2017 yılının mayıs ayı. Lise henüz bitmiş, üniversiteye daha sıra gelmemiş. İçimde senelerdir bir türlü anlamlandıramadığım aidiyet eksikliği hiç olmadığı kadar gerçek. İstanbul beni ihtişamıyla, kalabalığıyla, kibriyle boğuyor. Kafamın içindeki ses sürekli “Buradan gitmek lazım,” deyip duruyor. Nereye? Başka bir yer bilmiyorum…
Tam da o günlerde herkes ortalığı kasıp kavuran, Türkçe müziğin tam orta yerine rap bayrağını yeniden diken, sokakta konuşmaya cüret edemediklerimizden şarkılar yapan “Ezhel diye Ankaralı bir çocuk”tan bahsedip duruyor. O âna kadar rap benim için çocukluğumda duyduğum Ceza şarkılarından ibaret. O andan sonra yüksek lisans tez önerime kadar giden yolun isyanla dolu taşlarını döşüyoruz beraber.
Müptezhel’in 12 şarkısının sonuna geldiğimde, artık nereye gitmek istediğimi biliyorum. Senelerdir aradığım aidiyetin formülü “Ankara diye bir yer”de. Gitmesek de görmesek de orada samimiyetin, ötekiliğin, dostluğun, duygunun, dayanışmanın, soru sormanın, muhabbetin hâlâ takdirle karşılandığı, kucaklandığı bir yer var. “Şehrimin Tadı”nın “sadece dirsekten aşağısı bronz” çocuklarından, “Geceler”in “elinde hiçbir şey olmayışını” öven sesinden, “Alışamadım”ın “sistemin dehlizlerinden filizlenen” köklerinden, “Benim Derdim”in “dizilerin sahteliğini derdi belleyenlere” isyanından, “Esrarengiz”in “düzene küserek küf olan” gençliğinden tanıyorum orayı. Ve en nihayetinde Ezhel’in “Esat-Tunalı-Konur hattı” dediği yerin tam ortasına taşınıyorum.

İstanbul ile Ankara’nın farkı yüz yıldır konuşulup durur. Birine gri denir ötekine kaotik. Biri memuriyettir diğeri beyaz yakalılık. Biri Avrupalıdır biri Anadolulu. Bana sorsalar, “Geçiniz efendim…” derdim. İki şehrin asıl farkı mekânla kurulan ilişkidedir. İstanbul’da aslolan mekândır, sokağı mekândan tarif edersiniz. Savoy’un önünde buluşursunuz, Rexx’in oradan aşağı inersiniz. Ankara’da ise aslolan sokaktır, mekânı sokaktan tarif edersiniz. Büklüm’de içersiniz, Konur’dan geçersiniz… Ankara’da sosyalleşmenin özü insandır çünkü mekânın size tanıdıkları sınırlıdır. Bu yüzden Ankara’nın sosyal ilişkileri de İstanbul’dan bambaşkadır.
Bu ilişkiler elbette dile de yansır. Ankara argosunda “kaynatmak” vardır mesela, tatlı tatlı sohbet etmeye, samimiyet kurmaya denir. “Hocam” vardır, her ne kadar ODTÜ’den çıkmış olsa da yalnızca tüm Ankara’ya yayılmış bir hitap şekli değil, insanı eşitleyen bir bakış açısıdır. Yine Ezhel’le bütünleşen, hatta ekibine ve markasına isim olan “koal” vardır. Kökü koalisyondan gelir, ortak bir şeyler almak için parayı birleştirmek kastedilir. Bunların hepsi aslında bir ihtiyacın ürünüdür. Ankara’da şehrin size sunamadıklarını ilişkilerde ararken farklı toplulukların parçası olmayı, derin sohbetler etmeyi, paylaşmayı bazen zorunluluktan da olsa öğrenirsiniz. Yine bu yüzden Ankaralılar kendi çocuklarını dinlemeyi pek severler. Çilekeş, Pilli Bebek, Vega, Son Feci Bisiklet, Manga ve tabii Ezhel’in de selam çakmayı ihmal etmediği Mode XL… Hepsinde az biraz hissedilebilir bu sosyal dinamikler.
Velhasıl ben de Ankara’nın İskandinav kışında üşümemenin bir lüks olduğunu, İncek’i İncesu’dan ayıran sistemi, denizsiz kıyıları, “EGO’yla yaşayan Ankara metrosu”nun hem insana hem belediyeye dair bir eleştiri olduğunu hep burada yaşarken öğrendim. Bazı geceler şehrimin tadı genzimi yaka yaka Kolej’den Esat’a yürüdüm. Bazı geceler “Angaralıya paso alem gerek” diyerek Tunalı’ya attım kendimi. Ankara’yı tanıdıkça Ezhel’i daha iyi anladım, Ezhel’i anladıkça Ankara’yı daha iyi tanıdım. O yasaklanan ODTÜ Şenliği’ne desteğe geldi, ben o tutuklandığında Kartal Adliyesi’ne davasına gittim. Tam da bu yüzden benim için Türkiye’nin en çok dinlenen rap sanatçısı olamadı hiçbir zaman Ezhel, ben onu hep Ankaralı bir dosttan saydım.
Gelgelelim pek bahsetmesek de “Ankara’dan dünyaya” uzananların ya da en azından hayalleri Ankara sınırlarını aşanların iyi bildiği üzere, bu hırssız kentin bize sunduğu fırsatlar kısıtlıdır. Çoğu iş için, kimi yeni bir okul okumaya, bazısı memleketine… Zaman gelir ve bir bakarsınız herkes teker teker Ankara’dan gitmeye başlar. Gidenler Ankara’yı hep özler. Kalanlar döngüsünü kabullenir. Biz arafta kalanların ise zihninde bin bir tilki dolaşmaya başlar. İlkinin aksine, bu sefer kaçmak istemeyiz, gitmek zorunda kalırız. Belki bize kollarını fırsatlarla açmayan Ankara’ya biraz darılırız ama küsemeyiz.
Gidecek yeni bir yer aramaya başladığımda, İstanbul’a dönmek benim için bir seçenek bile değildi. Ankara’nın en güzel yanının İstanbul’a dönmek olmadığını artık çok iyi biliyordum. Ama nereye? Başka bir yer bilmiyordum…
Yakın arkadaşlarımın pek çoğunu yurtdışına “kaybetmiştim”, ikisini de Berlin’e yollamanın arifesindeydim. O günlerde geldi bu “acaba” bana da.
Hayatla muhteşem geçindiğim bir ilişkim olmadı çoğu zaman, ama bana geçtiği küçük kıyaklara hep inandım. 2024 yılının ekim ayında Berlin’e seyahat için gittiğimde Ezhel ile tanışma, hatta ufaktan “kaynatma” şansı bile yakaladım. Hemen ardından ikinci solo albümü Derdo geldi. Tıpkı Müptezhel gibi bana yine “yürü ya kulum” dedi ve kararımı verdim.

Bu noktada bir şeyin adını koymamız şart. Gitmek bambaşka, sürülmek bambaşka bir şey. Ezhel, her ne kadar neredeyse altı yıldır yuvası olan Berlin’i sevgiyle sahiplenmiş olsa da en nihayetinde bir sürgün. Derdo da bir sürgün albümü. Ancak bu, mevzu doğduğumuz toprakları geride bırakmak olduğunda hissettiğimiz ağır hislerde ortaklaşmadığımız anlamına gelmiyor. Müptezhel Ankaralılar nezdinde alt kültürün çocuklarına hitap ediyorsa, Derdo da ülkesine küsemeyen bir sürgünün nezdinde yurtdışındaki Türkiye diasporasına hitap ediyor. Göçün nedenlerini de sonuçlarını da çok iyi anlıyor çünkü bizzat yaşıyor. Derdo öncesi yaptığı çeşitli single ve ortak albümlerde edindiği –bizim de kendisinden ilhamla slogan olarak kullandığımız– “Tüm dünya mahallem” düsturuna sadık kalmaya devam ediyor.
Albüm, Sezen Aksu’nun sesiyle açılıyor: “Çaresizlik hissettiğim zamanlarda ben de sizin gibi çok çuvalladım hayatın içinde. Ama üst üste negatif olarak alırsanız, böyle dipsiz bir kuyuya yuvarlanır gidersiniz. Kendine acıyan, bedbaht, psikopat insan tiplerinden biri olursunuz. Hayatı olduğu gibi kabul etmeyi başarabilirseniz eğer, en azından oraya yaklaşabilirseniz eğer, yemek yemek gibi, içmek gibi, sevinç gibi doğal bir şey. Doğum gibi ölüm de doğal bir şey.” Adıyla müsemma, Derdo da sürgün ekseninde, bu çaresizlik ve kabullenme ikiliğinde, yıllardır göremediği Ankara ile yerine koymaya çalıştığı Berlin arasında gidip geliyor. Sadece Ezhel’i değil, tüm göçmenleri özünde “derdo” yapan işte tam da bu ikilik.
Albümün Oğuzcan Pelit tarafından tasarlanan kapağında Ezhel’in bir yanında Ankara ve simgesi Atakule, yüzünü döndüğü tarafında ise Berlin ve yapısı itibariyle Atakule’ye epey benzeyen simgesi Berliner Fernsehturm, yani Alexanderplatz TV Kulesi var. Ezhel, albüm boyunca sürgün olarak gidilen Berlin’e tutunabilmek için Ankara, hatta İstanbul ile çeşitli ortaklıklar arayıp duruyor. İşin güzel yanı, buluyor da. Buluyor ki altı yılın sonunda artık yüzünü Berlin’e dönmeyi başarabiliyor.
Müptezhel’deki alt kültüre ait kelimeler Derdo’da yerini yepyeni dillere bırakıyor. “Göçmenken düşünceyi, konuşmayı yabancı dil müdahalesinden korumak zor,” diyor Can Koçak. Ezhel’in sözüne de bu albümde İngilizce, Almanca, Kürtçe, hatta İspanyolca ve Japonca karışıyor. “En son anlayacağınız dilde konuşmayı bıraktım,” küskünlüğü yeri gelince çok dilliliğini eleştirenlere karşı “Muallakta ama sizin de güzelim Türkçeyi bildiğiniz,” cevabına dönüşebiliyor. Tüm göçmenler gibi onun da bir yanı anadiline tutunurken diğer yanı gündelik hayatında kullandığı dillere kayıyor. Ama günün sonunda ne yaparsa yapsın, “prizi şarja girmiyor.”
Albümün tamamına yayılan bir diğer ikilik de başarı ve yalnızlık. Müptezhel’de Ankara’nın arka mahallelerinde takılan öteki çocuk, Derdo’da artık dünyaca ünlü bir rap yıldızı. Hayal ettiği kadar parası, pahalı şaraplarla dolu sofraları, business class uçak biletleriyle Avrupa kentlerinde konserler verdiği bir hayatı var. Sadece Kreuzberg, Neukölln, Oberbaum’da değil, Londra, Manchester, Atina, Paris, Ibiza’da geziyor. Vize bile almadan yerküreyi arşınlıyor. Gidemediği tek yer var: Türkiye.
Göçmenlik deneyiminin çıkış noktasına dönecek olursak, aslında çoğumuzun motivasyonları benzer: Başka imkânlar yaratabilmek. Belki rap yıldızı değiliz, ama biz de kendimizce bir şeyleri başarmak için köklerimizden uzaklaşmayı göze alıyoruz. Madalyonun öteki yüzünde ise yine yalnızlık var. Ezhel’in aksine istediğimizde Türkiye’ye geri dönebilecek olsak dahi o an orada olamamanın buruk hissi hiç değişmiyor. Kaçırılan buluşmalar, FaceTime ile kutlanan doğum günleri, saat farkı yüzünden denk gelinemeyen aramalar… Gurbet, işte tam da öyle anlarda yıldızlardan daha uzak geliyor.
Tüm bunların yanında, Derdo’nun layığıyla yaptığı bir şey var ki aslında tüm göçmenlik tartışmalarının tam kalbinde yatıyor: Sürgündeyken dahi ayrıcalığı kabul etmek. Türkiye’nin maddi koşullarından sıyrılmış bir alandan söylenen, yapılan, hissedilen şeylerin bütünü şımarıklık olarak algılanabiliyor, hatta kimi zaman sahiden öyle de olabiliyor. Ancak bunun çözümü göçmenlik deneyimi üzerine kelam etmemekten ziyade, sözcüklerimize bu deneyimin ayrıcalığını kabul ederek başlamak. Bu vesileyle dilerim Saat Farkı da buradan çizdiği çizgiyle nitelikli paylaşımların yuvası olur.
Son olarak beni soracak olursanız, şu sıralar Anadolu Flex dinleyerek vize evraklarımı toparlamakla ve Berlin’in o meşhur barınma kriziyle uğraşıyorum. Özleyeceğime emin olduğum şeylere sıkı sıkı sarılıyorum. Hâlâ vakit varken Kıtır’da akşam birası içiyor, Sıhhiye Pazarı’nda gözleme yiyor, Devrim çimlerine doyasıya uzanıyorum.
Galiba Ezhel aksini söylese de Ankara’da yediğimiz ayazları unutmanın kolay olmadığına inanmak istiyorum.
