korkunç… Yine de işte, dediğim gibi, bir planım vardı. Daha az işe giderek hayatta kalabilecek, böylece yazmak için zaman kazanacaktım. O kadar kolay olmadı ama oldu bir şekilde. Ayrıca bir yerden uzaklaşınca, aranızdaki o yeni oluşan mesafe, verimli bir toprak gibi… O boş alanı nasıl dolduracağın da sana kalıyor. Kültürün, geçmişin artık içinde yaşadığın bir şey değil, zihninde var olan bir konsept. Üretmek için iyi bir alan sağlıyor bu bence. Bu alanı kullanmak özleme de iyi geliyor.

Kimisi ret ya da romantize ederek veriyor göçe tepkisini, seninki de üretim olmuş öyleyse.

“Herkesin deneyimi biriciktir ve yüzlerce koşulun kesişiminden oluşur,” ve “Haydi hep birlikte birbirimizin hayatları hakkında ahkam kesmeyi bırakalım,” falan filan dedikten sonra yine de birtakım genelgeçer yargılara ulaşmaya çalışacağım tabii.

Günün sonunda göç bir travma ve bu travmaya farklı tepkiler veriliyor. Instagram’da market fişi paylaşanlar, buraya kâğıt üstünde taşınmış ama de facto hâlâ Türkiye’de yaşayanlar, mağduriyetin konforunu bırakamayıp kendini Cem Karaca ilan edenler, nostaljinin yalanlarına kanıp geride bıraktığı hayatını idealize edenler, geçmişi tamamen silmeye kalkıp kendini kaybedenler… Hepsi var. Hepsini de anlayabiliyorum. Asıl soru şu bence: Bavuluna ne koyacağını kendin seçebilir misin gerçekten? Kolay değil ama evet. Benim için kırılma noktası bu olmuştu. Ve tabii, nihayetinde bu bir tahterevalli. Bir çeşit “Ne kazanıyorsun ne kaybediyorsun?” hesabı göç.

Evet ama orada da bu son gelen neslin deneyimiyle ilk gelenlerinki arasında öyle bir uçurum var ki göç kelimesini ben bir türlü kendi üstüme yakıştıramıyorum mesela. Haddim değilmiş gibi geliyor. Türkiye’den bakınca çok ayrıcalıklıyız çünkü burada olabildiğimiz için. Ama burada da Türkiye’de hiç deneyimlemediğimiz bir ayrıcalıksızlık hâlini yaşıyoruz. Nereye oturtacağımızı tam bilemiyoruz.

Kesinlikle bambaşka iki şey. Gastarbeiter’lerin maruz kaldığı ötekileştirme, ırkçılık, nefret apayrı bir seviyedeydi. Şu an çok farklı bir dünyada yaşıyoruz. Travma büyüdükçe ona verilen tepki de büyüyor haliyle. Şu meşhur “Türkiye cennet vatan – Almanya acı vatan” kavramları bile yeterli bunu görmek için. O çok kızdığımız gurbetçi argümanı, “Türkiye harika bir yer, siz değerini bilmediğiniz için salaksınız,” cennet vatan lafının yanında değerlendirilince aydınlanıyor benim için. Cennet, yani dünyada acı çektikten sonra mükafatlandırılacağın yer, mükemmel bir yer olmak zorunda. Bu acılar dünyasında çok çalışıp biriktirdiğim paralarla kendime cennette bir ev yaptıracağım. Ne diyebilirsin ki?

Değindiğin diğer nokta da ilginç. Ben Türkiye’de büsbütün beyazdım ve dediğin gibi buraya gelince bir anda neredeyse tüm imtiyazlarımı yitirdim. Bu durum kendimi ve ilişkilerimi daha iyi anlamama yol açtı sanki.

Genel olarak şu var bence, “Türkiye’de her şey çok kötüydü, Avrupa’da ise çok güzel,” gibi sığ bir düşünceyle gelenler mutsuz oluyor hep. İkisi de cennet ya da cehennem değil çünkü.  

Bence Türkiyemizi uzaktan sevmek çok kolay. Çok kolay olan başka bir şey de hep mağdur pozisyonda kalmak. Oradayken oradan, buradayken buradan şikâyet etmek… Ben dediğin gibi düşünerek gelmemiştim ama yine de yıllarca çok mutsuzdum. Eva Hoffman kendi göç deneyimini anlattığı otobiyografisini, “Ben şimdi, buradayım,” diye bitiriyor. Bu bir mutlu son. Şimdide ve burada olmak herkese nasip olur umarım. Bayağı iyi iş.

Senin kitabındaki karakter ve öykülerde de göç teması var. Hiç göçmemiş olsaydın, bu kitap ortaya çıkmazdı, bu çok açık. Ama tam olarak nasıl etkiledi göçmenliğin bu kitap sürecini, içerikten tut zamanlamasına kadar?

Hiç göçmemiş Levni bambaşka biri olurdu tabii. Kendisini tanımıyorum, bilemem. Bir kitap yazmış olsaydı da o kitap bu kitap olmazdı. Öykülerin çoğu direkt göçle ilgili, göçle ilgili olmayanlar da kayıpla ilgili. Beni bu etkiledi, ben de bunu anlattım. İyi ki de öyle olmuş. Çok oyuncaklı bir alan bence. O lensten birçok konuya, hisse, duruma bakabiliyorsun. Türkiye’de yaşayan Levni kendine yazacak vakit edinebilir miydi, bilmiyorum. Zaten bu umutsuzluk yüzünden ayrıldım evden.

Berlin’deki gündelik hayat da senin için kurmacanın büyük bir kaynağı diyebilir miyiz öyleyse? Mesela bir kurye öyküsü var kitapta, senin de ilk geldiğin dönemlerde kuryelik yaptığını biliyorum.

Tabii ki. Yaşantımdan besleniyorum. Fakat öykülerime otokurmaca demem. Berlin’de bisikletli kuryelik yaparken İstanbul’daki Suriyeli bir motokuryeyi hayal etmeye başlamıştım. Bağlam her şeyi değiştiriyor. Bir de genelde şöyle oluyor: Kendimde tespit ettiğim birtakım özellikleri dev aynasının önüne koyuyorum ve “Nasıl olurdu?” diye düşünüyorum. Kaygılarım kontrol edilemez düzeyde olsaydı, nasıl olurdu? Ben olmayan biri bu durumu nasıl yaşardı?

Sonsuz göç hikâyesi var dünyada. Ama senin kitabında bizim gibi son dalgayla göç eden ve dolayısıyla yeni kaygılar taşıyan, genç kuşağa hitap eden karakterler de var.  Benim kaçırdığım diğer üretimler de vardır mutlaka ama bu kuşağın göç hikâyesinin henüz içinde olduğumuz için Sen Hiç Merak Etme burada oluşacak potansiyel külliyatın da ilklerinden olacak gibi.

Mutlaka vardır pek çok değerli eser. Ama ben biraz kaçıyorum onları okumaktan. Ya çok beğenip etkilenebilirim ya da özgün olacağım, ondan farklı olacağım diye normalde tutacağım yoldan sapabilirim. Ne bileyim… Sonuçta dünyada anlatılmamış bir şey yok. Ben nasıl anlatıyorum, önemli olan o. Ne denli korkmadan kendim olabiliyorum…

Böyle bir külliyat da oluşuyor şu an, evet. Ama açıkçası ben göç hakkında konuşmaktan bıktım. Böyle bir grup insan, sürekli içinde bulunduğumuz durumu izah etmeye çalışıyoruz gibi geliyor bana. David Foster Wallace’ın meşhur alegorisi var ya, bir balık, bir grup balığa gidip soruyor, “Ee, su nasıl beyler?” Balıklar da diyor ki: “Su ne lan?” Biz de tam tersi, durmaksızın içinde yaşadığımız sudan bahsediyoruz sanki. Sıkılıyorum bazen, kendimden de…

Yazma süreci ve göç hakkında konuştuk. Kitabın da yayımlandı, Berlin Kotti’deki Gökkuşağı Kitabevi’nde satılıyor hatta ilgilenenler için. Bundan sonra ne var? Yeni hikâyeler yolda mı? 

Yeni hikâyeler yolda da ne zaman gelirler Allah bilir. Federal Almanya Cumhuriyeti biraz daha işe gitmezsem kıçıma tekmeyi vuracak.

Saat Farkı’nın ilk basılı yayını Yaz Saati’nde bir öyküm olacak. Orada görüşelim.

Author

  • GMT +1 / GMT +2. Genelde konuşur, şanslıysa yazar. Arada medya öğrencisi, daima insan.

Öneriler

Killa Hakan, Kotti ve Türkçe Rap: “Bizim Hikâyemiz Kolay Yazılmadı”

Sanki Avrupa’nın ortasında, binlerce kişiyle dolu bu etkinlik salonu kalbimizde

Müptezhel ile Ankara’ya, Derdo ile Berlin’e Taşınmak

Şu sıralar Anadolu Flex dinleyerek vize evraklarımı toparlamakla ve Berlin’in

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin