“Ersoy senin bir de hızlı anlama kursuna gitmen lazım.
Tek başına okuma olmuyor demek ki.”
Gibi, 6. Sezon 9. Bölüm
Bu yazının ilk üç paragrafı, Gibi’nin 6. sezonunun 9. bölümü hakkında spoiler içermektedir.
Gibi’nin 6. sezonunun 9. bölümünü izlemiş olanlar hatırlayacaktır, Ersoy’un Laçin Haydar Ünokay Zihinsel Gelişim ve Hızlı Okuma Merkezi’ndeki mezuniyet töreniyle başlayan absürt olaylar serisi, doruk noktasına Ersoy’un hızlı okuma becerisini kazanmış olmasına rağmen okuduklarını kavrayamıyor, yani anlam dünyasına aktaramıyor oluşuyla ulaşır. Toplum için küçük ama kendi ölçüsünde büyük bir başarıya imza attığı düşüncesiyle özgüvenini tazeleyen Ersoy’un neşesi, arkadaşı Yılmaz’ın ondan bir makaleyi hızlıca okuyup özetlemesini istemesiyle gölgelenir. Makalenin “Çeşitliliğe tolerans ve değer yargılarında esneklik, kişide aslolan iletişimi, yani şahsın özüyle kurduğu diyalog” şeklinde garip bir ifadeyle özetlenmesi karşısında birkaç saniye boyunca Yılmaz’ın şaşkın ve donuk bakışlarını izleriz.
Bölümün final sahnesinde, günde beş-altı kitap bitirerek “hızlı okuma elçisi” ilan edilen Ersoy’un metinleri yalnızca göz ucuyla tarayıp atlaya atlaya okuduğu ortaya çıkar. Hızlı okurken iş sözleşmesinin detaylarına bakmadığı için arkadaşını oldukça güç bir vaziyetin içine sürüklemiştir. Agresif kişiliğiyle tanıdığımız Yılmaz’ın tavrı nettir; aşk mektupları, doktor reçeteleri ve sözleşmeler dahil bazı metinler süratle değil, tam aksine son derece yavaş ve dikkatle okunmalıdır. Fakat burada gerçek suçlu teknik mi, yoksa karakterin sınırlı bilişsel kapasitesi midir?
İlkkan, mahallenin internet kafesinde ayaküstü dünyadan yakınır. Son on, yirmi yılda hayatın giderek hızlanışından, teknolojik gelişmenin insana dayattığı ivmeden memnun değildir. Başka bir sahnedeyse hızlı okuma kursiyerlerinin “Hızlı, hızlı, daha hızlı!” diye bağırdığını görürüz. Sormadan edemeyeceğim, bu iki tablonun yarattığı kontrast sadece bir tesadüf mü? Feyyaz Yiğit’in güldürürken düşündüren işlerine aşinaysanız, aklınızda yalnızca tez zamanda daha fazla bilgi edinmeye heveslenenlerin çocuksu sevinci değil, çağımızın baş döndürücü ilerleyişine ayak uydurmaya çalışan kentli bireyin trajikomik imdat çığlığı da yankılanmış olmalı. En azından bazılarımız, Batı’da doğduktan sonra giderek ülkemizde de yaygınlaşmaya başlayan, telefon uygulamalarından çalışma kitaplarına milyon dolarlık bir pazara dönüşen “anlayarak hızlı okuma” eğitimlerinin hangi modern ihtiyaca seslendiğini, neden böylesine rağbet gördüğünü merak etmiştir.
Hakkını teslim etmek gerek, işin reklam kısmı yanıltıcı olsa da sizi hızlı okuma tekniklerini öğrenmek üzere yakınınızdaki kurs merkezine veya çevrimiçi seminerlere yöneltecek, söz konusu uygulamayı indirmenizi sağlayacak pek çok rasyonel neden mevcut. Zamandan tasarruf, odaklanma kolaylığı, bilişsel birtakım kazanımlar ve verimlilik artışı en başta sıralanabilir. Ayrıca hızlı okumaya başvurmak gazete yazıları, literatür taramaları ve hafif bilgi içerikli metinler açısından gayet tatmin edicidir. Okurken iç sesinizi kısmayı öğrendiğinizde, hızınızın arttığını fark edersiniz mesela. Aynı şekilde göz hareketlerindeki sabitlenmeyi kontrol edip kelimeleri tek tek değil, öbeklere bölerek (Chunking metodu) okumak akıcılık sağlayabilir. Hızlı okuma metotları yalnızca hızınızı arttırmak için de değildir, aynı zamanda hafızayı güçlendirmek ve öğrenmeyi kolaylaştırmak gibi fonksiyonları vardır. Dikkatimizin böylesine çalındığı, algımızın böylesine köreldiği, sabrımızın bu denli tükendiği başka bir yüzyıl yaşanmamıştır belki, ama neyse ki yangına bir kova su dökecek yeni nesil alışkanlıklarımız var (!).
1950’lerden bu yana hızlı okuma tekniklerinin gelişirken, kapitalist toplum da önemli ölçüde kentleşmiş, derin sınıfsal ayrımını korumuştur. Kapitalist toplumun yorgun ve bıkkın bireyleri işten, okuldan artakalan az zamanlarında kendileri için okumak veya yaratıcı bir faaliyete girişmek isteyebilirler. Ancak zaman yönetimi elzem, planlı programlı olmak normdur. Paralel olarak “2x” hızla izlemek, “2x” hızla okumak ve “2x” hızla anlamak ihtiyacı doğmuştur. Lakin “2x” hızla yaşanan hayatların içsel zamanı, yani Bergson’un tabiriyle durée’si, mekanik saatin toplama çıkarma hesaplarına uymaz. Çatışma, yetişkinlikle beraber iyice derinleşmiştir. 25 yaşında da süresinin çabucak dolup yaşamının son bulacağı endişesinden ileri gelen huzursuzluk hâli vardır, 50 yaşında da. Vardiyadaki işçi, gençliğinin nasıl bir çırpıda geçiverdiği düşüncesiyle iç çekerken, saat 21.00’i bulmaz bir türlü. Mesai bitmek bilmez, ama yitik zamandan ona kalan hevesin, anlığın, benliğin, hayatın paramparça oluşudur.
Gibi karakterlerinin işsizliğini saymazsak, Fransızların “Métro, Boulot, Dodo” dedikleri metropol öznesinin ev-trafik-iş (veya ev-trafik-okul) üçgeninde monotonlaşmış ve kendine yabancılaşmış hayatı, uzun soluklu, derinlik ve dinginlik gerektiren uğraşlara elverişli değildir. Oysa okumak, üzerine düşünmekle beraber doğası gereği tahammül ve adanmışlık gerektiren bir eylemken, günümüzde sıklıkla yetiştirilmesi gereken kimi ödevlere, ivedilikle tüketilmesi gereken bazı bilgi yığınlarına indirgenir.
Yalnızca son iki yüzyılda insanlık, öncesinde muktedir olmadığını sandığı nice hakikati keşfetti, astronomiden sosyolojiye, nöropsikolojiden felsefeye sayısız alanda bir ömrün adanmışlığıyla dahi bütünüyle kavranamayacak boyutlarda bilgi biriktirdi. Şimdi bu devasa hazinenin karşısında afallayan, acizlik duyan ve katiyen yeterli zamanı olmadığının farkındalığını, ölümün soğuk nefesi gibi ensesinde taşıyanların önünde ‘‘hızlı, hızlı, daha hızlı’’ davranmaktan başka seçenek kalmıyor sanki.
Aksi hâlde, zorunlu eğitimin haricinde, kendisini donanımlı yetiştirmek isteyen öğrenci kötüleşen ekonomik koşullarda güç bela sürdürebildiği sosyal hayatından, hobisinden, uykusundan kısmaya mecbur kalacak; günde sekiz-on saat çalışan işçi, hayatın bitmek bilmeyen yeniden üretim döngüsünde yitip giden derinlemesine öğrenme arzusunu sosyal medyada önüne düşen “hap bilgilerle” tatmin etmeye çalışacaktır. Nispeten boş zamanı ve maddi imkânı olan, akademik kariyer ya da profesyonel yazarlık peşindeki biri ise alanındaki rekabetin içinde ortalama bir tempoda okuyup üretmenin yarattığı suçluluk duygusuyla boğuşacak, hedeflediği yetkinlik düzeyine, olasılıkla meslektaşlarına kıyasla daha geç ulaşabilecektir. O halde çözüm, hepimizin en az bir kere Laçin Haydar Ünokay Zihinsel Gelişim ve Hızlı Okuma Merkezi’ne uğraması mıdır dersiniz?
Ersoy’un okuduğunu anlama problemine geri dönelim. Aptallığından mı kaynaklanıyor, yoksa hızlı okumasından mı diye sormuştuk. Aslında dizide cevap her ikisidir. Zira Ersoy bir yandan saf ve naif halleriyle resmedilirken, öte yandan toplumun her kesiminde rağbet gören hızlı okuma akımı da ince bir mizahla eleştirilir.
Okumak, her şeyden önce kişiye özel bir yolculuktur. Arkadaşınızın çokça övdüğü bir yöntem, uygulamakta güçlük çektiğiniz için sizde bir fayda sağlamayabilir. Ayrıca disleksi, DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), zekâ geriliği/yüksekliği gibi nöroçeşitlilik spektrumundaki bireyler, standardın üzerinde ya da altında performans sergileyebilirler. Ancak spektruma dahil olmayan insanların dakikada yaklaşık 250-300 kelime okuduğu tespit edilmiştir. Dakikada 300 kelime ilk bakışta gülünç derecede az durduysa, zaten ortalamanın üzerinde bir hızla okuduğunuz için kendinizi tebrik edebilirsiniz. Çeşitli tekniklerle hızlı okumaya çalışan bireyler ise bu oranı ikiye, üçe, hatta biraz abartarak beş-on katına çıkarmayı hedefler. Gelgelelim yapılan araştırmalar, dakikada 400-600 kelimeyi aşan (yani ortalamanın iki katından fazla) bir okuma hızının beynin doğal bilgi işleme süreçleriyle uyumluluğunu tartışır. Bugün “nöroplastisite”den bahsedebilsek de, yapay zekânın aksine insan gözünün fovea yapısı ve çalışma belleğimiz, okuduklarımızı ne kadar çabuk ve iyi kavrayabileceğimiz konusunda –kişiden kişiye farklılaşabilen– net sınırlar çizer. Üstelik anlayarak dakikada binlerce kelime okuma vaatleri sahici değildir, çünkü ön bilgi eksikliğinde ya da karmaşık içeriklere sahip zor metinlerde hızlı okuma ile doğru idrak arasında ters bir orantı oluşabilir.
Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi’ni ele alalım. Hızlı okumayı bir kenara bırakın, eseri yavaş ve pürdikkat okuduğunuzda dahi kavramakta güçlük çekersiniz. Benzer biçimde Marx’ın Kapital’ini okumak, demir bir leblebiyi çiğnemek gibidir. Kant ve Hegel’e kıyasla içeriği daha ulaşılabilir görünür, fakat koca bir cildin zihninizde mânâ bulması adına defalarca geri dönüp bakma ihtiyacı duyarsınız. Dakikada 400-600 kelimenin üzerinde bir sürat, aynı zamanda bu metinlerle kritik yahut duygusal bir bağ kurmanızı da engelleyebilir. Yalnızca ana mesaja yoğunlaşıp hemencecik bitirilen metinler, kaçınılması güç bir aşırı özgüvene (Ersoy bunun şahane bir karikatürüdür) ve ayrıntıların ihmalinde eğilip bükülmüş, çarpıtılmış yorumlara dönüşür.
Son olarak, bazen yalnızca edebiyatın zevkine varmak için okuruz. Stresli bir günün ardından, düzenin vahşetinden ve gündemin ağırlığından uzaklaşmak, bir nebze de olsa başka bir hayal evreninin düzleminde kendi kabuğumuza çekilmek isteriz. Saramago’nun romanları, Calvino’nun öyküleri, Tanpınar’ın şiirleri işte böyle eserlerdir. Hızlı okunmazlar, okunmamalıdırlar. Çünkü onların dünyasında böyle kaygıların yeri yoktur. Zaman bir bütündür, mekân belirsiz, sezgiler sonsuzdur. Dakiklik aranmaz, disiplin gereksizdir. Orta Çağ’daki rahiplerin Lectio Divina’sını andıran bir okuma şeklidir bu. Zamanlar arası çatışmayı dondurur, ruhu tedavi eder. Bir aşk mektubu gibi, sözcükler üzerindeki vurgu ve tekrar etmeden duyulan şevk, hızın önüne geçer. Biz tüketim kültürünün öznesi olmayı reddederiz, onlarsa tükenip gitmeye direnirler.
“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”
Zamanınızın yekpare kalması dileğiyle…
Author
-
GMT +1 / GMT +2. Uykusuzluğunu kahveye ve merakına borçlu bir okur, bazen de yazar.
