Eğirdir, Isparta. Fotoğraf: Go Türkiye.

Isparta’da plajda

İstersem beni de götüreceklerini söylediler. Hatta mayonu da al, gölde plaj var, girersin dediler. O sırada annemle babam daha iyi bir tatil planı sunmadıkları için sevinerek tamam dedim. Hem plaj da var. İnsan Isparta’da plaj hayal etmiyor.
30 Ocak 2026
8 dakika

Liseye başlayacağım o yıl.

Küçüğüm yani.

Ama biraz da büyüğüm.

Yaz tatili.

Anneannemler arkadaşları Aysel Teyze‘yi ziyaret etmek istediler o yıl. Anneannemler derken anneannem ve kız kardeşi Sevim Anneannem.

Anneannemlerin eskiden Ortaköy’de komşusu olan Aysel Teyze’nin kocası Süleyman Amca emekli bir asker.

Emekli olunca memleketi Isparta’ya dönmek istemiş. Orada çok güzel bir evleri var. Bahçe içinde. Bahçelerinde rengârenk güller var. Anneannemler anlatıyorlar, daha önce de gitmişler. Ben de gidince göreceğim. Sadece güller yok, büzgülü denilen kara üzümlerin yetiştiği asmalar, sabah kahvaltısı öncesi gidip toplayacağım domatesler, biberler, salatalıklar da var. Müthiş güzel.

Gidince uzun kalıyorlar. Çünkü Aysel Teyze çok yakın arkadaşları ve gidince çok eğleniyorlar üçü birlikte. Macbeth cadıları gibi yemek pişen bir tencerenin etrafında muhabbet çeviriyorlar mutfakta. Acı üstüne acı, salça üstüne salça, kayna tencerem kayna, yan ocağım yan.

İstersem beni de götüreceklerini söylediler. Hatta mayonu da al, gölde plaj var, girersin dediler.

O sırada annemle babam daha iyi bir tatil planı sunmadıkları için sevinerek tamam dedim. Hem plaj da var. İnsan Isparta’da plaj hayal etmiyor.

İstanbul merkezli bir hayatımız var.

İstanbul dışındaki her yer yeni ve dolayısıyla heyecan verici.

Üstüne üstlük trenle gideceğiz. Bütün bir gece.

Biletlerimiz alındı.

Haydarpaşa’dan bineceğiz.

Hemencecik halloldu bunlar. Gün geldi, saat geldi. Bindik trene. Saati tam hatırlamıyorum. Ama 7 buçuk-8 olmalı. Yaz olduğu için hava aydınlık ama akşam da yakın.

Yataklı bir tren değildi bizimkisi.

Otobüs gibi oturma yerleri var. İkili, yan yana koltuklar.

Ama otobüse göre çok daha geniş ve konforlu geliyor bana o zaman.

Uzun kalınacak. Dev gibi çantalarımız var.

O sırada genç biri geldi. Bembeyaz pantalonlu bembeyaz gömlekli bir çocuk. Anneannemler hemen rica ettiler. Hop dedi bizim çantaları koyuverdi tepemizdeki bölmelere. Teşekkürler edildi. Çocuk da zaten benim yanımdaki koltukta oturuyormuş. Geldi oturdu yerine.

Ben zaten burnumu kitabın içine sokmuşum. Kimseyi rahatsız etmemek için de iyice büzülmüşüm.

Anneannem şöyle bir kaşını kaldırıp baktı.

Çocuk da açtı bir şey okumaya başladı. Anneannem döndü kendi tarafına.

Tren yola çıktı.

Yol aldıkça hava da kararmaya başladı.

Trenin ışıkları yandı.

O sırada neredeyiz tam bilmiyorum ama bir müddet sonra hafif acıktık.

Anneannem tabii muhteşem bir kumanya menüsü hazırlamış. Tuzlusu, tatlısı, içeceği… Her şeyden getirmiş.

Acıktın mı dedi. Bana verdi bir şeyler. Sonra yanımdaki çocuğa döndü. Siz de lütfen buyurun dedi, ona da ikram etti.

Zaten ağır çantaları yerleştirmiş kahraman çocuk, hak ettiğini de düşündüğünden herhalde bu ikramı kırmadı.

Hep beraber hömül hömül yemeğe başladık.

Ben de kitabımı ters çevirip dizime koymuşum yerken.

Adı gözüküyor kucağımda.

Karamazov Kardeşler.

Çocuk adını gördü ama sordu yine de: Ne okuyorsun?

Karamazov Kardeşler dedim.

Suç ve Ceza’yı okudun mu peki dedi?

Herıld yani dedim içimden. Evet dedim dışımdan.

Yeraltından Notlar’ı sordu en son. Onu üniversitedeyken okuyacağım. Daha da ötesi Yeraltından Notlar’dan bir bölümü kısa film senaryosu hâline getireceğim. Ama bunu o sırada bilmiyorum tabii.

Hayır dedim.

O da roman değil ama yanlış hatırlamıyorsam tarih, politika öyle bir kitap okuyor. Üniversite öğrencisi olduğunu öğreniyorum. Uluslararası İlişkiler okuyormuş.

Ispartalıymış. Ailesini ziyarete gidiyormuş.

Aman ne güzel.

Çocukla (ismine T. diyelim) yol boyu kitaplardan, filmlerden, derslerden, liseden, üniversiteden konuşuyoruz. Muhabbet ilerliyor. Bende zaten hâlâ geçmeyen bir küçük kardeş vibe’ı olduğu için çocuğa T. Abi diyorum.

O da bana Diğdem diyor.

Samimiyetle bir abi-kardeş muhabbeti.

Gece uzuyor. Sevim Anneannem uyuklamaya, ardından horlamaya başlıyor.

Önce kısık kısık. Trenin gürültüsü horlama sesini bastırıyor.

Ama uykusu ağırlaştıkça savanadaki aslan kral gibi kükremeye başlıyor Sevim Anneannem.

Hvooooowaaaaarrrrrh!!!!!! Voaaaaaaaahhhrrrrrrrrr! Kvoaaaaarkkkhahahahaaaaaarrrr!

O anda kompartıman yarılsa da içine düşsem.

Çok zor bir an.

Durumu anlamazdan gelmeye imkân vermeyen bir gürültü. Başka bir şey duymak, konuşmak mümkün değil.

Anneannem dürtüyor Sevim Anneannem’i. Biraz toparlanıyor. Trenin ritmik ninnisi ve sallantısıyla tekrar dalıyor. Haydi bir kez daha… Kvooooaaaaarhoooooo! Fharkooooooovaaaa! HoaaaaaaarhkonananooooO!

Daha da kötüsü bir süre sonra anneannem de uykuya yenik düşüyor. Bu kez ikisi birden.

Tam bir kâbus.

Bu gerçekliği kabul etmek istemeyen beynim kendini kapatıyor. Ben de uyuyorum.

Hava ağarıyor, sabah olmuş. Gözlerimi açıyorum. Karamazovlara sarılmışım sımsıkı.

Günaydın diyor T. Abi.

Anneannemler de uyanmışlar. Kükreyen savana aslanları gitmiş, yine o kibar hanımefendilere dönüşmüşler. Yine izzetüikram moduna geçmişler.

Isparta’ya artık çok yakınız.

T. Abi ile entelektüel muhabbete devam ediyoruz.

Tren Isparta garına varıyor.

Aysel Teyze ve Süleyman Amca bizi karşılamaya gelmişler.

Onların heyecanına kapılıyoruz.

T. Abi’ye haydi hoşça kal bile demeden Süleyman Amca’nın arabasına atlıyorum.

Isparta çok enteresan bir yer. Hâlâ öyledir herhalde. Bütün gençler çok akılı, zeki. Benim yaşımda ve benden büyük herkes üniversiteye hazırlanıyor. İçimden insan üniversite sınavında başarısız olup buraya gelirse depresyona girer duygusu geçiyor. Çünkü sınava girmiş olan herkes en yüksek puanlı üniversitelerdeki en yüksek puanlı bölümlere girmiş.

Üniversite niyeti olmayanlar da aynı derecede geriyorlar insanı. Ya hemen evlenme ya da iş kurma moduna girmiş vaziyetteler.

Üretken bir yer Isparta.

Şaşırıyorum.

Anneannemlerle birlikte hemen her gün bir yere misafirliğe gidiyoruz. Çılgın güzellikte şeyler yiyoruz. Ben her yere kitabımla gidiyorum. O zaman öyle bir hayat var. Yıllar sonra Süheyla Hanımların çok kitap okuyan torunu olarak hatırım sorulacak, selam gönderilecek.

Sonra nihayet plaja gitme günü geliyor.

Eğirdir Orduevi’nin plajı.

Süleyman Amca bizi arabayla erken bir saatte bırakıyor.

Denize girmeye pek meraklı olan ben daha önce hiç göle girmediğim için biraz tedirginim.

Uzaktan görür görmez aynı deniz gibi diye düşünüyorum.

Orduevinden içeri giriyoruz.

Sair gün, kimse yok.

Her taraf pırıl pırıl tertemiz ve gayet şık.

Bir restoran var. Dışarıda bir kafe. Soyunma kabinleri.

Kafenin önünde plaj ve deniz… Pardon göl.

Kahvaltı edip çıkmışız, henüz kimse aç değil.

Kafeye oturup bir kahve söylüyor bizimkiler.

Ben de oturuyorum.

Bizden başka kimse yok hiçbir yerde. Ama her yerde hizmet eden askerler var. Kafede, restoranda, şezlongların orada, resepsiyonda, her yerde asker tıraşlı erken yirmilerinde sayısız genç erkek.

Anneannem mayomun ve havlumun olduğu plaj çantasını veriyor bana.

Süklüm püklüm kabinlere yürüyorum. Üstümü değiştiriyorum.

Kabinden çıkıyorum mayoyla.

Hâlâ kabinden çıkar çıkmaz hissettiğim cızzzzzztttt hissinin kızgın Isparta güneşinden mi, yoksa plajda kimse olmadığı için tüm askerlerin aynı anda çevrilen bakışlarından mı olduğunu bilemiyorum.

Anneannemler, Aysel Teyze, kafede servis yapan asker, şezlongları bekleyen asker, barın arkasında duran asker, temizlik yapanlar, orada olan tüm gözleri tarıyorum hızla.

Zaten ergenliğe yeni girmişim. Bedenim değişiyor, ben değişiyorum. Kendimle ilgili her konuda endişeli, tedirgin ve güvensizim.

Herkes ama herkes bana bakıyor gibi hissediyorum.

Evet herkes bana bakıyor. Maalesef yanılmıyorum.

Offf göl o kadar uzak görünüyor ki gözüme.

Hızla kumlara bata çıka yürüyorum.

Plaj çantasını şezlonglara atıp denize koşuyorum. Pardon göle…

Koşuyorum, çünkü hemen suya girip gözden kaybolmam lazım.

Normalde yavaş yavaş girerim. Suyun soğukluğuna alışa alışa.

Ama daha fazla bakılmaya tahammül edemiyorum.

Suya girer girmez atlıyorum.

**

Karnım bam diye kuma çarpıyor.

Atlamak için erken davranmışım.

Derinleşmiyor su.

Ayak bileğimi bile geçmiyor.

Okyanusta küçük bir ada gibi çiçekli turuncu bikinimle bedenimin yarısı suyun dışında kalıyor.

Tam bir salak gibi gözüküyorum.

O kadar utanıyorum ki kalkamıyorum.

Ellerimle komodo ejderi gibi yürüyerek suda ilerlemeye çalışıyorum.

Gölün topografisinin denizden farklı olduğunu ellerim ve ejder hislerimle anlıyorum. Çünkü sığlık çok uzun sürüyor.

Kıyıdaki askerler bakıyorum göz ucuyla. Hepsi durmuş beni izliyor.

Ben olsam ben de izlerim.

Onların komando eğitiminde yaptıkları gibi sürünerek derine gitmeye çalışıyorum. Olmuyor.

Uzunca bir zaman süründükten sonra su derinleşiyor birdenbire.

Derine ulaşınca rahatlıyorum. Yüzmeye başlıyorum açıklara doğru. Kıyıdan olabildiğince uzağa. En uzağa. Kimsenin göremeyeceği kadar uzağa.

Yüzüyorum, yüzüyorum, yüzüyorum. Gölde yüzmek denizde yüzmekten daha yorucu. Nefes nefese kalıyorum. Duruyorum.

Bir çığlık duyuyorum sahilden.

Anneannem.

Ne dediğini asla anlamıyorum.

Elleri havada bağırıyor.

Zaten yeni gözden yitmişim sonunda, bir de plajda anneannem olay yaratıyor diye sinirleniyorum.

Sonradan Aysel Teyze’den gölde açığa gitmenin tehlikeli olduğunu, aniden derinleşen bölgeler olduğunu ve dipteki bitkilerin bazen yüzenlere dolanıp aşağı çektiğini anneanneme söylediğini öğreniyorum.

Ama o sırada bunu bilmiyorum. Yüzebildiğim kadar açığa yüzüyorum.

En sonunda anneannem plajdan dev bir çığlık atıyor. Geri dönüyorum.

Havluya sarınıp kabinlere koşuyorum.

Aysel Teyze beni azarlıyor. Isparta’da “kızların” gölde asla bu kadar açılmadıklarını söylüyor.

Öğle yemeği servisi yaparken askerler olmayan bıyıklarının altından şaşkolozluğuma  gülüyorlar. Ben yine dizlerime koyduğum kitabı okuyup, önümdeki tabağa burnumu sokup kafamı kaldırmadan yemeğimi yemeğe devam ediyorum.

Orduevinden çıkıyoruz. Akşamüzeri. Süleyman Amca arabayla gelip bizi almadan önce kısa bir yürüyüş yapıyoruz Eğirdir’de.

Kimi görsem beğenirsiniz? T. Abi.

Eğirdir’de tanıdık bir yüz.

Koşuyorum. Hoşça kal da dememişim. Sarılıyoruz T. Abi ile.

Ben onu öpüyorum, o da beni.

Yanında arkadaşları var.

Anneannemler de merhabalaşıyorlar.

Ayrılır ayrılmaz üç kadın beni ortalarına alıyorlar.

Tanımadığım oğlanları öpmemem gerektiğini söyleyip nasıl öptü çocuğu şap diye diyerek yol boyu dalga geçiyorlar.


Bu yazı, ilk kez Substack‘te yayımlanmıştır.

Author

  • GMT / GMT +1. Akademisyen. Londra'da yaşıyor. Dijital medya, oyunlar ve hikâyeler üzerine ders veriyor.

Öneriler

6 gün, 6000 yıl: Malta Notları

Malta’da dolaşırken hissettiğim şey, bu ülkede tarihin bir palimpsest gibi

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin