Fotoğraf: Belinda Fewings / Unsplash

İngiltere’de Hocalık Yaparken Neler Öğrendim?

İngiltere’de öğretmen maaşları düşük sayılmaz. Fakat ben lisans derecemi Birleşik Krallık’taki bir üniversitede almadığım için işverenler öğretmenlik sertifikamı tanımıyor, eğitim alanı dışından başvuru yapıyormuşum gibi muamele ediyorlardı.
25 Haziran 2025
11 dakika

Yüksek lisansımı University College London’ın Eğitim Felsefesi bölümünde tamamladım. Eğitimim devam ederken bir yandan da giderlerimi karşılayabilmek adına İngilizce öğretmenliği yaptım. Avrupa ya da İngiltere vatandaşı diğer sınıf arkadaşlarım gibi devletten maddi destek almadığım için çalışmak zorundaydım. Yurtdışına okumaya giden diğer öğrencilerin aksine kendimi şanslı görüyorum, zira yaptığım iş yine eğitimle alakalıydı. Pek çok göçmen genç İngilizlerin yapmak istemediği, sınıfsal olarak düşük gördüğü garsonluk, dönercilik gibi işlerde çalıştırılıyordu. Okurken çalışmak beni zorlamış olsa da kendi alanımda olduğum için bunu bir fırsata çevirerek öğrencilerimi gözlemliyor, öğretmenlik tecrübelerimi eğitim felsefesi makalelerime yansıtabiliyordum.

Yüksek lisansımı bitirdikten sonra iş aramaya koyuldum ve büyük hayal kırıklıklarıyla karşılaştım. Türkiye’nin en köklü üniversitelerinin birinin Fizik Öğretmenliği bölümünden mezun olup gittiğim bir ülkede, dünya sıralamasının en yukarılarında yer alan okullardan birinde yüksek lisans yaptıktan sonra aldığım iş tekliflerinin çoğunun SEN Teaching Assistant (özel gereksinimli öğrenciler için yardımcı öğretmen) ya da sub-teacher (boş dersleri dolduran geçici öğretmen) oluşu hevesimi büsbütün kırmıştı. Ancak beni rahatsız eden en büyük sorun bu değildi. Zira göçmen olarak hangi alanda çalışırsam çalışayım fırsatların önüme altın tepsiyle sunulmayacağını biliyordum. Ancak gelen iş teklifleri günlük, devamlılığı olmayan ve giderlerimi karşılamama dahi yetmeyecek kadar düşük ücretler öneriyordu. Aslında İngiltere’de öğretmen maaşları düşük sayılmaz. Fakat ben lisans derecemi Birleşik Krallık’taki bir üniversitede almadığım için İngiltere’de öğretmenlik yapmak için gerekli olan QTS’e (Kalifiye Öğretmen Statüsü) sahip değildim. Böylece işverenler benim öğretmenlik sertifikamı tanımıyor, bana eğitim alanı dışından başvuru yapıyormuşum gibi muamele ediyorlardı. Öğretmen ajanslarına kaydoluyor, onların bana günlük iş bulmalarını bekliyordum. Sabah 6 civarı telefon edip okulun adresini veriyorlardı. Ben de ya boş dersleri dolduruyor ya da özel gereksinimli öğrencilerle ilgileniyordum.

Bir defasında evime oldukça uzak bir okuldan üç gün üst üste çalışacağım bir teklif aldım ve yola koyuldum. Coğrafya, tarih, müzik, beden derslerine girdim. Sonrasında benim fizik öğretmeni olduğumu ve İngilizcemin yeterli olduğunu düşündükleri için beni yalnızca fen ve fizik derslerine yönlendirdiler. Üç günün sonunda okulda çalışmaya devam edecektim, zira fen öğretmenlerinden biri hamileydi ve mayısa, yani eğitim-öğretim yılının sonuna kadar okula gelemeyecekti. Ancak QTS’imin olmayışı beni yine zor duruma soktu. Zira bana teklif edilen maaş, devletin belirlediği Non-Qualified Teacher [kalifiye olmayan öğretmen] seviyesindeydi. Aynı görev tanımına sahip bir başka fen öğretmenin maaşı ise bana önerilenin yaklaşık bir buçuk katıydı. Vergilendirmeler, evimden uzak bir okula giderken harcadığım yol parası ve okuldaki yemeklerin ücretli oluşuyla birlikte bu maaş bana yeterli gelmemişti. Yine de Londra’da edineceğim öğretmenlik tecrübesi hem kariyerim için hem de vizyonum için oldukça gerekliydi. İşi kabul ettim.

Maaşın yetersizliğinden dolayı felsefe sınıfları oluşturdum, akşamları eve geldikten sonra felsefe dersleri vermeye başladım. Yüksek lisans yaparken tanıştığım öğrencilerim sayesinde İngilizce dersleri vermeye de devam ettim. Artık haftanın yedi günü çalışıyordum. Sabah 6’da uyanıyor, dört vesaitle okula gidiyor, her gün toplam üç saatimi yollarda harcıyordum. Üstelik çalıştığım okul Londra’nın dışında olduğu için iş yerime giden tren 20 dakikada bir sefer yapıyordu. Yani her sabah süren bu maratonda oldukça dakik de olmak zorundaydım. Akşamları okul çıkışlarında hiç vakit kaybetmeden eve dönüyordum, ancak özellikle kış saati uygulamasına geçildiğinde Türkiye ile 3 saatlik fark oluştuğu için online derslerimi Türkiye saatiyle en geç 20.00’de, yani 17.00’de başlatabiliyordum. Bu da demek oluyor ki okuldan döner dönmez çoğu zaman üzerimdeki kıyafetleri dahi değiştirme imkânı bulamadan yeniden çalışmak zorundaydım. Akşam yemeklerini genellikle hazırlamak, hatta yemek için bile vakit bulamadığım için çoğu zaman otobüste bir paket cips yiyerek geçiştiriyordum. Bu elbette uzun vadede sağlığa zararlıydı, ancak maddi zorluklarla mücadele edebilmek için başka bir çıkış yolum yoktu.

Okulda ve online derslerde öğrencilerimle kurduğum iletişim oldukça samimi ve gerçekti. Böylesi zor dönemlerde bir göçmen olarak yalnızlığımı telafi edebilecek en büyük sığınağım da buydu. Öğretmenlik yapmayı ve öğrencilerimle iletişim halinde olmayı seviyordum. Ancak QTS’e sahip olmadığım için emeklerimin karşılığını alamamak beni içten içe yoruyordu.

Britanya’nın ciddi bir fizik öğretmeni açığı olduğunu daha yüksek lisansa dahi başvurmadan önce biliyordum. Bu durumun ciddiyetini ise ancak deneyimleyerek kavramıştım. Çalıştığım okulda oldukça başarılı bir fen hocası vardı. Ders işleyişini ve sınıf kontrolünü nasıl ele aldığını merak ettiğim için bu hocanın derslerine konuk olmak, arka sıraların birinde oturup dersi izlemek istediğimi söyledim. Kendisi bu teklifimi kibarca onayladı. Astronomiyle ilgili muazzam bir ders dinlemiştim. Ders bitiminde kendisiyle sohbet ederken ona derslerinin keyifli olduğunu, çok başarılı bir öğretmen olduğunu söylemeden edemedim. Kendisine kaç senedir fizik öğretmeni olduğunu sorunca aldığım cevap beni dumura uğrattı. Kendisi fen/fizik öğretmeni değil beden eğitimi öğretmeniydi. Britanya’daki fen öğretmeni kıtlığı çalıştığım okulu da vurmuştu. Sabahları herkesten yaklaşık 1 saat erken geldiğini, o gün anlatacağı konulara çalıştıktan sonra dersi anlattığını söyledi. Zaman zaman fen zümresi odasına girerek bize ders içerikleriyle ilgili bazı sorular sorduğuna şahit olmuştum. Ancak bu soruların onun merakından kaynaklandığını düşünmüştüm.

Çalıştığım okul Londra’nın en yüksek suç ve yoksulluk oranına sahip semtlerinden West Croydon’daydı. Londra’daki suç oranını gösteren haritalarda West Croydon her zaman en koyu renklerle temsil edilirdi. Yoksulluk da sert biçimde kendini gösteriyordu. Öğrencilerimin çoğunun okul üniformalarında yırtıklar vardı. Ayakkabıları yırtıktı. Öyle ki bir gün bir öğrencim benden koli bandı istemişti. Bunun sebebini sorduğumda bana ayakkabısını gösterdi. Ayakkabısının alt tabanı baştan aşağı sökülmüştü, yeni ayakkabı almaya paraları yoktu. Öğretmenler toplantılarının birinde okulda öğrenci olan dört çocuğun evsiz olduğunu, geçici apartlarda, bazen de sokakta kaldığını öğrendim.

Biraz da Türkiye’deki eğitim sisteminde pek karşılığı olmayan bir konudan bahsetmek istiyorum. Öğretmenler olarak öğrencileri Safeguarding [koruma] dediğimiz bir programla takip ediyorduk. Program, öğrencilerin alışılmış davranışlarının dışında sergilediklerini gözlemleyerek onları korumaya yönelik tedbirleri içeriyordu. Örneğin iki haftalık Noel tatilinden sonra öğrencilerin olağan davranışlarına aykırı biçimde sessizleşmiş olduğunu gözlemlemek hemen Safeguarding ekibine belirtilmesi gereken bir durumdu. Zira iki hafta boyunca sürekli ailesiyle vakit geçirmek zorunda kalan oldukça neşeli bir çocuk bir anda böylesi değişim gösterdiyse, kendisinin belki de ailesinden dahi korunması gerekiyordu. Öğrencilerin kollarında, bacaklarında kesik, çizik, morluk olup olmadığının tespitini yapmak da yine öğretmenin göreviydi. Benzer biçimde kız çocuklarının sıraya oturmaması, otururken acı duyması gibi durumlar da öğrencinin korkunç bir istismara maruz kalmış olabileceğinin göstergesi olabiliyordu. Öğretmenin mahrem bölgeleri inceleme ya da gözetleme hakkı kesinlikle bulunmuyordu. Ancak bazı çıkarımları yapmak ve Safeguarding ekibine hemen bildirmek önemliydi. Benzer biçimde öğrencilerin çok pahalı aksesuarlar takması, bir anda birilerinden yüklü bir para aldığını söylemesi ya da öğretmenin buna şahit olması da doğrudan müdahale edilmesi gereken konulardan biriydi. Zira ergenlerin pahalı hediyelerle ya da parayla kandırılıp istemeyecekleri şeyleri yapmaya zorlanmaları/manipüle edilmeleri işten bile değildi. Benzer biçimde gençlerin zihinleri kolaylıkla etki altına alınabildiği için çete gibi yapılara girip kendilerini var etme, görülme çabalarını önlemek adına defterlerindeki karalamalara, elleriyle çete işareti yapıp yapmadıklarına dikkat etmek gerekiyordu.

Bunların ötesinde öğrencinin ailesi tarafından ihmal edilip edilmediği konusunda da korumacı davranmak durumdaydık. Türkiye’de ihmal, bir psikolojik şiddet biçimi olarak ele alınmıyor. Fiziksel şiddet bile küçümsenir, yok sayılır ya da normalleştirilirken psikolojik şiddetin esamisi bile okunmuyor. Bu sebeple şu anlatacağım okuyucuya garip gelebilir: Eğer bir öğrenci sürekli kirli kıyafetlerle okula geliyorsa, bu da özellikle Noel ya da Paskalya tatillerinden sonraya denk geliyorsa, kırmızı alarm demekti. Çünkü ebeveynleri çocukla ilgilenmiyor anlamına gelebilirdi.

Nihayetinde öğrencileri gözlemleyerek onları her türlü tehditten korumak da öğretmenin görev tanımı arasına girmekteydi. Bunlar karmaşık ya da tahmin edilemez görünüyor olabilir. Ancak işe alındığımdan beri o kadar çok toplantı yapmıştık ki, daha önce öğretmenlik yapmamış ya da eğitim fakültesinde bulunmamış birinin bile sene sonunda Türkiye’de alınan eğitimden çok daha fazla şey öğrenebileceğini iddia ediyorum. Zira okulda deneyimle öğrenmek, aynı zamanda meslektaşlar arasındaki tecrübe paylaşımıyla da destekleniyordu.

Her pazartesi sabahı fen zümresi olarak en az 20 dakikalık toplantılar yapıyor, planlama işlerini hallediyorduk. Bu toplantılar bittikten sonra toplantı salonuna inerek öğrencilere verilen seminerlere katılıyorduk. Pazartesi derslerden sonra yeniden toplanıyor, sınav içerikleri, yoklamalar, dersi daha iyi anlatabilmek için öğretme yöntemleri, öğrenci/sınıf değerlendirmeleriyle ilgili fikir alışverişi yapıyorduk. İki haftada bir salı günkü derslerin bitiminden sonra ise başka zümre hocalarıyla buluşup daha özel konular hakkında sınıf içi değerlendirmeler yapıyorduk. Her hafta en az bir defa birbirimizin dersine konuk oluyor, birbirimizi gözlemleyerek tavsiyelerde bulunuyorduk. Benim şansıma 27 senelik bir İngilizce öğretmeni denk gelmişti ve ondan öğrendiklerim paha biçilemezdi. Her cuma derslerden önce farklı bir öğretmen çıkıp dersleri daha iyi işlememize yardımcı olacak öğretim yöntemlerini anlatıyordu, üzerine tartışıyorduk.

Eğitim sistemindeki bir farklılık daha beni oldukça şaşırtmıştı. Bir gün müdür yardımcısı sınıfa girdi, bana gelip sınıfımda inşaatçı olmak isteyen varsa isimlerini not etmemi istedi. İnşaatçı olmak isteyen var mı diye sorduğumda iki erkek öğrenci yanıma geldi. “Biz inşaatçı olmak istiyoruz,” dediler. Öğrencilere sordum, “müteahhit mi olmak istiyorsunuz?”, “Hayır,” dediler. “İnşaat mühendisi mi olmak istiyorsunuz?” Cevap yine hayırdı. “Mimar mı olmak istiyorsunuz?” diye sorduğumdaysa öğrenciler aramızda dil bariyeri olduğunu düşünerek bana oldukça basit bir dille konuyu anlattılar. “Tuğla taşıyan, binaları diken işçiler olmak istiyoruz,” dediler. Bu cevabı beklemiyordum, zira Türkiye’de inşaat işçileri için kullanılan bir diğer kavram olan “amele” bir hakaret unsuru olarak görülüyor. Bu çocuklar amele olmaya gönüllüydü. Çok şaşırmıştım. Ancak düşününce Londra’nın sokaklarını bir nevi açık hava müzesine dönüştüren yapılar; eğitimsiz, hiçbir iş bulamadığı için inşaat işçisi olmuş, tecrübesiz ve işi binayı dikerken öğrenmiş işçilerin elinden çıkmışa benzemiyordu. Sıklıkla yenilenen ve binaların bakımı için çalıştırılan işçiler İngiltere’de lise çağından beri eğitiliyor, şehrin güzelliği bu insanların eline emanet ediliyordu. Türkiye’de ise durum çok farklı. Deprem bölgesi olmamıza rağmen, inşaat sektörü rant ve kâr kapısı olarak görülüyor, inşaat işçileri ise halk tarafından küçümseniyor. Meslek ve teknik liselerin Türkiye’de başarısız öğrencilerin gittiği okullaşmalar olduğunu göz önünde bulundurursak, yapısal olarak ciddi bir soruna işaret ettiğimizi anlamak pek de zor olmayacaktır.

Türkiye’de Eğitim-Sen ya da Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın yıllardır sürdürdüğü hak ve emek mücadelesinin sonuçsuz kaldığını, sendikalı öğretmenlerin susturulup bastırıldığını, medyadan sansürlendiğini biliyoruz. Sendikal hareketin en güçlü olduğu ülkelerin başında gelen İngiltere’de sendikalı olmamak garip karşılanıyor. Ben de NEU (National Education Union – Ulusal Eğitim Sendikası) üyesiydim ve maaşlar hakkındaki memnuniyetsizliğimizden ötürü harekete geçmek istiyorduk. Okul emeğimize karşılık adil bir ücretlendirme yapmadığı için okul müdürü ile sendika temsilcisi arasında gerçekleşen birkaç görüşme sonunda grev kararı aldık. Türkiye’nin aksine öğretmenlerin ezici çoğunluğu sendikalıydı, iş bırakma eylemine de neredeyse herkes katıldı. Okul yönetimi okula gelmeyenlerin maaşlarında kesinti yapacağını söylediyse de sendika eyleme çıkacak tüm öğretmenlerin günlük yevmiyelerini karşılamıştı. Sendikalaşma sürecine girdim diye terörist, vatan haini, vefasız, açgözlü ilan edilmemiş, hakkımı savunabilmiştim.

Senenin sonunda kazanımlar elde edildiğine dair duyumlar aldıysam da okuldan ayrıldığım için eylemlerin ne derece etkili olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip değilim. Ancak burada önemli olan maddi kazanımlardan öte dayanışma kültürünün ve kimsenin sahipsiz kalmayacağına dair sarsılmaz bir güvenin inşa edilmiş olmasıydı. Sendikalı öğretmenler, sendikaları tarafından korunmuş, dayanışma bağlarını güçlendirmişti.

Author

Öneriler

Neoliberal Zaman Rejiminin Eleştirisi: ‘Sen Makinasın, Makina!’

Modern insanın en derin yanılgılarından biri, varlığını sürekli üretmek zorunda

Göçmenliğin Fenomenolojisi

Göçmenlik-öncesi süreç, fenomenolojik olarak insanın kendi varlığını bir form diline

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin