Fotoğraf: Patrick Fraser/Corbis Outline

Murakami koşmasaydı yazabilir miydi?

"Koşmasaydım Yazamazdım"ı üç kez okudum. Her okuduğumda kendimle ve bu sanatla/zanaatla ilgili yeni sorular geliyor aklıma: Bir yazar ne zaman yazar olur, yazmak gerçekten bir maraton mudur, insan neden yazar… Ama dönüp durduğum büyük soru hep aynı: Murakami koşmasaydı gerçekten de yazamaz mıydı?
5 Haziran 2025
11 dakika

Gerçek bir centilmen ayrıldığı kadından da, ödediği vergiden de konuşmaz diye bir söz vardır.

Bu ilginç deyişle açıyor Haruki Murakami Koşmasaydım Yazamazdım’ı. Hemen sonraki cümlede bu sözü uydurduğunu, ama eğer doğru olsaydı, bir kalem daha ekleyebileceğini söylüyor: “[N]asıl zinde kaldığını anlatmamak da centilmenliğin kurallarından biri olabilirdi.” Bu gerçekte-var-olmayan-ama-üstüne-konuştukça-daha-da-gerçek-gibi-duran deyişe bir ekleme de ben yapmak istiyorum.

Gerçek bir centilmen, her ne iş yapıyorsa yapsın, o işi nasıl yaptığından uzun uzun bahsetmemeli.

Mesleğim gereği yazarların nasıl yazdığıyla oldukça ilgiliyim. Hele ki takip ettiğim yazarların günceleri, kendi hayatlarından yola çıkarak hazırladıkları kılavuzları, mektupları çıktı mı karşıma, büyük bir heves ve iştahla okurum. Hem Akademi Hödükleri adlı podcasti hem de Kayıp Rıhtım Görüntülü Arıyor söyleşi serisini bilenler fark etmiştir ki kimin yazma pratiği nasıl, hangi sanatçı hangi eserini nasıl bir süreçle ortaya çıkarıyor merak eder dururum.

Koşmasaydım Yazamazdım’ı üç kez okudum. Bir kez Türkçe, iki kez İngilizce. Her okuduğumda kendimle ve bu sanatla/zanaatla ilgili yeni sorular geliyor aklıma: Bir yazar ne zaman yazar olur, yazmak gerçekten bir maraton mudur, insan neden yazar… Ama dönüp durduğum büyük soru hep aynı:

Murakami koşmasaydı gerçekten de yazamaz mıydı?

Japon yazar onlarca yıl maraton koşmuş. Demir adam, triatlon, ultramaraton denemeleri de olmuş. Geçtiğimiz yıllarda, 70 yaşında The New Yorker’a verdiği söyleşide hâlâ koşmaya ve yüzmeye devam ettiğini söylüyor. Koşmasaydım Yazamazdım’da da koşu ve yazma eylemlerini nasıl gerçekleştirdiğine dair hem kronolojik hem de zihinsel olarak birbirine paralel anılar anlatıyor. Yarışlar ve uzun koşular sonrası yediği yemekleri ve yanında içtiği buz gibi biraları anlattığı zaman feci şekilde insanın canını çektirmesi dışında kitabın koşu betimlemeleri şahane. Dahası yazma pratiğiyle kurduğu paralellikleri de oldukça açık bir şekilde gösteriyor. Yine de insan düşünmeden edemiyor, koşmasaydı hakikaten yazamaz mıydı bu adam? Ben de koşuyorum ve yazıyorum; ama koşmayı bıraksam yazamaz mıyım ben de?

Bu çelişkiyle çeviri pratikleri üzerine düşünüyorum. Murakami’nin kitabının Japonca orijinali ve İngilizce çevirisinde adları Hashiru Koto ni Tsuite Kataru Toki ni Boku no Kataru Koto ve What I Talk About When I Talk About Running. Kitabın adı Raymond Carver’ın What We Talk About When We Talk About Love adlı öykü seçkisinden geliyor. Dilimize Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz (çev. Zafer Aracagök, İletişim Yayınları) ve Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz (çev. Ayça Sabuncuoğlu, Can Yayınları) diye çevrildi. Ben olsam Aşktan Konu Açıldı mı Neler Konuşuruz gibi bir çeviriyi tercih ederdim; ama konumuz bu değil. Konu çevirinin gücü ve Murakami’ye yüklediği sorumluluk.

Murakami Carver öykülerini çok sever, ondan nasıl etkilendiğinden de hep bahseder. Bahsi geçen öykü seçkisini Japoncaya çeviren de ta kendisi. Carver’ın ölümünden sonra kaleme aldığı “Edebi Yoldaşlar” yazısında Carver’dan şöyle bahsediyor: “Kurmaca yazma sanatına… kitap okuyarak –sonra da çeviri yaparak– çalıştım. Bu açıdan Raymond Carver tartışmasız en değerli hocam ve en iyi edebi yoldaşımdı.”

Buradan bakınca Murakami’nin yazma pratiklerine değindiği ilk kitabının adında niye Carver’a selam gönderdiğini anlamak kolay; ancak Koşmasaydım Yazamazdım diye çevrilen Türkçe metinde bu selam atlanmış. Eğer çevirmen Hüseyin Can Erkin’in onun yerine tercih ettiği başlık büyük bir önerme içermeseydi o kadar takılmazdım; ama başlıkla ilgili şöyle bir sorun var:

Murakami kitabın hiçbir yerinde koşmasaydı yazamayacağını söylemiyor.

Bu da ister istemez beni çevirmenin Murakami’ye yüklediği bu şaşırtıcı sorumluluk hakkında düşünmeye itiyor. Murakami koşmasa neden yazamasın? Koşmak ve yazmakla ilgili ne söylüyor olabilir bu kadar doğrudan bir nedenselliği tutarlı kılacak?

Bilinç akışıma biraz izin verip, genelleme hatasına da bile bile düşerek bu önermenin (Murakami koşmasaydı yazamazdı) Türkiye’de kültür metinlerine ve onların yazarlarına, yaratıcılarına dair bakışla ilgili bir gösterge olduğunu düşünüyorum. Kitabın adı Koşuyorum ve Yazıyorum da olabilirdi; ama olumsuz bir önerme kullanılıyor. Koşmasaydım Yazamazdım. Yani aslında Murakami adına konuşurken sanki bir sözlük sitesine yorum yapıyormuş gibi cümle kuruyoruz. Sanki masada haydi biraz da Murakami övelim diyen o arkadaşımıza cevap veriyoruz:

– Abi Murakami ne güzel yazıyor, değil mi?

– Evet; ama koşmasaydı yazamazdı.

İnsanların başarısını, yaptıkları işe karşı duyduğumuz hayranlığı bir şekilde açıklamaya çalışıyoruz. Kısa yollar arıyoruz. Murakami nasıl yazabiliyor? Koşuyor da ondan. Koşmasaydı yazamazdı.

Yazar roman yazmaya 29 yaşında başlıyor. Sıkı okurlarının artık ezbere bildiği bir hikâye. Beyzbol maçı izlerken buz gibi birasını yudumluyor ve gökyüzüne bakıp bir anda ben de roman yazabilirim diye düşünüyor. Roman yazmalıyım değil, yazsam yazarım âdeta. İşlettiği caz barı kapattıktan sonra mutfak masasında romanını yazmaya başlıyor, bir yıl kadar sonra, 1979’da ilk romanı basılıyor.

Koşmayaysa bundan birkaç yıl sonra, tam zamanlı bir yazar olduktan sonra başlıyor. Başlama nedeni oldukça pragmatik. Yazarlar gün boyu masa başında eğilip bükülüp oturur. Sağlıklı olmak için egzersiz şart. O halde koşu.

Aslında Murakami’nin koşma pratiğine bakınca tam tersi önermenin daha bile doğru olduğunu görüyoruz. Yazmasaydım Koşamazdım. Hatta daha doğrusu, Yazmasaydım Koşmazdım.

Koşu, hele ki maraton koşmak, günümüzde artık klişeleşmiş, hatta yıpranmış bir benzetme roman yazma deneyimi için. Bu hızlı bir koşu değil, maraton. O yüzden sabır şart, kendini yormadan, uzun süre odaklanmak şart…

Halbuki koşan ve/veya yazan insanlar fark edecektir ki maratonun bazı koşulara göre daha uzun sürmesi dışında, romanların da bazı metinlerden uzun olması haricinde ikisinin pek de bir benzerliği yok. Romanı maraton koşmaya benzetenler aslında her gün işin başına oturmaktan, az az da olsa ilerlemekten ve sonunda uzun bir metni bitirmekten bahsediyor. Halbuki maratonlar her gün az az olan şeyler değil. Maratonlar bir anda koşuluyor. Üç saat, dört saatte koşuluyor, mesafeler aşılıyor ve bitiyor. Duraksamak yok, ara vermek yok.

O halde benzetmenin maraton hazırlığıyla roman yazmak arasında daha iyi işleyeceğini düşünebilirsiniz; ancak bu da işlemiyor. Maraton hazırlığı her gün az az yapılan, sonra bir anda geri dönüp bakınca nasıl yol kat edildiği görülen bir şey değil. Hele ki maratonu biraz ciddiye alan biri haftada birkaç farklı koşu (hız koşusu, aralıklı koşu, uzun koşu) yapacak, üstüne bir de farklı egzersizler ekleyecektir. Roman yazarıysa romanını yazmak için haftada birkaç şiir, bir deneme, iki öykü yazmıyor. Roman yazıyor.

Murakami’ye dönelim. Tamam, maraton-roman benzetmesi o kadar iyi çalışmıyor dedik; ama Murakami’nin kitabı hâlâ yazmak ve koşmak arasındaki paralellikler üzerine kurulu. Yazar roman yazmanın da maraton koşmanın da dayanıklılık, sebat ve her gün kendini vermeyi gerektirdiğini söylüyor. Bir noktada yazmak zihinsel bir süreç olsa da koca bir kitabı bitirmenin fiziksel güç gerektirdiğini vurguluyor. “Elbette konu üzerine düşünen, zihindir. Fakat roman yazarı, öyküyü gereçlerini kuşanarak tüm vücuduyla düşünür. Bu işlemse yazarın bedensel gücünü en küçük zerresine kadar kullanmayı, çoğu durumda boşa harcamayı gerektirir,” diyor.

Bu önermeyi anlayabiliyorum. Aklıma dayanıklılık koşuları geliyor. Endurance run. Koşu terminolojisinde uzun süreli, görece düşük tempolu koşuları anlatıyor. Uzun bir süre, uzun bir mesafe, adım üstüne adım atabilmenizi sağlayan, devam etme gücünüzü yükselten koşular. Belki de maraton hazırlığının en önemli koşusu.

Kanepeden-5-kilometreye gibi bir programla koşmaya yeni başlayan herkesin hemen fark ettiği bir şey koşmayı bırakmanın ne kadar kolay olduğu. Çünkü vücudumuz bir aslan tarafından kovalanmadıkça, bir hırsızı kovalamadıkça, ya da Antik Yunan’da bir şehre savaşın bittiği haberini vermemiz gerekmedikçe koşmaya devam etmek istemiyor. İlk koşuda belki bir dakika içinde ayaklarımız, göğsümüz, her yerimiz bizi durdurmak için zonklamaya, alarm vermeye başlıyor. Dayanıklılık koşularına devam ettikçe bir dakika oluyor beş dakika, sonra oluyor yarım saat, bir de bakmışsınız saatlerce koşuyorsunuz.

Bu koşuların yazma pratiğiyle ilgili iki yönden büyük anlamı olduğunu düşünüyorum. Birincisi, endurance’ın etimolojik kökenine inince ulaştığımız endure sözcüğü. Eski İngilizceye, 14. yüzyıla kadar gittiğimiz zaman görüyoruz ki “var olmaya devam etmek” demek. Yani endurance koşusundaki her bir adım aslında var olmaya devam etmek. O zaman koşmayı bıraktığınız anda yok olursunuz. Kimbilir, belki bu yüzden Murakami kitabında inatla bahsediyor ne kadar yavaşlarsa yavaşlasın her maratonu koşarak tamamlamak istediğinden. Yazarken kalemi bırakmanın da var olmayı bırakmak anlamına gelmesi abartı gibi duyuluyor olabilir; ama kendi varlığını kaleminden çıkanlara bağlayan pek çok insanın bu hissi anlayabileceğine eminim.

İkinci büyük anlam da yine Murakami’nin bu koşularla ilgili şu sözü: “Acı kaçınılmazdır ama acı çekmek bir seçimdir (ve size bağlıdır)”. Dayanıklılık koşularıyla kendini paklamış, maratona hazırlanmış o koşucunun da ayakları, bacakları, göğsü acıyor, alelade bir akşam koşusuna çıkan insanın da. Meziyet o acıyı göz ardı edebilmekte, sürekli rahatsızlık hâlinden rahatsız olmamayı başarabilmekte. Dayanıklılık koşuları aslında insanı her şeyden önce rahatsızlıktan rahatsız olmamaya alıştırıyor. Her gün birkaç yüz sözcük yazarak aylar, belki yıllar sonra on binlerce sözcüklük bir metin hâline getirdiğiniz romanda da o günlük yazma rutininin, masa başında iki büklüm oturmanın, parmak uçlarınızla tuşlara vurmanın ve elbette beyninizi çalıştırmanın rahatsızlığı var. O rahatsızlıktan rahatsız olmamayı başarmak büyük meziyet.

Öyleyse Murakami’nin koşmanın yazmaya fiziksel açıdan neden yardım edebileceği konusundaki fikirleri de mantıklı. Koşmasaydı yazamazdı önermesi hâlâ abartılı, hâlâ gereksiz; ama 76 yaşında hâlâ eser üretmeye devam etmesinde koşma pratiğinin etkisiz olduğunu söyleyemeyiz.

Bu yazıyı yazarken bir yandan kendi yazma ve koşma pratiklerimi düşünmeye başladım. Şimdiye kadar özellikle kurmaca yazılarımda her gün oturup belirli bir süre, belirli bir sözcük sayısı ile kendini disipline eden yazarlardan olmadım. Hatta doktora tezimde bile izlediğim yol hep anlık patlamalar ve sürecin sonunda gelen aşırı uzun çalışma seansları oldu. Yıllar önce Yeryüzüne Bakan Teleskop’un ilk taslağını yazarken kendimi kapana kıstırdığımı, doğum günümden önceki 10 gün kendimi kapatıp taslağın üzerine çalıştığımı, hatta doğum günümde bile kutlamayı sırf kitabı bitirmek için birkaç saat geciktirdiğimi hatırlıyorum.

O zamanlar düzenli olarak koşmuyordum. Birkaç hafta koşuyor, sonra uzun aralıklar veriyordum. Şimdiyse sakatlıkların izin verdiği ölçüde her hafta en az üç kez koşmaya, her yıl daha uzun mesafelerde kendimi denemeye çalışıyorum. Yarı maratona kadar geldim. Kimbilir, belki maraton da koşarım.

Koşu haftamı ve günümü ayarlamak, planlamak için merkeze oturttuğum bir etkinlik. Hangi günler, ne kadar saat koşacağımı bilmek üniversitedeki işlerim ve yaratıcı girişimlerimi planlayabilmemi sağlıyor.

Yukarıda bahsettiğim bu ani patlamaların uzun metinlere işlemediğini fark ettiğim doktoramın son aylarında pomodoro tekniğini (yapacağınız işi 25 dakikalık parçalara bölmek) keşfettim. Tıpkı koşularda olduğu gibi önden uzunluğunu belirlemek, kaç tur atacağımı, arada ne kadar dinleneceğimi bilmek tezimi bitirmeme büyük katkı sağlamıştı.

Geçtiğimiz yıl daha çok koşmaya başlamış, doktorayı bitirmiştim. Ben de mantıklı olan tek şeyi yaptım. Kendime yazacağım roman için her gün bir pomodoro seansı zorunluluğu koydum. Her gün 25 dakika, yarım saat bile değil. Günde 25 dakika sayfanın başına geçtim, romanım üzerinde çalıştım. Bunu yaparken de koştum. Bazı günler 25 dakika, bazı günler çok daha fazla. Bazı günler koşmadan hemen önce yazdım, bazı günler koştuktan sonra.

İsterdim ki size sonunda bunun bir anlamı olmadığını, yaratıcılığı dakikalara, her gün başına geçilen şeylere, ya da maratona hazırlanırken yapacağınız gibi yapısı, uzunluğu belli idmanlara bölemeyeceğinizi söyleyeyim. Diyemiyorum; çünkü geçen yıl hem hiç olmadığı kadar uzun koştum hem de hiç olmadığı kadar uzun bir roman yazdım.

Hüseyin Can Erkin haklı çıktı. Koşmasaydım yazamazdım.

Author

  • GMT / GMT +1. Yazar, akademisyen, dungeon master.

Öneriler

Besim Hatinoğlu Londra’daki En İyi Adana Kebabını Sizinle Paylaşmayacak

Londra’da District Hattı üstünde bulunan Temple durağında inerseniz Covent Garden’a,

‘Yalın – Live at the Royal Albert Hall’: Bir İnceleme

Şubat 2026’ya dek Yalın dinleyicisi değildim. Kendisini “Cornetto Yazı”na tanıklık

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin