Fotoğraf: Alejandro Gómez Vives

Işıldayan Evler

Geçen gün Fransa’mızın güzide şehri Nantes’imizde olduğumuzu öğrenen Dikine Köy mensubu dostlarımız, “İlla köyümüze gelin, nolur köyümüzü görün, aman köyümüz, canım köyümüz,” diye bizi Dikine Köy’e (bkz: Tîgune) çağırdılar. Paris’te 40m² evimizde yaşarken yapmak istediğimiz şeyler sıralı tam liste halinde buradaydı.
20 Ağustos 2025
6 dakika

Hellolar! Nasılsınız? Süper. Aslında öyle tanışmadan konuşmayı çok sevmem. Bağlamsız metinler beni bozuyor. Fakat bir mekânla tanıştım ve siz sevgili gurbilerle paylaşmak istedim.  

Şöyle yapalım mı? Ben sanki bu platformda zaaaten bir süredir yazıyormuşum da, siz de, e hâliyle, hiçbir yazımı kaçırmıyor, hepsini severek okuyor, gururla paylaşıyormuşsunuz da, şimdi, bugün, bir süreden sonra, heh be, neredeydim ben yahu, bir yazı yazmışım da, bakalım bu sefer, bak çok haylaz biri bu he, neler neler anlatacaktım da siz de büyük bir hevesle ve merakla bu yazıyı açtınız. Anlaştık mı? Buyursunlar.


Canımkarım ve Canımyavrum’la tatilde köye gittik. Dikine bir köye. Böyle okuyunca sizin aklınıza ilk olarak “Karadeniz’e fındığa (bkz: finduk) gitmiş bunlar,” gelmiş olabilir. Ancak no! (Biz gurbiler konuştuğumuz bütün dilleri birbirine karıştırmayı çok severiz) Bu köy, bambaşka bir köy, gitmesek de görmesek de o köy, dikine bir köy.

Geçtiğimiz günlerde seyahat için (böyle yazınca kendimi beyaz yakalı gibi hissediyorum) Fransa’mızın güzide şehri Nantes’imizdeydik. Bizim oraya geldiğimizi öğrenen Dikine Köy mensubu Şilili ve Kanadalı (Kanada’yla ilgili de şakam var ama çok fazla parantez açtım, konuya artık bir şekilde bir giriş yapmak zorundayım yoksa okuyucunun ilgisini kaybederim. Bu kaygım olmasa buraya Atatürk’ün en sevdiği parçalar listesinin başında gelen Hicaz Makamı “Kanada’dan kalkan kazlar” türküsünü çoktan yazmıştım) dostlarımız “İlla köyümüze gelin, nolur köyümüzü görün, aman köyümüz, canım köyümüz,” diye bizi Dikine Köy’e (bkz: Tîgune) çağırdılar. Canımkarım’la biz ise bağzı şehirlilerin aksine köye öyle o kadar da pastoral bir özlem duyan, nostaljik tipler değiliz pek. Dağ, tepe, bayır, deniz, kaya severiz de, köy pek bilemedim yani. Kahvesinde yaşlı adamların dedikodu yaptığı, kendi içine kapalı, tutucu bir yere pek heves duymuyorum ne yalan söyleyeyim.

Fotoğraf: Alejandro Gómez Vives

Neyse. Bu ısrarlara daha fazla dayanamayıp gittik köylerine. Dışarıdan bakınca hiç de çekici durmayan, ilaç kutusu gibi dikdörtgenler prizması şeklinde dev bir yapı. Toplu konut. Canımkarım’la birbirimize baktık. İnsanların dedik, köy algısı bile farklı. Devam ettik devcileyin yapıya doğru. Kapısından girdik koca binanın. Asansörle arkadaşlarımızın katına doğru çıktık. Bizi farklı renklerle boyanmış kapılar karşıladı. Sağ koldan tek sayılar artıyordu, sol koldan çift sayılar. “Her bir kat,” diye cevap verecekti canımızarkadaşlarımız “sokak olarak tasarlanmış”. Hâlbuki dümdüz koridor, sokağı andıracak bir şey yok derken açık bir kapı. Kapının önünde bir kedi. “İstanbul gibi di mi?” dedi Canımızarkadaşımız. Bu benzetmesine gülümsedik. Sizin göçmenliğinizde böyle mi bilmiyorum ama biz her gittiğimiz yeri Türkiye’den bildiğimiz başka yerlere benzetiriz. “Burası da aynı Şişhane. Tıpkı Kemeraltı gibi şu dükkânlar.”

Evlerine girdik. Sağ olsunlar, veganlık sporuna duydukları saygıdan tatlış bir misafir sofrası hazırlamışlar. Daha sofraya yeni oturmuştuk ki “Hadi,” dediler, “evi gezelim.” Selim Bey hevesiyle. Evde genel bir gemicilik teması var. Küçük lombozlar (şimdi nefes al ve elindeki Google’ı bırak tatlı şey, hani gemilerde, teknelerde yuvarlak camlar oluyor ya, hah işte onlar lomboz çiçeğim) yine duvara monte dolaplar teknedeki gibi güvenlik kilitli. Çift cephe. Bütün evlerin teması böyleymiş. Kaç oda olursa olsun. Aynı gemide seyahat ediyoruz hissi. Şahane bir ev. Dubleks. Sizin gurbetçiliğinizde de öyle mi oluyor bilmem ama bizim gurbetçiliğimizde ev konuşulan bir şey. Ev konuşulur yani. Kim nereye taşınmış, nereden bulmuş, siz çıkacaksanız biz girelim bu eve, komisyon var mı, kefil istiyor mu gibi geçemediğimiz YouTube anket soruları gibi beliriyor zihnimizde. Ben bu zorunlu reklam anketi sorularını bir bir sorarken hemen dışarı çıkardılar bizi.

Apar topar bit pazarına gittik. Binanın kendi bit pazarı. Takas / bağış ekonomisi üzerinden dönüyor. Bila ücret ister piyano al götür, ister tabak. Elinde kullanmadığın varsa bırak. Bit pazarına gidene kadar da herkes herkesle selamlaşıyor. Yan taraftaki marangozhane açıktı. Oraya da girdik. İşte bir tane adam bir şeyler yapıyormuş. Bazen insanların yüzüne bakmazsam yabancı dili anlayamıyorum. Ama iyi kalpli birine benziyordu. Burada da herkes selamlaşıyordu birbiriyle. Gülümsüyorlardı. Parisimiz gibi değildi. Parisimizde, biz Parizyenler mutlaka tartışmak için selamlaşırdık. Hatta önce selamlaşmayıp onun için de bir tur tartışırız. Burası bu açıdan Fransa gibi değildi. Marangozhanenin gönüllü öğretmenleri, size her konuda destek oluyor, atölyeler veriyor.

Fotoğraf: Alejandro Gómez Vives

Hemen koştur koştur kolumuzdan tuttukları gibi yine bir grup insanın gülümseyerek selamlaştığı bostana götürdüler. Dediler ki “İşte burası da bizim kendi alanımız. Çok ilgilenemesek de iyi geliyor toprakla uğraşmak.” Boy boy kabaklar, domatesler, ahududular. Sonra oradan hemen “orman”a çıktık. Onlarca meyve ağacının içinde keşke Canımızköpeğimiz de yanımızda olsaydı dedik.

Biz Paris’te 40m² evimizde yaşarken yapmak istediğimiz şeyler sıralı tam liste halinde buradaydı. Gelire göre kiranın belirlendiği, bir derneğin yönettiği, gönüllülük esasına dayalı onlarca atölyenin, yoga dersinin, spor ve hobi kurslarının olduğu, komşuluğun komşuluk gibi olduğu bir ortam. Ama toplu konut. Ben etkilenmiştim. İçim pırpır etmeye başlamıştı. Sizin gurbetçiliğinizde de öyle mi ama bizimkinde daha konforlu olduğun bir yere yerleşme ihtimali görürsen hemen planlar yaparsın, hayaller kurarsın. Ben de daha detaylı bilgi edinmek için bu yeri biraz araştırdım.

1953-55 yılları arasında Le Corbusier denilen İsviçre asıllı Fransız bir mimar tarafından inşa edilmiş toplu bir konut. Bu brütalist bina, modern mimarinin sembolü haline gelmiş daha sonraları. Dönemi için oldukça radikal bir yaşam biçimi önerisiymiş.

Fotoğraf: Alejandro Gómez Vives

1950’li yıllarda yapılması, Le Corbusier’nin 1887’li olması (Can Bonomo’dan 100 yaş daha büyük) beni biraz şüpheye düşürmüştü. Bu abi faşist biri olabilir miydi? Nitekim vegan hislerim beni yanıltmadı. Le Corbusier’nin bu yönünün çok tartışmalı olduğunu öğrendim. Vichy hükümetine projeler çizen, antisemit, ırkçı, otoriter rejim seven bir beybiymiş. Genelde bu şekilde “tasarım” projeler her şeyi kontrol etmeye çalışan otoriter rejimlerde olur (açılın, ben sosyoloğum). Ancak şu an yöneten dernek sayesinde çokkültürlü, barış içinde yaşayan, âdeta burjuva-bohem bir rüyanın gerçekleştiği alana dönüşmüş. Bu evler UNESCO’nun koruma listesine de girmiş. İlk örneği Marsilya’da uygulanmış. Daha sonra 1960’lara kadar Lorraine, Loire ve Berlin’de de yapılmış bu tarz yapılar.

Fotoğraf: Alejandro Gómez Vives

Bu bilgilerden sonra yine kafam karıştı. Önce nakliyeyi mi aramam gerekiyordu yoksa ev sahibine mi haber vermeliydik? “Çocuğa kreş de çıkmıştı, ışıldayan evde kreş var mıydı?” diye Canımkarım’a baktım. Onun yüzünde benimkinin aksine bir netlik vardır. Ben Neptünyen bir birey olduğum için devasa şeylerin yörüngesine gireyim de gireyim diye an kollarım. O ise öyle değildir. Ayakları daha sağlam yere basar. Karakterlidir. Yüzümdeki kargaşaya “Burada yaşamıyoruz,” diye son verdi. Ben de ev sahibini aramaktan vazgeçtim. O yüzden dedim, belki birileri alternatif yaşam alanları bakıyordur, yeni yerler arıyordur ya da birileri orada yaşıyordur da ilham olur bizlere.

Sahi, biz gurbilerin gerçek evi neresi?

Author

  • GMT +1 / GMT +2. Tek cümleyle kendisini tanımlaya çalışırken strese girip saçmalayan, nohut sevdalısı, Trakyalı Parizyen.

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin