Ayakkabılarını fırlatarak çıkarıp duvara çarptırmasa ölür. Dünden bu yana bir iyileşme yok. Yatağa da gelmedi zaten, divanda yattı. Şimdi de ben kımıldamayacağım yerimden. Anlasın eve geç geldiği için bozulduğumu.
Salon kapısının buzlu camında gölgesi belirince kapadım gözlerimi. Divanda benden boş kalan yere fırlattı kendini. Yerimden hopladım. Ama istifimi bozamam. Anlasın. Ucuz erkek parfümü kokusu bastıramıyor alkolün kokusunu. Bir merhaba diyen yok. Sessizliği bozan tek şey soluğu — kısa, kesik kesik. Tek gözümü açtım. Henüz iki gözümü açacak kadar umursamıyorum. Omuzları düşmüş, kamburu daha da sivrilmiş. İki dirseğini dizlerine dayayıp avuçlarının içine saklıyor yüzünü. Baktığımı mı anladı, yoksa kafasını mı taşıyamıyor?
Dayanamadım. Usulca omuzuna sürtündüm. Yetmeyince yüzümü yüzüne yaklaştırıp, arkasına saklandığı parmaklarını öptüm. Başkasının kokusu yok üstünde. Yalnız içmiş. Nihayet fark etti odada tek olmadığını.
“Kusura bakma. Canım sıkkın biraz.”
Dizlerine uzanabileyim diye sırtını divana verdi. Elini başımda gezdirdi. Şimdi benim iki gözüm açık, ama onunkiler kapalı. Soluğu daha düzgün. Kafasını geriye yasladı.
“İşten kovuldum bugün.”
Şaşırdık mı? Her sabah boşuna dikilmiyorum tepesine. İnsan her gün mü işe geç kalır? Neyse, gerilmeyelim yine. Zaten gerginiz. Ona uygun değildi zaten. Sigorta satmak kim, o kim?
Parmakları omuzlarımı okşuyor şimdi. “Bekliyordum zaten ama bari ayın sonu gelseydi.” Anlaşıldı, ucu bana dokunacak. Yeni iş bulana kadar pislik yiyeceğiz. Gözlerimi kapayıp derin nefes alıyorum. Anlattıkça rahatladı, eli daha yumuşak dokunuyor artık. Uyku dinlememe engel, gözkapaklarım kulaklarımı da örtecek neredeyse. Derken eli göğsüme, oradan da karnıma iniyor.
Sıçradım. Sertçe ittirdim elini. Hızla doğrulup divanın ucuna çekildim. Fırsatçı! O kadar uzun boylu değil! Dün de bu yüzden gerilmedik mi?
“Elimi acıttın, Allah’ın cezası. Ne halin varsa gör!”
Sesi beklediğimden yüksek. Bacaklarımı karnıma çekerek sindim köşeye. Fırlayıp ayağa kalktı. Elini inceledi bir süre, kanayıp kanamadığını anlamak için. Parmaklarını üfledi. Duvara dayalı gitarına yöneldi. Öfkesini ondan çıkaracak, penasını arıyor. Keşke patronunu dinlemeseydi “O uzun tırnaklar kesilecek,” dediğinde.
Televizyon sehpasının yanında, yerde buldu penayı. Yanında duran çerçeveyi de aldı yerden. “Ne işi var bu fotoğrafın yerde? Camı çatlamış. Hiç bana bakma öyle gözlerini kocaman dikerek. Biliyorum, senin işin bu!”
Ne küçültebiliyorum gözlerimi ne de ondan ayırabiliyorum. Fırlayıp kaçmayı hesaplarken fotoğraf yetişti imdadıma da kafama bir şey yemedim. Çatlağın üstünde parmaklarını gezdirdi. Uzun uzun baktı. Alın çizgileri yumuşadı. Bir grup genç, ellerinde gitarları, saçları uzun. Hepsi gülüyor. “Lisenin son günüydü,” demişti. Bizim tanışmamızdan birkaç yıl önce. Fotoğrafta en çok gülenin o olduğuna inanmak zor, ya da o kadar gülebildiğine. Ben hiç şahit olmadım. Mutluluğun evdeki fotoğraf sayısıyla doğrusal bir ilişkisi olmalı. Onun tek çerçeveli fotoğrafı bu. Çerçevesiz birkaç tanesi de duvar dibine yığılmış iktisat kitaplarının içinde. Kitapların başka bir görevi olmadı zaten. Sehpa ya da tepsi olmadıkları zaman dekor oluyorlar.
Uzun süre bir şeyler aradı içeride. Elinde bir çekiç ve paslı bir çiviyle geri döndü. Çerçeveyi, artık çalışmadığını ikimizin de bildiği tombul televizyonun üstüne astı. Suratıma bakmadan sandalyesine oturdu, parmaklarını tellerde gezdirmeye başladı. Benim gözüm hâlâ fotoğrafta. O arkadaşlarıyla görüşmüyor artık. Onlar konservatuara başladıktan sonra kopmuşlar. Aynı fotoğraf onlarda da var mıdır? Çerçeveletip duvara asmışlar mıdır? Hayal kırıklığını çerçeveletip duvara asmak! Tam insanoğluna yakışır bir hareket.
Gözümü açtım. Karşımda bir çift ayak. Sabahı etmişim divanda. O da divana uzanmış, hâlâ uyuyor. Uyusun. Sonra birlikte kahvaltı ederiz belki. Yaşananları unuturuz.
Beni duymuş gibi gözlerini araladı. Yanına sokuldum. Gerindi. Daha hafif bu sabah. Hatta gülümsüyor. Dün işten kovulduğuna kim inanır? Küçük öpücükler kondurdum yüzüne. “Sana da miyav Pamuk. Acıktın mı? Bir çılgınlık yapıp güzel bir kahvaltı yapmaya ne dersin? Dolapta yaş mama vardı.”
Oh, bugün pislik yemeyeceğim. Bacaklarına sürüne sürüne mutfağa yürüyorum.
