Fotoğraf: Yana Gorbunova / Unsplash

Bu Kızı Ben Uydurmadım: Portakal

Bir saat içinde babamın tavla oynadığı adamın kullandığı bir arabayla yola çıktık. Bu bir saatin takriben 53 dakikası Ayça'yla vedalaşma faslımdı. Tam arabaya biniyordum ki peşimden koşup son yaptığım portakal bebeğini elime tutuşturdu. "Ben bakardım ama seni ister," dedi, "Bir daha gelirken onu da getirirsin ya da yenisini yaparız."
4 Haziran 2026
12 dakika

Demet Yılmazkuday’ın Alakarga Yayınları’ndan çıkan romanı Bu Kızı Ben Uydurmadım’dan bir bölümü, yazarın ve yayıncının izniyle paylaşıyoruz.


Ayça ile Serkan portakallarını, annemin bana, benim de onlara öğrettiğim şekilde soyup kabuktan yapılma çocuklarını bitirmek üzereydiler. Ben kabuk çocuğumu çoktan tamamlamış, bıçağın ucuyla kafa kısmına minik delikler açarak göz, ağız ve burun oymaktaydım. Portakal kabuğundan çocuk yapmayı arkadaşlarıma öğrettiğim ilk günlerde yaptığımız çocukların bacakları, kolları ya güdük oluyor ya da hemen kopuyordu. Birkaç gün içinde sayısız portakalı katlederek kabuktan çocuk yapma sanatında üçümüz de âdeta birer uzman olmuştuk. Artık sadece çocuklarımızın vücut uzuvlarını orantılı kesmekle kalmıyor, kimisine etek kimisine pantolon giydiriyorduk. Serkan’ın yüz ve saç gibi detaylar yapmayı akıl etmesiyle, kabuktan çocuklarımızın oyuncak diye satılsa piyasada hatırı sayılır bir sükse yapacağına, Barbie ve Ken‘i tahtından edeceğine inanmaya başlamıştık. Her ne kadar el emeği göz nuru ürünlerimizi lojmandakilere satma çabalarımız tam bir ticari fiyaskoyla sonuçlanmışsa da bunu bir başarısızlık addetmiyor, lojmanda bizim yaşımızda başka çocuk olmadığından, ürünlerimizin hedef tüketici kitlesiyle buluşamadığı için hak ettiği kârı elde edemediğine gönülden inanıyorduk.

Serkan da oyuncağının detaylarını tamamladıktan sonra portakal kabuğundan oyuncaklarımız ellerimizde, zaman zaman evcilik, zaman zaman yakalamaç, en çok da Serkan’ın favorisi olan savaş oyununu üstü tenteyle kapalı bu küçük çay bahçesinde bir o masaya bir de bu masaya geçerek oynamaya başladık. Son 15 gündür, lojmana ait bu çay bahçesi yegâne oyun alanımız, kabuktan çocuklarımız da yegâne oyuncağımız olmuştu.

Serkan’la aynı okula gidiyorduk. O da benim gibi bombardıman gecesi evleri ateş hattında kaldığı için, apar topar yaşadığı yeri terk edip Türk Konsolosluğu’nun organizasyonuyla buraya getirilenlerdendi. Ortak noktamız çok ama ortaklığımız tekti: Ayça. Aziziye’deki bir Türk şirketine ait bu küçük lojmana getirildiğimizde bize evlerini açan ailelerden birinin çocuğuydu Ayça. O başka okula gittiği ve yaşadıkları bu lojman bizim yaşadığımız şehirden uzak olduğu için daha önce hiç karşılaşmamıştık. Olaylara uzak olduğundan mı, umursamadığından mı bilinmez ama bizden farklıydı Ayça. Serkan ne zaman savaş oyunu oynamak istese, gönüllü olmadığım hâlde Ayça “Ama sen olmazsan düşman bizi yener,” deyince süngümü düşürür, oyuna iştirak ederdim. Ancak oyunun tam ortasındayken, misal kabuktan askerlerimiz tam taarruza geçeceği sırada ya da ani bir düşman baskınına uğramışken, Ayça “Haydi şimdi askerlerimiz dondurma yesinler,” diyerek oyuncağına yalancıktan dondurma yedirmeye başlardı. Bazen de “Şimdi askerlerimizin uyku vakti,” diyerek oyuncağını masaya yatırır, kareli masa örtüsünün masadan sarkan kenarıyla oyuncağının üstünü örterdi. Bunu öyle doğal yapardı ki savaşın ortasında askerlerimizin yorulduğuna ve cephenin göbeğinde uyumaları gerektiğine ya da canlarının gerçekten dondurma çektiğine biz de inanır, hiç itiraz etmeden aynısını yapardık. Amerika’nın birkaç noktayı bir saate yakın süre bombalamasıyla başlayan Tripoli’deki savaş hâli, Ayça sayesinde Aziziye’ye uğramıyor, burada askerler cephenin ortasında öğle uykusuna yatıyor, dondurma yiyor, mahsusçuktan havuza girip güneşleniyordu.

Çay ocağının olduğu kulübenin yakınındaki bir masada, topladığımız taşlarla kabuk çocuklarımıza ev yapıyorduk ki babam ve daha önce görmediğim bir adam ellerinde çaylar ve tavla ile yan masamıza oturdular. İki haftadır çevremizdeki her yetişkinin yaptığı, pencüse, demli çay ve F-111’den ibaret sohbetlerine başladılar. “Kaddafi yine yırttı,” dedi babam, siyah renkli pullarını dizmeye başlarken. “İtalyanlar uyandırmış abi,” dedi karşısındaki ve pulları eksik olduğu için pul yerine kullanılan metal parayı en sağ köşeye koydu. “Bir bizi uyandırmadılar köftehorlar,” diye hayıflandı babam. “Evimizin karşısı Japon konsolosluğu, çaprazımız Fransız, İtalyanlar bir sokak ötede. Bu Japon sefiri olacak hergele bir gece önce konsolosluğun camını, penceresini kapattı gitti ama bizi uyandırmadı,” diye de gönül koydu komşumuz Japon sefirine. Açıkçası evimizin damında oyun oynarken zaman zaman bana gülümseyerek el sallayan bu Japon sefiri isimli adamın komşuluk hatırına bizi uyarmamasına sadece babam ve annem değil ben de bozulmuştum. Onu bir daha görürsem asla el sallamayacağıma içten içe söz vererek oyuncak evime düzgünce taşlar aramak üzere beton zeminin kenarındaki taşlık alana doğru gittim.

Aklıma henüz geçen ay alınan dört katlı, asansörlü, tıpkı gerçeğine benzeyen mobilyaları olan Barbie evim geldi. Yıllarca durmadan ağlamış sızlamış, her reddedilişimde bıkmadan usanmadan kıyametleri koparmış, annemin ve babamın titizlikle burnundan getirmiş, nihayet birkaç ay önce annemlerin Avrupa’ya giden bir ahbaplarına sipariş vermelerini sağlamıştım, böylece yıllardır gözüm gibi baktığım beş Barbie bebeğim evlerine kavuşmuştu.

Birkaç düzgün taş toplamıştım ki “Taş taş üstüne kalmamış,” dediğini duydum babamın, “Yıkılan çok ev var.” Mideme bir ağrı saplandı. Barbie bebeklerim ve Barbie evim ne durumdaydı? İlkokul arkadaşlarımın hepsinin iyi olduğu haberi daha ilk günlerde bana ulaşmıştı ve yüreğime su serpilmişti ama oyuncaklarımın akıbetinden kimsenin haberi yoktu. Elimdeki taşları fırlatıp gerisingeri Ayça’nın ve kabuk bebeğimin yanına koştum. “Taş taş üstünde kalmamış,” dedim Ayça’nın yanına vardığımda, “Yıkılan çok ev varmış.” Serkan taşları üst üste koymayı bırakıp kafasını kaldırdı ve o da kaygılı gözlerle Ayça’ya baktı. Serkan ve ben, savaştan yorgun düşmüş askerler olarak komutanımız Ayça’ya sığınmış, onun iki dudağı arasından dökülecek sözler o an savaşın sonunu belirleyecekmiş gibi gözünün içine bakıyorduk. Ayça kocaman siyah gözlerini kıstı, âdeta ne düşündüğünü gözlerinden anlamayalım diye onları siyah uzun kirpiklerinin arkasına sakladı. Birkaç saniye düşündü. Sonra önünde dizili taşları bir darbede yıktı ve “O zaman biz de dönme dolap yaparız,” dedi ellerini neşeyle çırparak, “Yanına da çarpışan arabalar.”

Öğlene doğru babam oyunu beşlemiş, çayını dörtlemiş, ben oyuncaklarımla alakalı kaygılarımı Ayça sayesinde sıfırlamıştım ki babam beni çağırdı. Yanına vardığımda elinde tuttuğu şarapnel parçasını kapalı duran tavlanın yanına bıraktı. Bu demekti ki bombardıman başladıktan hemen sonra evin damına çıkıp nasıl bombardımanı izlediğini, şarapnel parçalarının nasıl havalarda uçtuğunu, terasa düşen birkaç parçayı hatıra olsun diye nasıl topladığını, onun anlatmaktan bıkmadığı ama benim dinlemekten yorulduğum hikâyesini yeni bitirmişti. İki haftadır benim için portakal kabuğu neyse, babam için bu şarapnel parçası oydu. “İşte bizim tekne kazıntısı,” dedi beni göstererek masadaki diğer adama, “Annesi yataktan 30 saniye geç kaldırsa, karşı duvardaki pencere olduğu gibi bunun üstüne yıkılacaktı.” Hikâyeyi dinlemekten ne kadar sıkılsam da bu “hayatı 30 saniyeyle kurtuldu” kısmını duymaktan hoşlandığımı bilir gibi benim yanımda söylemişti bunu. Aslında babamın o gece terasta gördüklerini anlatışını sevmiştim. “Gökyüzü panayır yeri gibiydi,” demişti babam. “Uçaksavar füzeleri, cambazın havada çevirdiği portakallar gibi arka arkaya gökyüzüne fırlatılıyor, havada dönüyor,” dediğinde anlatılanı gözümde canlandıramamış, neden sonra bir gece hep beraber Aziziye’deki lojman binasının damına çıkıp uzaktan Tripoli’ye baktığımızda ne demek istediğini anlamıştım. O güne kadar sadece filmlerde gördüğüm panayır-sirk-portakallı cambaz üçlemesi o günden sonra aklımda savaş-bombardıman-füze üçlemesiyle bütünleşecek ve ben ne zaman bir sirk, bir cambaz görsem, belki de 30 saniyeyle hayatımın kurtulduğunu hatırlayarak herkesten çok farklı sebeplerle sevinecektim.

“Cam çerçeve kalmadı evde,” dedi babam çayının son yudumunu içmeden. “Ama abi, ucuz kurtulduk, Allah korudu hepimizi,” diye karşılık verdi adam, “Sizin evin arkasındaki istihbarat binasındakiler mevzuyu haber alıp binadaki cephaneyi boşaltmış olmasa, hepimiz mevtaydık. Amerika’nın hedeflerinden biri de orasıymış.” Konuyu dağıtmak ve bir mide ağrısı daha çekmemek için “Baba, beni niye çağırdın?” diye araya girdim. “Koş annene sor bakalım, ne zaman yola çıkacağız?” dedi babam çay bardağını masaya bırakırken.

Nereye gidecektik ki? Gidecek bir evimiz var mıydı? Taş taş üstünde kalmamıştı hani? Dayanamayarak “Nereye gideceğiz baba?” diye sorunca annemin başhekiminin hastane lojmanından bir daire ayarladığını söyledi babam. Bugün oraya taşınacaktık. Annem bombardıman gecesi dahil her gün hastanedeki işine devam etmişti ve buradan hastaneye gidip gelmesi zordu. “Buradakilere de yeterince rahatsızlık verdik,” diye devam etti babam. Evimiz yıkılmamış ama oturulacak durumda değilmiş. Hasar çokmuş. Eşyalar harapmış. O yüzden bir süre daha evimize dönemeyecekmişiz. “Ama önce eve uğrayıp durumuna bakacağız ve birkaç parça eşya alacağız,” deyince gözlerim Ayça’yı aradı. Hemen yanına koşmadım. Koşamadım. “Evimiz yıkılmamış Ayça,” diye müjde vermeyi ya da “Eşyalar harapmış Ayça,” diye mızıldanıp yüreğime su serpmesini bile isteyecek gücü bulamadım kendimde. Ağrı bu sefer kalbime girdi.

Kaç haftadır gecemiz gündüzümüz birlikte geçmiş, ikinci geceden sonra beraber uyumaya başlamış, kardeş gibi olmuştuk. Şimdi bu haberi ona nasıl verecektim? Dahası, tentesinin altında portakal kabuğundan bebekleri düzgün yapmaktan başka kaygı barındırmayan bu bahçeyi, damından bakınca savaşın panayır yeri gibi gözüktüğü bu lojmanı, evlerin yıkılmadığı, askerlerin ölmediği bu yeri ve her şeyden öte bütün bunların mimarı Ayça’yı, hatta Serkan’ı nasıl bırakacaktım? Bir süre Ayça ile Serkan’ı uzaktan izledim. Portakal bebeklerini Süpermen gibi havada uçurarak masanın etrafında dönüyorlardı.

Bir saat içinde babamın tavla oynadığı adamın kullandığı bir arabayla yola çıktık. Bu bir saatin takriben 53 dakikası Ayça’yla vedalaşma faslımdı. Tam arabaya biniyordum ki peşimden koşup son yaptığım portakal bebeğini elime tutuşturdu. “Ben bakardım ama seni ister,” dedi, “Bir daha gelirken onu da getirirsin ya da yenisini yaparız.” Portakal soymaktan sararmış elleriyle elimi tuttu. Yanakları hâlâ ıslaktı. Son kez sarıldık ve portakal bebeğim cebimde, birkaç hafta önce ağlayarak geldiğim yolu yine ağlayarak almak üzere hareket ettik.

Yıkılan camı çerçeveyi, etrafın darmaduman olmasını, klozetin tuvaletin bir ucundan diğer uçta bulunan küvetin içine uçmasını, annemin güneşte kızarsın diye salon camının önüne dizdiği domateslerin tek tek, âdeta özenle fırlatılmış gibi salonun karşı duvarına yapışmalarını saymazsak, evimiz iyi durumdaydı. Yıkılmış, zarar görmüş duvarlar falan da yoktu. Her şeyden önemlisi Barbie bebeklerim ve evleri dahil bütün oyuncaklarım sağlamdı. Barbie evim toz içindeydi, mobilyaları etrafa saçılmış, devrilmiş, ama kırılmamıştı. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve ağlıyor oluşumun bunlarla hiç ilgisi yoktu; annem beş Barbie bebeğimi evleriyle beraber yeni gideceğimiz eve götürmeme izin vermedi diye yıkıyordum ortalığı. Annem Nuh dedi peygamber demedi, sonunda ancak iki bebeğimi yanıma almama izin verdi. Nihayet, yanımda götürmeye karar verdiğim iki bebeğimi annemin hazırladığı çantaya tıktım.

Hastane lojmanına gitmek üzere yola çıkmadan bizimkiler evin civarını da görmek istediler. Bizim sokakta çok hasarlı bina yoktu ama yan sokaktaki evler için aynı şeyi söylemek zordu, sanki füzelerden biri bu sokağa isabet etmişti. Yan sokakta yürürken annemler harabeye dönmüş her evin önünde durup âdeta saygı duruşunda bulunurlarken ben kalacağımız eve gidip bebeklerimle oynamaktan başka bir şey düşünemiyordum.

İkinci ve üçüncü katın iç içe geçtiği, muhtemelen evin önüne park edilmiş bir arabanın evin içine girdiği, buzdolabının ise arabanın olması gereken bahçeye fırladığı, yıkıntıya dönmüş bir evin önündeki kalabalık dikkatimizi çekti. Bir adam yanında duran birkaç kişiye bu evi göstererek feryat figan bir şeyler anlatıyordu. Biz yanlarından geçerken, adam seyirci kitlesini arttırmak istermiş gibi bize dönüp konuşmaya başlayınca, bizimkiler mecburen kalabalığın yanında durup adamı dinlemeye başladılar.

Ben Arapça konuşulduğu için ne söylendiğini anlamadığımdan adamı dinlemiyordum. Benim dikkatimi çeken adamın yanında duran kadın ve onun eteğine yapışmış ben yaşlardaki çocuktu. Çarşaflı olduğu için kadının yüzünü tam göremesem de iç çekmeleri ağladığını ele veriyordu. Çocuk bütün vücuduyla annesinin bacağına yaslanmıştı. Bir elinin işaret parmağı ağzında, diğer eli de annesinin çarşafına asılıydı. Göz göze geldik. Gözlerinden yanaklarına doğru oluşan sarı siyah izleri o zaman fark ettim. Bu ev onun muydu, oyuncaklarına mı üzülüyordu, bilmiyordum. Merakla kendisine baktığımı görünce, gözlerini bilhassa benden kaçırır gibi kafasını annesinin çarşafına gömdü. Ağlamaya başladığını duydum. Benim yüzümden mi ağlamaya başlamıştı? Ellerimle yüzümü örterek bakışlarımı, üzgün olmayışımı, hatta sevinçli oluşumu saklamak istedim. Barbie bebeklerim iyiydi. Barbie evim kırılmamıştı. Evimiz yıkılmamıştı. Oysa bu çocuk ağlıyordu. Belli ki yıkılan ev onundu, kesin oyuncakları da yok olmuştu.

Ellerim portakal kokuyordu. Portakal bebeğim hâlâ cebimde miydi? Barbie bebeğimi çocuğa versem… Ayça şu an ne yapıyordu? Onu bir daha görebilecek miydim? Çocuğun evi yıkılmıştı. Buralarda dönme dolap yapacak bir yer bulunur muydu? Ayça keşke buraya gelseydi…

Author

Öneriler

Adam ve Delisi

Dayanamadım. Usulca omuzuna sürtündüm. Yetmeyince yüzümü yüzüne yaklaştırıp, arkasına saklandığı

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin