Fotoğraf: Sian Trenberth

Memet Ali Alabora: “Sylvester Stallone Rambo’dan kurtulur, ben Memoli’den kurtulamam”

14 Haziran 2025
18 dakika

Memet Ali Alabora’yla Londra’nın kuzeyindeki bir kafede buluşmak üzere birkaç hafta önden sözleşmiştik. Buluşacağımız günün sabahında Ekrem İmamoğlu gözaltına alındı. Konuşurken aklımız gündemde, elimiz gelecek haberleri kaçırmamak için telefondaydı. Siyasette, gündelik hayatta etkileri hâlâ devam eden bir dönüm noktasının ilk günlerini yaşadığımızın farkındaydık. Lafı en baştan aldık, günümüze gelirken elbette benzer bir dönüm noktasına, Gezi’ye de uğradık. İyi okumalar dileriz.

Abi direkt çocukluktan alıp bugüne getirmek istiyorum. Sen nereyi, ne kadar anlatmak istersen…

Uzun zamandır bu kadar kapsamlı bir röportaj vermemiştim.

25 Kasım 1977’de Şişli Okmeydanı SSK Hastanesi’nde dünyaya geldim. Bunu da yıllardır söylememiştim. Eskiden o kadar uzak gibi görünmüyordu.

Şu an 1977 hakikaten tarih öncesi gibi algılanıyor.

Oradan bu zamana kadar gelen süreyi ileri götürsek…

Aynen öyle. Yeni bir pratik gelişti kafamda, TikTok’ta filan da gördüğüm için hep yapıyorum.

Buradan 1977’ye gidiyorum. Sonra diyorum ki 1977’den kırk yedi sene geriye gittiğin zaman ne zamandı? 1930 arkadaşlar. Yani 1977’de benim yaşımda olan biri doğduğunda daha İkinci Dünya Savaşı olmamış. Öyle düşününce hakikaten 1977 tarih öncesi gibi gelmeye başladı. Bu yaş ilerlemesi tuhaf bir şeymiş.

Neyse, bölmeden devam edelim. Şişli ve Gayrettepe’de büyüdüm, çünkü babamla annem ayrıydı, babam Şişli’de, annem Gayrettepe’deydi. Sonra Mecidiyeköy’e taşındık, yani büyüdüğüm yerler oralardı.

Şişli 19 Mayıs İlkokulu’nda okudum. Şimdi imam hatip oldu, sürpriz. Sonra Özel Boğaziçi Lisesi’ne gittim, 7 yıl orada okudum, Maslak’ta. O zamanlar Maslak’ta hiçbir şey yoktu.

Şimdi bizim okul kapandı maalesef. Bu benim en büyük komplekslerimden biridir. Köklü okullardan mezun olanlara çok gıpta ederim, çünkü İstanbul’un şöyle bir özelliği vardır, İstanbul’da köklü bir liseden mezunsan, üniversiteden daha önemlidir. Önce liseni söylersin. İstanbul Erkekliyim, Robertliyim, St Benoîtlıyım, Kabataşlıyım, Maarif Kolejliyim…

Beni de çok üzen şeylerden bir tanesi oydu. Aynı yıkım, aynı değişim, aynı alttan oyma hikâyesi oralarda da devam ediyor. Mesela İstanbul Erkek’in yatakhanesi yıkıldı, bambaşka, saçma sapan bir blok yaptılar. Kadıköy Anadolu’yu yıktılar, Beşiktaş Anadolu’yu yıkmaya çalışıyorlar, parkına, yatakhanesine çöküyorlar. 30’lardan 40’lardan gelen o köklü lise alışkanlığı nasıl parça parça çıkıyorsa son on senede orada da aynı çürümeyi görüyoruz.

Aynen öyle. Bizim okul da satıldı, Ayazağa’da yeni okul yapacaklardı. Dönemin belediye başkanıyla anlaşamamışlar. Problem olmuş anladığım kadarıyla, söylenen o. Okul kapandı, ben okulsuz kaldım. Yani mezun olduğum lise yok.

Sonra İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda okudum 4 sene. 95’te girdim, 99’da mezun oldum. O okul da yok. Yani okul var da, sanırım Göztepe civarlarında bir apartmana taşındı. Kadıköy İskelesi’ndeki o harika konumunda değil.

Daha küçük yaşlardan itibaren konservatuvara girme planı var mıydı?

Tabii. Çocukluğumda iki şey söylerdim. Basketbolcu olacağım ve tiyatrocu olacağım.

Galatasaray’da oynadım, yani oynadım derken önce basketbol okuluna gittim 5 sene. Sonra miniklere geçildiğinde ben yaz tatiline gittiğim için döndüğümde antrenmanlara çıkıyordum sadece. Miniğin, yıldızın antrenmanlarına çıktım, ama hiçbir zaman oynayamadım, çünkü yaz tatilleri yapıyordum. Basketbolcu ya da futbolcu olmak istiyorsan, yaz tatili diye bir şey yok. Basketbolcu olacak bir çocuğun bütün ailesinin basketbolcu olması gerekiyor, tek başıma oldum diye bir şey yok. Benimki de olmadı, ama çok uzun yıllar devam ettim. Beşiktaş’ta antrenmana çıktım, sonra ENKA’da oynadım. ENKA’da bir koç vardı, en son ben yine tatile gidip gelince dedi ki: “Oğlum sen git sokakta oyna.” Basketbol maceramız böylece bitmiş oldu. Oysa ben çocukken basketbolcu ve tiyatrocu olacağım diye tutturuyordum. İnsanlar da diyordu ki ikisi birden olmaz evladım. Olmuyormuş.

Sonra konservatuvarda okudum, ama ilginç bir hikâye var o arada. O zamanlar kredili sistem diye bir şey gelmişti, benim lise yarı dönemde, konservatuvara girmeden 6 ay evvel bitti. Sadece İnkılap ile Beden kalmıştı, cuma günleri 4 saat. Bomboşum yani 6 ay. Ben de dublaj mı yapsam diye düşünüyordum, annem babam dublajcı.

Bir yaz evvel Savaş Ay bana demişti ki: “Biz senin gibi zıpkın gibi delikanlılarla çalışıyoruz.” Ben de gittim A Takımı’na, orada muhabirlik yapmaya başladım. Önce asistan muhabirlik, sonra muhabirlik, çok sardı. 2 buçuk yıl hem A Takımı’nı hem konservatuvarı aynı anda devam ettirdim.

1995-97 arası çok acayip şeylere birinci elden tanıklık ettim. Metin Göktepe öldürüldüğünde de Gazi olayları olduğunda da gazeteciydim. Doğuya da gittim, savaş devam ederken orada muhabirlik de yaptım. 1997’de İsrail’e gittim, Filistin’e iki kere gittim, Arafat’ı bizzat gördüm. Tevfik Ağansoy vurulduğunda oraya ilk giden gazeteciler bizdik. Çok değişik bir zamanda, doğuda faili meçhullerin, savaşın yoğun olduğu bir dönemde gazetecilik yapıyordum.

Aynı zamanda gazetecilerin fiilen alanda olduğu, haber kovaladığı, ajanstan derleme yapmadığı bir dönem. Gazeteciliğin gazetecilik olduğu yıllardan bahsediyoruz.

Ben polis muhabirliği de yaptım. Hâlâ telsiz kodlarını hatırlarım. 510 silah sesi mesela, ya da 501’di.

1997’de daha fazla yapmak istemiyorum bu işi dedim. Zaten konservatuvardayken oyunculuk kariyerine de devam ettim. Dizilerde oynadım, önce Kara Melek, sonra Yılan Hikayesi. 1999’da okul bitti. Sonrası koca bir hayat artık, orayı anlatmam biraz zor olacak, ama en azından milenyuma kadar getireyim sizi.

Konservatuvarda unutamadığın, efsanevi bir hoca var mıydı?

Yıldız Kenter babamın da annemin de hocasıydı, benim de hocam oldu. Benim için efsanevi hoca dediğin odur. Zaten Türk tiyatrosunda Yıldız Kenter’den daha efsanevi bir hoca bulmak zor, belki Cüneyt Gökçer de olabilir, ama Yıldız Hoca sürekli, durmadan hocalık yapmış. Kartal Tibet’in de hocası, benden 10-15 yaş küçüklerin de. Biz bir hesap yapmıştık, hayatı boyunca yaklaşık 1500 öğrenci yetiştirmiş olması gerekir. Daha büyük bir efsane olamaz zaten.

Peki konservatuvarda hiç Mustafa ile Betül’ün oğlu diye sana daha sert ya da daha az toleranslı davrandıkları oldu mu?

Yok, öyle bir fark hissetmedim. Tabii Yıldız Hoca kayırdığı, biraz daha sevdiği öğrencileri olurdu, canikoları olurdu yani. Ben de biraz canikosu gibiydim, ama biz genel olarak birbirini tutan, ansambl olmayı seven bir sınıftık.

Fotoğraf: Umut Kurç

O dizilerle birlikte tanınırlık da artmaya başlıyor tabii. En çok da Yılan Hikayesi’yle herhalde, değil mi? Benim çocukluğuma denk geliyor, ama ailenin başka programı olduğu zaman izleyeceğim diye olay çıkardığımı hatırlıyorum.

Önce A Takımı’yla biraz tanınmaya başladım. Malivole diye bir bölümüm vardı. Sonra Kara Melek‘te oynayınca yolda görenler Hakan demeye başladı, karakterin adı. Ama tabii Yılan Hikayesi öyle büyük bir fenomen ki… Hesaplanacak bir fenomen de değil, ikinci bölüm yayımlandıktan sonra sokakta yürüyemez hâle gelmiştim. O yaz, yani 2000 yazında bir gün Bakırköy’de imza gününe gittik. İmza gününde camekân oynuyordu, öyle bir hınca hınç kalabalık. Çevik kuvvet geldi, 150 polis bizi yakında bir otele götürdüler, oradaki kalabalığı nizama soktular, biz öyle girebildik. Ertesi gün Hürriyet’te manşet oldum “Memoli-mania nedir?” diye.

Taylor Swift konserlerinde ufak tefek sismik hareketler oluyor ya…

Evet, 2000 yazı benim için öyleydi.

Peki, Memoli karakterinin adı nereden geldi?

Dizinin yazarı Tayfun Güneyer aynı zamanda kanalın yöneticilerindendi. Aydın Doğan’ın damadı Mehmet Ali Yalçındağ ile Cannes’a gidiyorlar. Eşi Arzuhan Yalçındağ bir vesileyle ona sesleniyor “Memo Ali, Memo Ali!” diye. Bunu da Tayfun duyuyor, Memo Ali – Memoli güzel isim olur, bir gün bir karakter yazarsam adını Memoli koyarım diyor. Sonra yazıyor, proje uzun zaman boyunca bir sürü el değiştiriyor. Osman Yağmurdereli beni bulana kadar 30 tane oyuncu değerlendirmişler, hatta Alain Delon’un oğlu Anthony Delon ile bile konuşmuşlar.

Sonra Nihat Durak arıyor, diyor ki buldum, Memet Ali Alabora. Osman Yağmurdereli de “50 yaşında adam, nasıl olacak?” diyor, babam zannediyor çünkü. Ya o değil, oğlu diyor. Ofise geliyorum, Osman Abi beni görüyor. Hiç unutmuyorum, kapıdan girdim, “Koçum,” dedi, “sen 3 ay sonra sokakta yürüyemeyeceksin, biliyor musun?” Ben de anlamadım nasıl olacağını, ama orada gördüğü zaman tamam dediğini hatırlıyorum, hani gözünde görürsün ya. Böylece Memoli televizyon tarihine kazandırıldı.

Ama müthiş bir tesadüf olmuş, Memoli karakteri için Memet Ali Alabora’yı bulmak…

Gerçekten öyle. O yüzden benim bundan kurtulma olasılığım yok. Sylvester Stallone Rambo‘dan ya da Rocky’den kurtulabilir, ama ben Memoli’den kurtulamam.

Ondan sonra da kariyerin şahlanarak devam ediyor. Bir yandan tiyatro, bir yandan sinema ve televizyon.

Evet. Memoli, sonra filmler, sonra oyunlar, bir sürü şey. Bazen benim de unuttuğum, “Aaa böyle bir şey yapmıştık,” dedirten işler çıkabiliyor. Balede oynamıştım mesela, geçenlerde geldi aklıma, Kubilay Tunçer yazmıştı, Beyhan Murphy yönetmişti.

Röportaja hazırlanırken ben de hafızamı yokladım. Gerekirse açıp bakarız Google‘dan, bütün filmografi dökeriz, belki seni bile şaşırtan şeyler buluruz. Ama ben nereden hatırlıyorum acaba diye düşündüm. 7 Kocalı Hürmüz’ü (Ezel Akay, 2009) hatırladım mesela, doktor rolündeydin.

Evet, Hüsrev.

Bir de tabii Heberler vardı.

Heberler benim için televizyonda yaptığım en iyi iş. Hâlâ arkadaşlarıma izletiyorum. Heberler devam etse herhalde ömür boyu yapabilirdim. O kadar sevdiğim bir işti, çünkü biz onu hep birlikte yazıyorduk, Melikşah’la ben editörlüğünü yapıyorduk. Her şey Levent Kazak’ın vizyonundan çıkıyordu, Ümit Alan daha çok siyasi işleri yazıyordu. Şahane bir yazar ekibimiz vardı. Koca bir ekiptik.

Mesela yemek arasına gidiyorduk, aklımıza bir şey geliyordu, gidip onu çekiyorduk. Hakikaten tamamen özgür olabildiğimiz, istediğimiz türde mizah yapabildiğimiz, benim için muhteşem bir işti.

Saturday Night Live havasını estiren bir yanı vardı.

Biraz öyle, biraz da Not the Nine O’Clock News ve Brass Eye gibi Britanya mizahına yaklaşan yanları da vardı. Benim için hakikaten özeldi. Şimdi oturup kimseye Yılan Hikayesi izlettirmem, “Gelin şu yirminci bölümü izleyelim,” demem. Ama gerçekten bazen arkadaşlarla oturuyoruz, “Dur şuradan şu skeci, bu skeci izleyelim,” deyip Heberler izliyoruz.

Bunu başka yerlerde anlattığına denk geldim, ama tekrar sorayım. Neden bitti proje?

Gezi diye bir şey oldu Türkiye’de (gülüyor). 28 Mayıs’ta biz Heberler toplantısı yapıyorduk ve Digiturk’e TMSF el koymuştu. 28 Mayıs, yani Gezi’nin birinci günü. 27 Mayıs ağaçların söküldüğü gün, 28 Mayıs da ilk gazın sıkıldığı gün. Biz de yönetimle toplantıdaydık.

29 Mayıs’ta son bölümü çektik. Son yayını o hafta yaptık, o hafta zaten her şeyin dönüm noktası oldu. Ben de İstanbul’da dışarıda yediğim son yemeğimi 27 Mayıs’ta yemiş oldum. Oradan sonra her şey değişti.

Abi müsaadenle Gezi’ye bir kulvardan daha geleceğim. Sizin bir de Mi Minör oyunu vardı.

Evet, nisan sonunda bitti Mi Minör, ama biz prodüksiyonu kaldırmamıştık. Turne yaparız diye düşünüyorduk.

Oyunun interaktif kısmı nasıl aklınıza geldi, nasıl işledi?

Ben hep basketbol sahası gibi düşünmüştüm orayı. Seyirciler oyuncularla aynı düzlemde, sahne yok, seyircilerin olaylara tepki vermesi bekleniyor.

Bir piyanist ve ekibi var, seyircileri olanlara tepki vermeye, telefonlarını kullanarak tweet atmaya teşvik ediyor. Fotoğraf çekmelerini, paylaşmalarını istiyorduk. Telefonunuzu kapatın değil, tam tersi.

Alana girdiğin andan itibaren Pinima diye bir ülkeye gelmiş oluyordun, o ülkenin içinde bir role playing game oynuyordun.

Hikâyeyi baştan dinleyince böyle kesişim noktalarını yakalamak da güzel oluyor. Döndük dolaştık, basketbola geldik yine. Buradan da Gezi’ye gelmişken senden Gezi’yi dinlemek isteriz abi. Tabii “Nesini anlatayım?” diyeceksin muhtemelen.

Anlatayım abi, benden nesini dinlemek istersiniz? (gülüyor)

Belki şuradan başlayabiliriz. Bugün geri dönüp o günlere baktığımızda o konjonktürün epey değiştiğini görebiliyoruz. Örneğin seninle birlikte orada tepki gösteren, sokağa çıkan çok fazla oyuncu, sanatçı vardı. Son dönemde o kadar sık gördüğümüz bir şey olmamaya başladı bu. O söylemin değişimini nasıl gözlemliyorsun, bugünden Gezi’nin mirasına baktığında ne görüyorsun?

“Avrupa’nın üstünde bir hayalet dolaşıyor,” diyor ya, Gezi de Türkiye’nin üzerinde dolaşan, dolaşmaya da devam edecek güzel bir hayalet. 2019’da Köln’de Alevi Federasyonu’nun otuzuncu yılı için Gezi’yle ilgili küçük bir şey yazmıştım. Kendim nasıl anlıyorum Gezi’yi, onu anlatmaya çalışmıştım. O gün ne dediysem hâlâ orada duruyorum, oraya bakabilirsiniz.

Gezi Türkiye tarihinin çok temel noktalarından, biricik noktalarından biri. Örneği çok da olmayan noktalarından biri, hayaleti de hâlâ üzerimizde geziniyor. Bugün Ekrem İmamoğlu’na yapılan müdahale bile bir şekilde Gezi’yle bağlantılı. Dolayısıyla Gezi’nin hayaleti hiçbir zaman kalkmadı, büyük ihtimalle de kalkmayacak.

Bazen sanki hiçbir şey olmamış, hiçbir şey değişmemiş gibi düşünülüyor, ama öyle değil, toplumsal olayların etkileri çok daha uzun sürer. Evet, o zamandan bugüne çok şey değişti, çok umutlandık, çok umutsuzluğa kapıldık, bir sürü şey oldu, olmadı. Bir de henüz Gezi’yle ilgili bir closure yaşamadık, hesaplaşamadık. Gezi kapanmamış bir mesele, kapatamadı kimse. İyi anlamda da kötü anlamda da.

Düşünsenize, aradan 12 yıl geçmiş, 12 yıl öncesinin konuşmalarından insan tutukluyorlar. Şimdi mi farkına vardılar, hayır, öyle değil. Yarattığı etkinin ne kadar süreğen olduğunu, meselenin ne kadar kapanmamış olduğunu gösteriyor.

Bu 1984’vari yeni tarih yazımı da o süreci kapatma, kirletme, itibarsızlaştırma çalışmalarının bir parçası. Berkin Elvan’ın cenazesini hatırlıyorum, çalıştığım kültür kurumunda dükkânı kapattık, hep beraber gittik. Aşırı zengin yöneticiler, kurumsal insanlar, herkes oradaydı. Fakat bugün o yaşananları bir tür nefret objesi hâline getirmek için bambaşka bir tarih yazılıyor. Bunun da tek sebebi, kapatamadığın şeyi itibarsızlaştırmaya çalışmak.

Evet, ama bu hayalet orada dolaşmaya devam edecek.

Birkaç yıl önce İleri Haber’e verdiğin bir röportaj vardı, “Sanıyorum bir çetele tutulacaksa, (…) teslim olanlar en çok acıtanlar galiba. Ve bu teslimiyet kimi zaman birlikte fotoğraf çektirmek, kimi zaman daha öteye giden bir teslimiyet olmuş oluyor,” demiştin. Bunu magazinsel bir sebeple hatırlatmıyorum. Aksine, “o fotoğrafı vermemek” ifadesinin o sınırı çok güzel çizdiğini düşünüyorum.

Korku anlaşılır bir şey. İnsanların şu anda bazı şeylerden çekinmesi, bazı şeylerden kopması çok anlaşılır, çok da insani bir duygu. Ama o fotoğrafı vermeyin ya. O fotoğrafı vermeyin, bir şey bulun, vermeyin o fotoğrafı.

Ya da verin abi. Ama bilin ki tarihin yanlış yerinde duruyorsunuz. Bir gün ortaya çıkar, yani tarihin yanlış yerinde durduğunuz bir gün ortaya çıkacaktır.

Her zaman da tarihin doğru yerinde durmamış olabiliriz. Bugünden dönüp 30 yıl evveline bakıp “Ulan hiçbir şey dememiştik, galiba doğru yerde durmamışız,” da diyebilirsin, ama kendine bu soruyu sormak önemli. Bak, Ahmet Kaya konusunda kimler nerede durmuş, kimler nerede durmamış, bugün çıkıyor ortaya. 20 yıl sonra daha da kabak gibi ortaya çıkacak.

Fotoğraf: Umut Kurç

Biraz da Türkiye’den ayrıldıktan sonrasını konuşalım. İlk etapta Cardiff, sonra Londra. O süreç nasıl gelişti?

2013’te Galler’e, Cardiff’e gittim, hâlâ bir tarafımı Gallerli addediyorum. BAK adlı yaratıcı iletişim ajansım orada. Nasıl ki Türkiye’yle bağım kopmuyor, Galler’le bağım da öyle. Galler’de olan bütün politik, kültürel, siyasi gelişmeleri, dedikoduları hâlâ duyuyorum.

10 yılımı Galler’de geçirdim, Gallerli oldum. Biraz Galce öğrendim, kendimi ifade edebilecek kadar değil ama en azından dile aşinalığım var. Bir dizide oynadım. Zona çıkardım ezber yaparken, ama olsun.

Neler yaptım o 10 yılda? 2015’te ilk oyun prodüksiyonunu yapıp onunla 23 il ve kasabada, toplam 25 günlük bir turne yaptık. Ondan sonra ilk Galce ve Türkçe oyunu çıkardık, önce provalarıyla, sonra bizzat oyunla turne yaptık. Yani turneyle şimdiden bütün Galler’i dört kere filan gezdim. Ayrıca Galler’in bağımsızlık kampanyasını yürüttüm. Yürüttüm derken, BAK olarak bağımsızlık kampanyasının ajansıydık. Sonra içerideki birtakım olaylardan ötürü 6 ay boyunca 4 kişi bütün kampanyayı yürütmek durumunda kaldık. İki yıl evvel Galler Ulusal Tiyatrosu’nun kampanyasını yaptık, Galler Yeşiller Partisi‘nin son kampanyasını yine biz üstlendik. 4 yıldır Wrexham’da dünyanın ilk futbol kültür festivallerinden biri Wal Goch Festivali’ni düzenliyoruz.

Spor kültür festivali ne demek?

“A festival for football lovers all around the world” [Dünyanın tüm futbolseverleri için bir festival]. Geliyorsun, üç gün boyunca futbol yiyip futbol içip futbol konuşuyorsun. Futbol oynamıyorsun, ama dünya çapında futbolcular konuk olarak geliyor.

Wrexham zaten Hollywood yıldızlarının yatırımıyla tanınmaya başlayan bir kulüp.

Evet, onların kentin adının duyulmasına çok katkısı oldu. Wrexham’ın başka bir özelliği Galler Futbol Federasyonu‘nun kurulduğu şehir olması. Hem futbol filmleri gösterdiğimiz hem de futbol kültürünü konuştuğumuz bir festival yaptık yani.

Dolayısıyla 10 yıllık Galler maceram böyle geçti. Aslında bitmiş bir macera değil, ben orada kök salmış durumdayım. 6 derece uzaklık teorisi var ya, Galler’deki 1 derece hocam. Geçen BBC Radio’da programını yaptılar, çağırdıkları konuk herkesle bir bağlantı buldu.

İlk etapta Londra ya da İngiltere’nin başka bir yerindense Galler tercihi nasıl gelişti?

Galler tesadüftü, ama benim için esas niye gittiğimiz değil niye kaldığımız daha önemli oldu. Galler’de bir gün bile kendimi yabancı gibi hissetmedim. Benim için en değerli hikâye oydu.

Başka projeler için Londra’ya sürekli gidip geliyordum zaten. Hatırlıyorum, 4 saat otobüse binip 15 dakika audition’a girip 4 saat otobüsle tekrar Cardiff’e döndüğüm çok oldu. Yeni bir hayat kurmaya çalıştığın zaman her şeyi yapıyorsun.

Biraz da buraya geldikten sonraki kariyerinden bahsedelim. En son Diane Morgan’ın dizisinde oynadığına dair bir paylaşım yaptın.

Burada dizilerde oynamaya devam ediyorum. ITV’de bir dizide oynadım, sonra BBC’de Four Lives diye bir dizide oynadım, Starz’daki The Serpent Queen’de oynadım. Şimdi de Diane Morgan’ın Mandy diye 15 dakikalık bir dizisi var, orada bir bölümde, iki sahnede oynuyorum. Öyle çok büyük bir rol değil, ama çok keyifli bir proje. Bir de Diane hakikaten benim de çok sevdiğim bir komedyen. Dolayısıyla onun projesinde oynamak çok güzeldi. Bir de Wild Cherry diye başka bir dizide oynadım şimdi, yakında BBC’de çıkacak.

Son olarak Istanbul Elsewhere’e gelelim, konuşmaya da senin İstanbul meyhaneleriyle olan bağından başlayalım.

Meyhanelerde büyüdüm desem yeridir. Babam büyük rakıcı. Daha doğrusu sanat camiasının ana sahnelerinden biridir meyhane. Birinci Yeni, İkinci Yeni meyhanede doğmuş, senin şiirin meyhanede doğmuş yani.

Istanbul Elsewhere’in bir YouTube kanalı var. Orada yayımlanan Berlin ve Paris videolarımıza bakabilirsiniz, orada “Buranın meyhanesi neresidir?” sorusunun izini sürmeye çalışıyoruz. Yani Türkiyeliler nereye takılıyor değil, Berlinli için meyhane nedir, kamusal alan, entelektüel alan neresidir? Britanya’daki karşılığı tartışmasız pub’dır mesela. Pub yalnızca bar değildir, bir kültür kurumudur. Oy verme hakkını savunan charter hareketi, buradaki sendikal hareketler, hepsi pub’larda örgütlenmiştir.

İşte Berlin’de bunun izini sürdük, kneipe’ye gittik. Paris’te bistrolara, kafelere gittik. İstanbul’da bunun karşılığı da meyhane. 2300-2400 yıllık bir gelenek bu. Biz aslında meyhane yapalım diye başlamadık. 2019’un yazında Istanbul Elsewhere diye bir proje düşündük, İstanbul dışında İstanbullu deneyimler sunmak istedik. Baktık, dedik ki İstanbul’un ana sahnelerinden biri meyhane, o zaman pop-up’la başlayalım.

Pandemi olunca online yapalım dedik, oradan koskoca bir platform doğdu gather-in diye. Online meyhaneyle başlayıp bambaşka bir yere evrildi, sonra İstanbul Elsewhere dünyayı da gezen pop-up meyhaneleriyle, Londra’daki Üç Günlük Meyhane’yle koca bir mecraya dönüştü.

Diğer ülkelerdeki pop-up’lar nasıl oluyor?

Yeni Rakı’yla ortak yapıyoruz. Önce Berlin’e, Paris’e gittik. İlerleyen dönemde başka yerlere de gideceğiz, böylece pop up’ı gezdirmiş olacağız.

Bizim için güzel bir kavramsal yolculuk oldu, çünkü işin altyapısıyla, tarihiyle bu kadar ilgilenmeye başlayınca aslında bir nevi arkeolojisini de yapıyor, sürekli yeni şeyler keşfediyorsun.

Fotoğraf: Umut Kurç

Sizin çok uzun zamandır Londra’da bir İstanbul meyhanesi, eski tarz bir meyhane açma fikriniz vardı. Üç Günlük Meyhane o ihtiyacı karşıladı herhalde, değil mi?

Tabii ki. Üç Günlük Meyhane’nin bütün hikâyesi zaten bir İstanbul deneyimi yaşatmak. Onun için de çok kavga ediyoruz. Atıyorum, niye şalgam yok diyorlar mesela. Ben de şunu anlatmaya çalışıyorum. İstanbul’da bir sürü meyhanede artık şalgam var, ama biz burada bir şeyin çerçevesini çizmeye çalışıyoruz ki Londra’da İstanbul hikâyesini anlatabilelim. Onun için bir süreliğine sofrada hiç acı meze de olmayacak mesela.

Acı mezeler İstanbul’a çok yeni girdi, son 20 yılın filan işi. Atom son 15 yılın, acılı ezme de son 20-25 yılın işi. Ben humusu ilk defa 17-18 yaşında yedim mesela. Bu arada ben evde zırhtan kebap çekiyorum, o ayrı bir şey. Ona bayılıyorum, ama burada o çerçeveyi çizerek bir deneyimi anlatmaya çalışıyoruz. Bunu oturtalım, ondan sonra başka şeyler de olur. Şekerli zeytinyağlı mezeleri, portakallı kerevizi, barbunya pilakiyi biraz anlatalım, biraz gösterelim, biraz o çerçeveyi çizelim istiyoruz. Böyle bir İstanbul deneyimi yaşatmak için Üç Günlük Meyhane’yi haftanın üç günü, perşembe, cuma, cumartesi günleri Dalston’da, Cafe Route’ta hayata geçiriyoruz. 1 Temmuz’a kadar süreli bir performans yapmak istedik.

Benim sorularım tamamdır abi, çok teşekkür ederiz.

O zaman harika. Ben teşekkür ederim.

Authors

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

  • GMT / GMT +1. Prodüksiyon direktörü, bilim kurgu gurusu, iyi yemeğin peşinde.

Öneriler

Nezaket Erden & Hakan Emre Ünal: “Hikâyelerimizi göçmenlerle buluşturmak bize iyi geliyor”

Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ı sahnede izlediyseniz, ne kadar

Karikatürist İltem Dilek: “Göç ettikten sonra kendimi tekrar inşa etmem gerekti”

Mizah dergilerine aşinaysanız, İltem Dilek’in karikatürlerine denk gelmiş olabilirsiniz. Belki

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin