Karikatürist İltem Dilek: “Göç ettikten sonra kendimi tekrar inşa etmem gerekti”

17 Ekim 2025
12 dakika

Mizah dergilerine aşinaysanız, İltem Dilek’in karikatürlerine denk gelmiş olabilirsiniz. Belki Türkiye’de ana akım siyasetin nasıl çalıştığını birkaç karede özetlemeyi başaran “Köpocu”ya gülmüş, belki tek argümanıyla Marksizmi bitiren “liseli dostum”la tanışmışsınızdır. 

Dilek’in bugünlerdeki odak noktası ise doğup büyüdüğü ülkeyle bağını güçlü tutmanın farklı yollarını bulmak. Kendisi bir süredir Hollanda’da yaşıyor, pek çok göçmen gibi Türkiye’yi özlüyor, nereye ait olduğunu sorguluyor. İltem Dilek’le Zoom’da bir araya geldik, çizerlik kariyerini, göçmenlik deneyimlerini, bugün Türkiye’ye baktığında ne gördüğünü konuştuk. 

Direkt nerede doğup büyüdünüz diye sorarak başlamak istiyorum. Başka bir röportajdan Yıldız Teknik Endüstri Mühendisliğinde okuduğunuzu öğrendim. Oraya geçiş nasıl oldu, sonra nasıl başka bir kariyere evrildiniz, yavaş yavaş hepsini konuşuruz.

Esas memleketim Amasya, ama ben orayı henüz hiç tanımıyorum. Çocukluğum, beni ben yapan hemen her şey Antalya’da geçti. 18 yaşında üniversite için İstanbul’a gittim. İstanbul hayalimdi, çünkü Antalya o zamanlar yavaş bir şehirdi. İstanbul’un hareketliliğine, kültür sanat hayatına özeniyordum. Şimdi düşününce Antalya’nın o yavaşlığı ne güzelmiş aslında.

Hangi mizah dergilerini okuyordunuz o dönem?

İlkokulda Leman’ı yakaladım. Ortaokulda da Lombak. Lombak’tan bir ekip haftalık dergi yapmaya karar verip 2002’de Penguen’i kurdu. O sırada ben lisedeydim, Penguen’i ilk sayısından beri okumaya başlamış olmalıyım. Çizer olmayı da kafaya ta o yıllarda koydum açıkçası. Ama neye dayanarak koydum onu da bilmiyorum. Yeteneğim var mı yok mu hiç bilmeden körü körüne inanmıştım, şimdi şaşırıyorum o gözükaralığa. İnanmıştım çünkü bir çeşit adanmışlıkla okuyordum. Mizah dergileri popüler kültürün tam göbeğindeydi o zamanlar. Rock müzik gibi işte, kimliğimizi belirliyordu.

İstanbul’daki ilk haftamda yanıma bir arkadaşımı da alıp Penguen’in amatör günlerine gittim. Cuma akşamüstleri olurdu. Daha 18 yaşını yeni doldurmuştum. Bildiğiniz A4 kâğıda pilot kalemle, gerçekten beceriksizce çizilmiş bir şeyler götürdüm. Buna rağmen yayımlandı ve bu beni çok motive etti. Ben de öğrenciliğimin ilk yıllarında kendimi amatör çizerliğe adadım. “Bende iş var, ama daha çok yolum var,” gibi hissediyordum, gerçekten de öyleydi.

Serde maymun iştahlılık olunca bir süre koptum. Tam zamanlı döndüğümde 2012’ydi, artık Uykusuz’da köşe sahibi olmuştum. 5-6 yıl kadar, pişmeye başladığım dönemleri Uykusuz’da geçirdim diyebilirim.

Rock müzikle mizah dergileri arasında kurduğunuz bağ çok ilginç geldi. Sizce orada altkültürlerin bir çeşit kesişimi mi söz konusuydu?

Geri dönüp baktığımda görüyorum ki ikisi de kafa dengi olduğunu düşündüğüm insanların buluştuğu birer mecraymış 2000’lerde. Tüketim alışkanlıkları üzerinden oluşan bir topluluk vardı, Converse giymek bile buna dahildi mesela. Bunların temsil ettiği bir şey vardı. Hafif aykırı, sistemin dayattığını olduğu gibi kabul etmeyen kim varsa o çatı altındaydı sanki. Olay rock müziğin kendisinde mi, bana sorarsanız değil. O sadece bir araçtı, biz birbirimizi orada bulduk.

Buradan aklıma “15 yıldır uyuyan adam” tiplemeniz geldi. Meselenin nostaljik bir boyutu da var tabii.

Evet, 2015 civarları çiziyordum onu. Kısa tişört, altına uzun sweatshirt, önünde South Park karakterleri var. 2000’lerle birlikte gelen bir estetik işte.

Bir de Uykusuz ekibiyle bir dönem Hortlak diye bir dergi çıkarıyorduk, onun için Lusifer diye bir karakter çizdim. Normalde yaptığım işleri beğenmem, hatta biraz utanırım. Ama Lusifer’le bir gönül bağım olmuştu, çünkü kötü olmaya çalışıyordu, ama kendi içinde çok kırılgan, ezik, anne problemleri olan, arkadaşlık kuramayan bir karakterdi. Şu an baktığımda da birçok insanın Lusifer gibi takıldığını, iç dünyasındaki kırılganlığı narsisistik mekanizmalarla kapatmaya çalıştığını görüyorum.

Dilerseniz biraz da göçmenlikten bahsedelim. Hollanda’ya ilk yüksek lisans için gittiniz, değil mi?

Evet, Amsterdam Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptım. Aynı zamanda partnerim Hollandalı. İkisini birleştirdim, o bahaneyle geldim.

Yüksek lisanstan sonra da kariyer değiştirdim. Çizerlik biraz daha freelance, hatta keyfine yaptığım bir şeye dönüştü. Bazen kitap okurken ilgimi çeken bir bölüm oluyor, not almak istiyorum, çizerek not alıyorum. Böyle bir araca dönüştü benim için. Bir de Türkiye’den uzaklaştıkça okur kitlesine bir şey çizme isteğim de gitti. Duygusal, romantik bir bağ elbette var, fakat yeni nesli, arkadan gelenleri artık tanımıyorum.

Ne zamandır Amsterdam’da yaşıyorsunuz?

8 yıl oldu. İstanbul’daki evimi 10 yıl önce kapattım aslında, ama 2 yıl geçiş dönemi gibiydi, biraz Antalya’da, biraz Hollanda’da yaşadım.

O sıralar Türkiye’de art arda terör olayları yaşanıyordu, hatırlarsınız. Bir de 2020’de Ayasofya’yı müzeden camiye dönüştürdüler. Bu iki süreçle birlikte benim içimde Türkiye’ye dair bir şeyler kırıldı.

Bir de çizerliğin ilk yıllarında bir şeylere uyum sağlamaya, kendinizi hem okura hem de usta çizerlere kabul ettirmeye çalışıyorsunuz. Kaygan bir zemindi, özellikle de genç bir kadın çizer için. İster istemez bugün olsa çizmeyeceğim şeyler çizdiğimi, örneğin bazen hemcinslerime yüklendiğimi görüyorum. Erkeklerin dünyasında var olmaya çalışıyordum, hakikaten de “Aaa hiç kadın çizer gibi değil!” diye de pohpohlanıyordum. Başlarda övgü olarak algılamıştım. Sonradan buna da yabancılaştım. Ya ben ne yapıyorum burada dedim.

Evet, internette “Hiç kadın çizer gibi değil” tarzı pek çok yorum gördüm.

Aslında ben kendimce şunu yıkmaya çalışıyordum. Kadınlar bunu çizer, şunu çizer gibi bir algı vardı. Ben neden böyle düşünüldüğünü hiç anlamadım. Biz de aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeyleri sorguluyoruz. Hatta bana sorarsanız, kadınlar biraz daha üst sürüm gibi. 🙂 Bu yüzden de kadın olduğumu öne çıkarmadan, kim olduğumu hatırlatmadan çizmeye başladım.

Bir de 2012’de köşem oldu diyorum ya, o dönem kendi köşende politik bir şeyler çizmek 1980’leri hatırlatıyordu, dolayısıyla biraz demode görülüyordu. Elbette ülkede çok sorun vardı, ama bugünkü kadar kötü değildi. Ben de o sıralar gündelik hayattan ufak tefek gözlemlerimi çiziyordum. Ama 2015’e geldiğimizde bu çizdiklerim o kadar anlamsız gelmeye başladı ki… Cumartesi bomba patlıyor, ben pazartesiye köşe yetiştiriyorum. Ne çizeceğim ki, “Perdeleri şöyle astın, böyle astın,” şakası mı çizeceğim?

Gezi oldu, 15 Temmuz oldu, şehirlerde bombalar patlamaya devam etti, ben de bir noktada onlarla ilgili bir şeyler çizmeye başladım. Aslında yankı da buldu, insanlar ilişki kurabildi. Ama benim için çok hızlı bir geçiş oldu, yavaş yavaş yaptığım işe yabancılaştım. Çünkü sürekli güncel siyasete dair bir şey çizdiğinizde, yalnızca iktidar karşıtlığında konumlandığınızda, aslında iktidarın istediği bir düzlemde gidip geliyorsunuz. Oradan bize bir top geliyor, biz hemen geri göndermeye çalışıyoruz gibi. Türkiye’de kalırsam bu düzlemde sıkışıp kalacağımı hissettim.

Ben Penguen’i ara ara okuyordum, ama en düzenli okuduğum mizah dergisi Uykusuz’du. Tam üniversiteye girdiğim yıl çıkmaya başlamıştı. Hatırladığım kadarıyla derginin ilk 2-3 sayfasında gündeme dair bir şeyler hep oluyordu. O yüzden siyasi karikatürlerin demode görülmesi konusunu biraz daha açmanızı rica edeceğim.

İşte gündeme dair karikatürler o 2-3 sayfayla sınırlıydı. O sayfalarda vardı, ama bana kalırsa biraz görev gibi, Gırgır geleneğinin devamı gibi yapılıyordu. Diğer sayfalar genelde apolitik olurdu, çünkü usta çizerler bile 1980 sonrası apolitik iklimde büyümüşlerdi.

Ben de sizin işlerinize dönüp baktığımda başlarda biraz daha gündelik hayat meselelerine, farklı bağlamlara, örneğin sosyal medya dünyasına ya da uzaya ve uzaylılara uyarlanmış “Türklük hallerine” dair işler görüyorum. Bir dönem sizin de dediğiniz gibi daha doğrudan politik referansları olan işler de var. Şimdi de o bağı kaybettim, yeni nesli takip edemiyorum diyorsunuz. Bunun nasıl bir önemi var? Yani bir karikatürist günümüz dünyasıyla, insanlarla nasıl ilişkilenir?

Bu soruyu aslında senelerce basılı yayına çizmiş usta çizerlere sormak lazım, ama kendimce yanıtlayayım. Basılı mizah dergileri yakın geçmişe, belki 2020’ye kadar hâlâ okunuyordu. Belirli bir kitlesi vardı, ama özellikle pandemiyle beraber her şey gibi karikatürler de dijitalleşti, çizerler için mecra birden değişiverdi.

Normalde elinize mizah dergisi aldığınızda küçük küçük yazılar görürsünüz, okumaya başlarsınız, yavaş yavaş tüketirsiniz, değil mi? İnsanlar bundan keyif alıyordu. Şimdilerde tüketim sosyal medyada, görmeye ve duymaya dayalı oldu. Çizerler de gördüğüm kadarıyla artık karikatürü nasıl sosyal medyada ve video formatında tüketilebilir bir şeye dönüştürürüz sorusunu düşünüyor.

Röportaja hazırlanırken benim de not aldığım bir şeydi bu. Karikatürleri dergi yerine sosyal medyadan paylaşınca aldığınız geri dönüşlerin niceliği ve niteliğinin de değiştiğini tahmin ediyorum. Eminim bunun da hem olumlu hem de olumsuz yanları vardır.

Bizim okurumuz bir şeyi beğenmezse en fazla “İltem Hanım, niye böyle yaptınız?” der. Sosyal medyada ise “dergi okuru” diye adlandıramayacağım, benim bilmediğim bir kitle var. Ben bu insanları tanımıyorum, adını da koyamıyorum, ama genelde saldıranlar onlar oluyor. Herkes “Aman dillerine düşmeyelim, aman yanlış anlamasınlar,” diye düşünüyor, ama bu tür anlık tepkilerin gerçekten ürkütücü bir yanı da var. Geçenlerde Leman’a saldırdılar biliyorsunuz.

Göç ettiğinizden, Hollanda’daki hayatınızdan kısaca bahsettik. Bir de göçmen kimliğine, göçmenlik deneyiminize dair ne düşündüğünüzü sorayım.

Bizim jenerasyon (Y kuşağı) 15 yaşındayken ortalama bir Amerikalı gençle aynı şeyleri tükettiği için, ne bileyim, Limp Bizkit dinlediği, zincirli pantolon giydiği için kendini batılı bir akranıyla denk zannediyordu. Hani “Ben zaten dünya insanıyım ya, buralara çokum,” gibi bir inanış vardır. Ben böyle düşünüyordum demiyorum, ama çabucak uyum sağlayacağıma emindim.. Öyle olmadı. Bir kere insanın doğup büyüdüğü iklimden bambaşka bir iklime gitmesi çok kötü bir şey (gülüyor).

Muktedirlerin bana bir kötülük yaptığını düşünüyorum. Kendi toprağımdan, kendi iklimimden, alışkın olduğum denizden, gökyüzünden, zeytin ağaçlarından, nar ağaçlarından, incir ağaçlarından zorla koparılmış gibi hissediyorum. Bambaşka bir yere geldim, buranın da gecesi gündüzü bile farklı.

Buraya gelince göç etmenin ne derece zor olduğunu fark ettim. Herkesin toprağı, ait hissettiği bir coğrafya, konuştuğu bir dil var. Tabii bazen aynı dili konuştuğunuz insanla bağ kuramıyorsunuz, örneğin İngilizce konuştuğunuz bir Yunanla daha iyi anlaşıyorsunuz. Orada da coğrafi bir paylaşım var çünkü. İşte çok karışık, çok katmanlı bir mesele, onu fark ettim.

Hollanda film seti gibi bir ülke, tek katman yani. Bizde yerin altında Cumhuriyet vardır, altında Osmanlı, Bizans vardır, Anadolu’ya geçsek Frigyalılar, Likyalılar vardır. O katmanlar ruhunuza bir şekilde işliyor, siz de hayatınıza öyle devam ediyorsunuz. Ben Termessos’ta, dağlardaki bir amfi tiyatroda çay içerek büyüdüm. Sonra buraya geliyorsunuz, her şeyden önce dünyanın kalanına ne kadar üstenci bir yaklaşımları olduğunu görüyorsunuz, “Ya senin geçmişin ne ki?” diyesiniz geliyor.

Öte yandan burada toplumda yazılı olmayan bir anlaşma var ve tüm zorluğuna rağmen göçmenlikte ısrar etmemizin sebebi de bu. “Ben senin alanına girmeyeceğim,” diyor. Bir kadın olarak sokakta gece bisikletle giderken arkama bakmam gerekmiyor. Bir yandan böyle bir şey kurmuşlar, bunları düşünüyorsunuz. Göçtüğüzde bütün kimliğiniz alabora oluyor. Jenga diye bir oyun vardı ya… Belirli bir yaşa kadar, yanlış eğitim sistemiyle, işlevsiz toplum yapısıyla kör topal bir şey inşa etmişiz, o birdenbire yıkılıyor. Benim de 30 yaşından sonra kendimi tekrar inşa etmem gerekti burada. Bu da beni hem güçlendirdi hem de nereye ait olduğunu bilmeyen bir insana dönüştürdü.

Türkiye’ye gittiğimde inanılmaz özlemiş oluyorum. Hâlâ çok seviyorum. İyi kötü başka memleketleri de gezdiğimi düşünüyorum, bence Anadolu dünyanın en iyi coğrafyalarından biri. Çok güzel insanlarımız da var. Ama bir şeyler yanlış gidiyor, bu yüzden de ben orada barınamayacağımı hissediyorum, bu da canımı çok sıkıyor.

Yakın zamanda “Baktığın Yerde İstanbul’u Görmek” diye bir yazı yayımladık. Yazıyı yazan Erdem arkadaşımız Porto’ya gitmiş, gördüğü köprü, deniz ve martı manzarasını İstanbul’a benzetmişti. Ekipteki arkadaşların ve okurların içinde fazlasıyla tanıdık, ama henüz adı konulmamış bir his uyandırdı. Size de tanıdık gelen, bahsettiğiniz gezilerde yaşadığınız bir his mi bu?

Porto’yu henüz görmedim, ama gidenlerin İstanbul’a benzettiğini biliyorum. Bence hepimiz gittiğimiz yerde bir paralellik yakalamaya çalışıyoruz. Hollanda gibi ülkeler o açıdan da yabancı geliyor aslında. Çünkü mimarimizde Fransız, Alman, İtalyan ekolleri var, ama Hollanda’da Türkiye’yle neredeyse hiçbir paralellik yok.

Napoli’ye gitmiştik mesela. Üç göçmen kadındık, bir de İstanbul’dan gelen arkadaşımız vardı. Gördüğümüz her yerde “Burası aynı Nişantaşı”, “Burası aynı Kadıköy”, “Burası aynı İTÜ’den aşağı inen yokuş” demeye başladık. Sırf bu yüzden tatile Türkiye’ye gitmeyeceksem, İtalya’ya, Yunanistan’a gitmeye çalışıyorum.

İnsan göçünce kendi içinde yeni bir Türkiye, yeni bir memleket yaratıyor aslında. Göçmen olmakla başka türlü nasıl başa çıkılabilir bilmiyorum. Ben Türkiye’den kafa olarak uzaklaşmıştım, ama sonra kendi içimde tekrar yakınlaştığım bir iç dünya kurdum. Anadolu tarihine, Bizans sanatına dair kitaplar okuyorum, Anadolu coğrafyasının Ortodoks geçmişini öğrenmeye çalışıyorum, türkülerden ya da meyhane şarkılarından oluşan özel çalma listeleri oluşturuyorum. Göçmenlik başka türlü, kuru kuruya çekilmez diye düşünüyorum (gülüyor).

Bir vesileyle uzaklaşmak zorunda hissettiğiniz bir coğrafyayla bağ kurmanın farklı yollarını bulmak gibi düşünebiliriz herhalde.

Bir de Türkiye’de yaşayan bir insan artık boğazına kadar dolmuş oluyor. Biraz önce bahsettiğim gibi politik gündem size bir top atıyor, siz ona öfkelenip tepki gösteriyorsunuz, sonra size bin tane daha top geliyor, bombardıman altına kalıyorsunuz. Hâl böyle olunca “Ben Anadolu tarihi okuyacağım, Bizans sanatıyla ilgileneceğim,” diyecek alanınız ve merakınız kalmayabiliyor. Uzaktayken bu alanı biraz olsun bulabildiğimi düşünüyorum, orayı da kendimce güzelliklerle doldurmaya çalışıyorum.

Author

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

Öneriler

Gigue Production: “En büyük önceliğimiz herkesin maddi anlamda karşılayabileceği etkinlikler düzenlemek”

Londra merkezli Gigue Production, Türkiye’deki müzik sektöründe yıllar boyunca çalışmış

Nezaket Erden & Hakan Emre Ünal: “Hikâyelerimizi göçmenlerle buluşturmak bize iyi geliyor”

Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ı sahnede izlediyseniz, ne kadar

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin