Fotoğraf: Patrick Tomasso / Unsplash

Hikâyemiz evrenselleşir mi?

Başka bir dile çevrileceğini varsayarak yazmak iyi bir fikir mi? Türkçenin bazı imkânlarını elinin tersiyle itmek anlamına gelmez mi? Yoksa meseleleri bağlamlaştırarak, ufak açıklamalar sunarak gerçekten ortak bir dil, bir tür "lingua franca" yakalanabilir mi?
5 Haziran 2025
8 dakika

Bu yazının çıkış noktası, geçen günlerde bir arkadaşımla yaptığımız tartışma. Kendisi Ankara’da geçen bir roman yazdı, şu sıralar yayıncı arıyor. Kitapta yurt dışından İstanbul’a inen başkarakter, Ankara otobüsüne binmek için havalimanından otogara yapacağı yolculuğu şöyle anlatıyor: “(…) şehrin epey dışında kalan havalimanından otogara gidip otobüse binmem zaten gece yarısını bulacaktı, yine sabahtan önce Ankara’ya varamayacaktım.” Tartışmamızın konusu tam da bu ifade.

Cümleyi ilk okuduğumda, havalimanının şehrin epey dışında kaldığını vurgulamaya gerek olup olmadığını sorguladım. Okuyanlara zaten sahip oldukları bir bilgi veriliyormuş hissine kapıldım. Sanki Türkiye’de yaşamış, Türkiye’yi bilen birinin değil, navigasyon uygulamasından havalimanı ile kent merkezi arasındaki mesafeye bakan birinin kullanacağı genel ifadelerdi bunlar. Arkadaşıma bundan bahsettiğimde, kitap başka dillere çevrildiği takdirde daha rahat anlaşılması için böyle yazdığını söyledi.

Başka bir dile çevrileceğini varsayarak yazmak iyi bir fikir miydi? Türkçenin bazı imkânlarını elinin tersiyle itmek anlamına gelmez miydi? Yoksa meseleleri bağlamlaştırarak, bu tür ufak açıklamalar sunarak gerçekten ortak bir dil, bir tür lingua franca yakalanabilir miydi? Konuyu bir süre tartıştık. O bunun “evrensel hikâye anlatıcılığı” olduğunu iddia ediyordu, ben de “standardizasyon” örneği olduğunu, en azından işin sonunun standardizasyona çıkacağını düşünüyordum. Bu yazıda –çok daha abartılı örnekler üzerinden– kendi bakış açımı açmaya çalışacağım.

Çeviri için yazmak: Fazla bağlam göz çıkarmaz

Geçen yıl bu zamanlarda Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kuru Otlar Üstüne’yle ilgili yazdığım yazıda, Orhan Pamuk’un meşhur “merhaba poğaçacı” videosundan ve romanlarında kullandığı Türkçeden bahsetmiştim. Özetle Pamuk’un sürekli –Batı dillerine– çevrilecekmiş gibi yazdığını iddia etmiş, Kafamda Bir Tuhaflık’tan birkaç örnek (cumhuriyet tarihindeki olaylara dair ayrıntılı izahat, “darbe” yerine ısrarla “askeri darbe” demek, bozayı anlatırken “bilmeyen dünya okurlarına” hitap etmek) vermiştim.

Amerikan hikâye anlatıcılığında, özellikle de hikâye anlatıcılığına dayalı gazetecilik örneklerinde (mesela The New York Times ve NYT yazarlarının elinden çıkan kurgudışı eserler) sıklıkla gördüğümüz bir eğilim bu. En basit kavramlar, olgular, hatta yer ve mekân adları için mutlaka bağlam veriliyor. Paris’in yanına “capital of France” / “Fransa’nın başkenti” vurgusu illaki ekleniyor örneğin. İnsanlar o kadarını da biliversin artık demek mümkün, ama bu pratiğin Amerika’dan çıkması pek şaşırtıcı olmayabilir. Neticede Amerikalıların dünyayı kendilerinden ibaret gördüğüne işaret edecek pek çok örnek var. Orada kimse “dünyanın en iyisi, en hızlısı, en güçlüsü, en şöylesi böylesi” değil örneğin, herkes Amerika’nın en iyisi olmak için yarışıyor, başaramayanlar Amerika’nın en kötüsü addediliyor[i].

Tabii Türkçede kullanılan hâli biraz daha farklı. Amerikalıların elinden çıkan metinlerde bağlam veren bu tür vurgular âdeta dünyanın ötesindeki dünyalara, yabancı bir gezegene ilk temasla bağdaştırılabilecekken, Türkçede sanki “güzel ülkemizin güzelliklerini” tanıtmanın yoluna dönüşüyor. Hikâyenin gerektirdiğini yapmak yerine araya rastgele boğaz manzarası, Kız Kulesi görüntüleri serpiştiren, nihayetinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kampanya filmi gibi görünen Netflix dizilerini, hatta –biraz daha kışkırtıcı bir örnek vermeyi göze alırsak– pandemi günlerinde çekilen reklamda turizm işçilerine giydirilen “Enjoy, I’m vaccinated” [Keyfinize bakın, aşılıyım] maskelerini hatırlamak mümkün. Tabii her zaman “güzel ülkemizin güzelliklerden” bahsetmek zor, böyle zamanlar için de “çölde açan çiçekler” hikâyelerimiz var. Bu hikâyelerin nasıl karşılık bulduğunu görmek için “Batılı için, Batılı tarafından” yapıldığı her karesinden belli olan Mustang’in (Deniz Gamze Ergüven, 2015) Oscar adaylığına kadar yürümesine, ya da “tabi olduğu ulus adına mahcubiyet duyan egzotik bir emsal” olmayı kabul eden edebiyat figürlerinin başarısına bakmak yeterli.

Orhan Pamuk bir zamanlar İngilizce dışındaki dillerde yazanların fiilen görünmez olduğunu, Batılı eleştirmenlerin onları belirli bir kimliğe sıkıştırdığını, yalnızca uyruklarıyla değerlendirdiğini söylemişti. Anglofon ülkelerin çeviriden pek hazzetmedikleri doğru (bunu dünya kültür-sanatını da kendinden ibaret sanma eğilimiyle açıklayabiliriz herhalde), örneğin İngiltere’de Japon edebiyatı dışında çeviri edebiyatın yaygın olduğunu söyleyemeyiz (bunu da Murakami etkisiyle mi açıklamalıyız?). Peki, cumhuriyetin 1923’te kurulduğunu vurguluyorsak (Kafamda Bir Tuhaflık, s. 27), ne kadar “Türkçe yazmış” sayılırız? Romanı Türkçe okuyabilen biri, bu bilgiye zaten sahip değil midir? Türkçe yazmak sadece dildeki harfleri, sözcükleri sıralamaktan mı ibarettir, yoksa dilin imlediği kültürel anlam kümesini de hesaba katmak mı gerekir? Metnin orijinali başka dilde yazılsa ve Türkçeye çevrilse, cumhuriyetin kuruluş tarihi vurgusunu Türkçe baskıdan çıkarmayı öneren bir çevirmen ya da editör haksız mı olur?

Orhan Pamuk romanlarını Türkçe yazmayı tercih ediyor, belki başka bir dile bu seviyede hakim olmadığındandır, belki de bu tercihi sebebiyle Almanya ya da Hollanda yerine Türk Milli Takımı’nda futbol oynamayı tercih eden gurbetçi futbolcular gibi teşekkürü hak ediyordur. Ama böyle kullanıldığında, Türkçe ve Türkiye coğrafyası yalnızca bir ilginçliğe ya da otantikliğe, edebiyat da bir tür pazarlama yöntemine indirgenmiyor mu? Hatırı sayılır klasikler böyle mi yapıyor, yoksa evrenselliği alabildiğine –ulusal bile değil– yerel ayrıntıların içinden mi yakalıyor?

Küreselleşme: 1 lira farkla büyük boy olsun

Karşı argüman evrenselleşme üzerinden kurulduğu için, biraz da işin bu kısmına, bahsettiğimiz standartlaşma riskinin nereden doğabileceğine bakalım.

İlk odak noktamız Şükran Günü, Cadılar Bayramı ya da Noel gibi Batı dünyasının kültürel pratikleri olsun. Bizzat kutlamıyorsak bile reklamlarda, filmlerde, dizilerde denk geldiğimiz günler bunlar, dolayısıyla etraflarındaki ritüellere aşinayız. Ailelerle bir araya gelindiğini, “trick or treat” [şeker mi şaka mı] sorusuyla kapı kapı gezildiğini, kostümler –ya da ağaçlarla, geyiklerle, kar taneleriyle dolu kazaklar– giyildiğini, hediyeler alındığını biliyor, Batı’daki kentlerin ışıl ışıl olduğu günlere, haftalara şahit oluyoruz. Tabii bu pratiklere içkin Hıristiyan ya da Yahudi-Hıristiyan gelenekleri de var, nitekim çeşitliliğiyle, çokkültürlülüğüyle övünen kentlerdeki gündelik hayatın seyrini doğrudan etkilemekle kalmayan bu gelenekler, sinema ve televizyon endüstrisinin büyük bütçeli yapımları aracılığıyla tüm dünyaya yayılıyorlar. Kültürün küreselleşmesinden bahsederken de bu tarz örnekleri hatırlamak önem taşıyor. Öyleyse, “küresel” değerlerden bahsederken, “dünyaca ünlü” gibi sıfatlar kullanırken neyi kastediyoruz? Saydığımız bu örnekler “küresel” –ya da “evrensel”– sözcüğünün imlediği çeşitliliği sahiden yansıtıyor mu?

Küreselleşme çalışmalarının önde gelen isimlerinden George Ritzer, toplumun ve kültürün McDonaldslaşmasından bahsediyor. Büyük bir klişe olsa da Amerikan kapitalizmi için “fast food”dan iyi bir metafor bulmak zor: Hızla, çok sayıda üretilen, çoğaltılması, yinelenmesi kolay olan yemekler (ya da ürünler, hizmetler, filmler, kitaplar, metalaştırılan her şey, yani her şey). Bunu kültürün geneline ya da kültür metinlerine uyarladığımızda ise kontrol altında tutulan, öngörülebilen, kârlılık ve verimlilik hesaplarına dahil edilebilen, tekrarlanabilecek şekilde üretilen ve yayılan ürünler görüyoruz. Yani Ritzer’e göre medya ve kültür etrafındaki her şey bir fast food zinciri tarafından sunulan hizmete benziyor. Bunun en net örneği de dünyanın her yerinde birebir aynı ürünü sunan, hatta “benzersiz satış noktası” tam da bu standart olan McDonald’s tabii.

Yaklaşık bir ay önce çevirmen Hüseyin Can Erkin de esprili bir dille bu konudan yakındı, “Şansınız yaver gider eseriniz yabancı dile çevrilecek olursa, vay çevirmenin haline,” diyerek Türkçe edebiyattaki karakterlere çemen, keşkek ya da kadınbudu köfte yerine daha “evrensel” besinler önerdi. Mimar Alev Akkor ise verdiği yanıtta yabancı dilde kitap okuyanların zaten farklı kültürlere dair bilgi edinmek isteyeceğini, dolayısıyla “yerel” yiyeceklerden kaçınmaya gerek olmadığını hatırlattı. Sahiden de –rastgele bir örnek vermek gerekirse– Vietnamlı bir yazar bize uzun uzun bánh mì yapan ya da yiyen karakterini anlatsa, çevirmen sözcüğü Türkçeleştirmeden bırakıp dipnot aracılığıyla açıklasa, hem yazarın tasviri hem de çevirmenin tarifi bizi meraklandırsa, belki hiç bilmediğimiz bir lezzet birden ağzımızı sulandırsa fena mı olur? Benzer biçimde Türkçeden çevrilmiş bir kitabın dipnotunda kadınbudu köfteden bahsedildiğini, hatta sözcüğün etimolojisine dair bir şeyler yazıldığını görsek, okuduğumuz metinden alacağımız keyif artmaz mı? Hamburgeri çok sevebilirsiniz, ama sanıyorum kimse sürekli hamburger yemek, yedirmek istemeyecektir.

Çeviri için yazmak fikri beni endişelendiriyor, çünkü yukarıda bahsettiğim standardizasyonun kültür-sanat ya da edebiyata yansıyan hâli gibi hissettiriyor. Dil olağan seyrinde evrilmiyor da yapay bir müdahaleye maruz kalıyor sanki, “merhaba poğaçacı” gibi kafa karıştıran ifadeler ortaya çıkıyor. Velhasıl hikâyemiz evrenselleşecekse, havalimanı ile kent merkezi arasındaki mesafeyi açık açık belirterek değil, sayfalarda inşa ettiğimiz mekân algısı sayesinde o mesafenin hiçbir şüpheye yer bırakılmayacak şekilde sezdirilmesiyle evrenselleşecek.


[i] Farklı yayınlardan birkaç örnek verelim: Amerika’nın en nefret edilen adamı, en mutlu adamı, en ünlü adamı, en güvenilir adamı, en sinir bozucu adamı, en dik kafalı adamı. “Büyük Amerikan romanı” mitini dahi bu kapsamda yorumlamak mümkün. Amerika’nın en iyisi addedilmenin bir istisnası da var tabii: Ulusal liglerde birinci olduklarında kendilerini dünya şampiyonu ilan eden spor kulüpleri.

Author

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

Öneriler

Gigue Production: “En büyük önceliğimiz herkesin maddi anlamda karşılayabileceği etkinlikler düzenlemek”

Londra merkezli Gigue Production, Türkiye’deki müzik sektöründe yıllar boyunca çalışmış

Nezaket Erden & Hakan Emre Ünal: “Hikâyelerimizi göçmenlerle buluşturmak bize iyi geliyor”

Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ı sahnede izlediyseniz, ne kadar

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin