Bu yaz anlatı konulu akademik bir etkinlik için altı günlüğüne Malta’daydım; ama bu sıradan bir akademik etkinlik değildi. Konferans salonlarının floresan ışıkları yerine Akdeniz güneşinin altında taş sokaklarda dolaştık. Tarihin katman katman işlendiği surları, denize bakan kale burçlarını, daracık merdiven aralıklarında yankılanan yüzyıllık hikâyeleri dinledik. Gezilerimizin ardından bir masa etrafında toplanıp gördüklerimizi, hissettiklerimizi paylaştık ve Malta’nın kültürel mirası üzerine bir hikâye örmeye başladık. Böylece yüzölçümü küçük ama tarihi devasa, 1500’lerden itibaren Osmanlı’yla kaderi kesişmiş Malta’nın geçmişine dokunma imkânı buldum.
Bu satırları ise sıcak bir Ağustos öğleden sonrası Bodrum Turgutreis’ten yazıyorum. Malta üzerine notlarımı yazmak üzere Turgutreis’te bilgisayarın başına oturmak tarihin küçük oyunlarından biri gibi. Çünkü buraya adını veren Turgut Reis, 1565’te Malta Kuşatması’nda adanın surlarına dayanan o Turgut Reis. Maltalıların telaffuz edemediği için “Dragut” dediği, 1551’de Malta’ya bağlı Gozo adasının neredeyse tamamen esir alarak Malta folkloruna kazınan, Halikarnas Balıkçısı’nın kitabında aktardığına göre İtalya ve İspanya’da yaramaz çocukları korkutmak için hâlâ “Viene Dragutte!” [Turgut geliyor!] diye anılan Osmanlı denizcisi.

Malta’nın tarihi müzelerinde dolaşırken, tuhaf bir şekilde kendimi evde(!) hissettim. Kurucu miti Osmanlı’yla mücadelesi üzerine örülmüş bu müzelerde, lise tarih kitaplarımdan aşina olduğum sayısız Kanuni, Selim, Bayezid portresi… Padişahların sözlerinden yapılmış alıntılar, Osmanlı’nın ulaştığı sınırları gösteren haritalar, görkemli bir geçmişin vitrinlere yerleşmiş izleri…

Kendisi Maltalı olan ve Trinity College Dublin’de interaktif kültürel miras hikâyelerinde belirsizlik, karmaşıklık ve çok perspektiflilik üzerine araştırmalar yürüten arkadaşım Jonathan Barbara ile yan yana geldiğimiz etkinlikte, bu tarihî perspektiflerin nasıl anlatısallaştırılabileceğini konuştuk. Sohbetimiz kimi zaman ciddi fikir alışverişlerine, kimi zamansa hikâyenin iki tarafı olarak birbirimize takıldığımız şakalara dönüştü. Onun yerel bakışı ile benim tarih kitaplarından getirdiğim hatıralar bir araya geldiğinde, müzelerin duvarlarındaki anlatının katmanları daha da görünür hâle geldi.

Bizim ders kitaplarında tek bir paragrafla geçilen Malta Kuşatması, burada âdeta ulusal hafızanın mihenk taşı. Küçücük bir ada ülkesinin, imparatorlukların devasa gölgesine karşı direnişi, “alınamayan ada” olmak, kolektif kimliğin en güçlü sembolüne, bir kurucu hikâyeye dönüşmüş. O nedenle müze duvarlarında karşıma birkaç kez çıkan o söz, Kanuni’nin danışmanlarına atfedilen “Bu lanetli ada, sizin mülklerinize uzanan yolun önüne dikilmiş bir engel,” cümlesi yalnızca bir şikâyet değil. Osmanlı için Avrupa’ya açılan kapının önüne çekilen görünmez bir sınırı ifade ederken, Malta’nın kendi gözünde çağdaş kimliğini başlatan cümle.

Malta’nın yalnızca Osmanlı’yla yazılmış kurucu mitleri yok. Ada çok daha eski, taşlara oyulmuş ve hâlâ tam çözülememiş başka hikâyelere de sahip. Tarihi MÖ 4000’lere uzanan Ħaġar Qim ve Tarxien tapınaklarında, binlerce yıl önceden kalan taş bloklar, spiral desenler, doğurganlık sembolleri olduğu düşünülen heykelcikler, güneşin hareketlerine göre yerleştirilmiş dev taşlar arasında gezdik. Bu tapınaklarda tarihin kesinliğinden çok hayal gücü devreye giriyor. Osmanlı kuşatmasını anlatan müzelerde kendimi “bizden bir parçayla” karşılaşmış gibi hissetmiştim, burada ise hiçbir ulusa, imparatorluğa ya da dine ait olmayan, ortak bir insanlık mirasının ortasındaydık. Malta’nın tarihini sadece “alınamayan ada” hikâyesine indirgemek mümkün değil elbette. Ada bu taşların önünde binlerce yıl öncesinden başlayan ve hâlâ süren başka bir sessizlikle konuşuyor.

Ħaġar Qim’in dev taş blokları arasında gezerken “Stonehenge’den bile eski,” dedi Jonathan, gururla. Ben de ister istemez “Ama Göbeklitepe daha da eski,” diye cevabı yapıştırdım dünyanın en eski tapınağına ev sahipliği yapmanın rahatlığıyla. Sonuçta kim daha kadim taşlara sahip, dostane bir rekabetin malzemesi oldu. Tıpkı okul bahçesinde birbirine laf yetiştiren çocuklar gibiydik. Belki de bu tapınakların asıl gücü biraz da burada. Binlerce yıl sonra bile bizi oyunbaz, meraklı ve biraz da yaramaz kılabildiler.

Müze salonlarında dolaşırken dikkatimi çeken bir başka şey de bu tarihsel anlatının neredeyse tamamen erkekler üzerinden kurulmuş olmasıydı. Portreler, sözler, stratejiler, savaş planları… Hepsi padişahların, şövalyelerin ve generallerin hikâyeleri. Kadınlara dair, onların deneyimlerine ya da ada tarihindeki rollerine hemen hiç rastlamadım. Sanki Malta’nın tarihi, yalnızca kuşatmaların ve surların gölgesinde, erkek kahramanlıklarının parantezinde yazılmıştı. Bu izlenim, Valletta için sık sık söylenen o ünlü sözü hatırlattı bana: “A city built by gentlemen for gentlemen.” [Soylu erkekler tarafından, soylu erkekler için inşa edilmiş bir şehir].

Malta’yı tanımlamak için sıkça kullanılan bu ifade, 19. yüzyıl Britanyalı devlet adamı Benjamin Disraeli’ye ait. Ne var ki aynı Disraeli’nin Osmanlı İmparatorluğu’nu “Avrupa’nın hasta adamı” olarak tanımlayan kişi olduğunu hatırlamak, bu cümleye başka bir hava veriyor. Yani bir yanda “centilmenlerin şehri” olarak idealize edilen Malta, öte yanda Avrupa sahnesinde Osmanlı’yı tarihe göndermeye hazırlanan aynı dilin ürünü. Şövalyelerin soylu iddiasını taşıyan bu cümle, aslında övgüden çok dışlayıcı bir ilan gibi de okunabilir. Kentin sokakları ve müzelerin vitrinleri hâlâ bu söylemi yineliyor, erkeklerin hikâyeleri yüceltilirken kadınlarınki görünmez kılınıyor. O an düşündüm: Belki de asıl kurucu mit, yalnızca Osmanlı’ya karşı verilen direniş değil, aynı zamanda bu erkek egemen hafıza zinciri.
Malta’nın tarihî taşları arasında dolaştıktan sonra, bir öğleden sonrayı Marsaskala’nın serin sularına bıraktık. Akdeniz’in o muhteşem berraklığı insanı neredeyse bir akvaryuma adım atmış gibi hissettiriyor. Grupta denize girenler ikiye ayrılmıştı, şnorkeliyle denizaltı manzaralarının tadını çıkaranlar ve benim gibi free takılanlar. Ben de kendimi gezi teknelerine eşlik eden bir yunus gibi şnorkel takan arkadaşlarımın etrafında gidip gelirken buldum. Onlar maskelerinin ardından balıkların peşine düşerken, ben heyecanla onların ne bulduklarını yüzeye çıktıklarında anlatmalarını bekliyordum. Biri küçük bir ahtapot gördüğünü iddia etti, onun boyutlarını tartışırken bir diğeri karşımıza çıkan balığın müren mi yoksa başka bir tür mü olduğuna dair uzun bir spekülasyona girişti.

Sudan çıkınca güneşin altında kurulanmak, tuzlu derinin üzerinde hafifçe yanmayı hissetmek, ardından sahil boyunca yürüyüp küçük kafelerden birinde buz gibi bir içecek yudumlamak… Hele ki Malta’nın yerel gururu olan Kinnie ya da onun bazında yapılmış nefis kokteyllerden birini denemek, günü tamamlamanın en ferahlatıcı yolu. Turunçgil ve acı otların kendine has karışımı, Akdeniz’in tuzunu damağında hâlâ taşıyan denizden yeni çıkmış birine çok iyi geliyor.

İtiraf etmek gerekirse, club’lara meraklı biri değilim. Ama Malta gece hayatının en ünlü adresi St. Julian’s, neon ışıklarıyla, kalabalık sokaklarıyla geceyi gündüze çeviren bir semt. Kalabalık bir grubun peşinde, biraz etnolog merakıyla bu club kültürünü yakından görme fırsatını kaçırmadım. Sokakların ve mekânların ritmine, insanların nasıl eğlendiklerine baktım. Ama bir noktadan sonra hepimiz aynı karara vardık: Sohbet için daha sakin bir köşe bulmalıydık. Sonunda Malta’nın imza kokteyllerini denemek için konuşlandığımız mekânda gece, bizim için çok daha anlamlı hâle geldi. Bir yanda St. Julian’s’ın gürültüsü, diğer yanda elimizde Kinnie bazlı renkli kokteyller… Malta’nın gece hayatı, bana eğlenceden çok gözlem ve iyi sohbet malzemesi sundu desem yanlış olmaz.

St Julian’s’tan söz ederken bir apartman bloğunun cephesini kaplayan dev duvar resmini de anmak isterim. Bütün gün tarihi alanlarda ve müzelerde dolaştıktan sonra sanki bana “Müze duvarlarından çık artık, biraz da buraya bak,” der gibi geldi. Gerçekten de karşısında durup uzun uzun baktım. Kuş motifleri, bitki desenleri ve soyut formlar, âdeta “centilmenler için inşa edilmiş şehir” imgesine ince bir itiraz gibi duruyordu. Malta’nın taşlara oyulmuş tarihine karşı, bu duvar da kendi hikâyesini yazmıştı: Daha renkli, daha çoksesli, daha bugüne ait.
Fotoğrafı çekerken kadraja istemeden giren vinç, resmin aslında tek başına konuşmadığını hatırlattı bana. Bir yanda Maltalı sokak sanatçısı James Micallef Grimaud’un, namıdiğer Twitch’in imzasını taşıyan rengârenk duvar resmi, boş apartman duvarını dönüştürüp kendi hikâyesini anlatmaya çalışıyor, diğer yanda kocaman demir koluyla vinç, şehrin başka bir hikâyesini yazmaya hazırlanıyor: İnşaat, dönüşüm, yeniden yapılanma. İkisi yan yana geldiğinde ortaya garip ama çok tanıdık bir tablo çıkıyor. Sanki duvar resmi “Beni fotoğrafla, çünkü yarın bu duvar burada olmayabilir,” diyordu. Bu kare, Malta’nın son dönem kentsel dönüşüm sancılarının da bir nevi görsel dipnotu oldu. Hem şehri süsleyen hem de yavaş yavaş silen bir dönüşümün iç içe geçtiği an.

Malta’da dolaşırken hissettiğim şey, bu ülkede tarihin bir palimpsest gibi katman katman yazılıp silindiği, ama hiçbir izinin bütünüyle kaybolmadığıydı. Kuşatmalar, şövalyeler, taş tapınaklar ve sokak duvarlarındaki renkler… Hepsi üst üste binmiş, birbirini hem gizleyen hem de görünür kılan metinler gibi. Ya da tıpkı eski bir bakır objenin üzerindeki patina gibi: Zamanla kararmış, aşınmış, ama tam da bu izler sayesinde güzelleşmiş bir yüzey. Yaşadıkça renk değiştiren, dokundukça anlamlanan bir patina.
Malta’nın anlatısı da böyle: Bitmeyen bir hikâye, bitmeyen bir okuma.
