Zara Restaurant, Londra. Şubat 2025.

Anlatmayı seçtiğimiz hikâyeler: Hasan Abi’nin masası

"Bak bana, kimim, nereliyim ben? İnsan bir ömürde iki kere vatandaşlıktan atılır mı ya! Hatta ne ikisi, üç. Doğduğumda Kürtlükten atılmış sayılırım, sonra gençlikte Türk vatandaşlığından, orta yaşlarda da İrlanda vatandaşlığından atıldım. Ama her yerden bir iz var bende."
28 Ağustos 2025
8 dakika

Doğup büyüdüğüm şehirde değil de başka bir ülkede yaşadığımı en çok toplu taşıma kullanınca fark ediyorum. Nasıl oluyorsa, İngilizce konuşurken, alışveriş yaparken, yeni bir şey gördüğümde hissetmediğim kuşkucu bir duygu iki durak arasında hasıl oluyor. Yabancı insanlarla sıkış tepiş yürüyen merdivenlerde durduğumdan değil. İşin aslı, biniyorum yabancısı olduğum bir yerden bir araca, kaç durak gidiyorum, iniyorum yine yabancı bir yere. Saliselik bir hayret duygusu bu, yaptığından da varlığından da şüphe duyan. Seyahat etmek insanı ya evden ayırır ya eve döndürür. İkisini de yapmayan bu yol da neydi şimdi?

Hampstead Heath, içinde bulunduğu Londra’ya pek benzemeyen bir mahalle. Bir kere dümdüz şehirdeki sayılı yokuşlar burada. Çiçekler, teraslar, kokular nezih (zengin) bir tatil beldesi hissi veriyor. Tek katlı ufak metro durağının bir yanı yamaçlı ormansı parka bakıyor, bir yanı da renkli tabelalı restoran-kafelere. İner inmez köşede tanıdık bir tabela: Zara Restaurant. Mekânın sahibi, işletmecisi, çalışanı, hatta kendi masasının müdavimi Hasan Abi’yle sohbet etmeye geldik.

1981’de Türkiye’de, henüz 16 yaşındayken hapse giriyor. “Devletin anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak ortadan kaldırmaya teşebbüs” adlı o müphem suçtan, devrimcilikten. Birkaç yıl sonra çıktığı hapishaneden Edirne’ye geçiyor, oradan da sınırdan yürüyerek Yunanistan’a. Vardığında “İltica etmeye geldim,” diyerek doğrudan başvuru yapıyor, nereden geldin, nasıl gelirsin diye götürüyorlar sınıra, geçtiği yerleri sorguluyor, inanmıyorlar yürüyerek geldiğine, çünkü o senelerde Yunan polisinin iddiasına göre o bölge mayın dolu, kimse gelemez o yoldan. Hasan Abi’nin polise verdiği tek bir yanıt var: “Ben şanslı adamımdır.”

Bize de sohbet ettiğimiz masada aynısını söylüyor: “Vallahi bak şanslıyımdır, hayatım boyunca öyle olduğuma inandım hep, öyle de oldu. Bu restoran bile hiç yoktu aklımda 20 sene öncesine kadar, birden oldu, devraldım, çok da devam etmez diyordum, hâlâ buradayım. Hiç de sevmem İngiltere’yi ha, hiçbir zaman sevmedim,” diyor, ama hafif bir duraksamayla: “Gerçi şimdi öyle de demeyeyim. 40 sene boyunca sevmem sevmem diye gezdim ama geçtiğimiz yıllarda şu köşede otururken çok sevdiğim bir abime ‘seviyorum galiba’ diye itiraf ettim. O günden beri ezberden sevmiyorum deyince bir garip hissediyorum, alıştık demek ki artık ama sahiden de çok uzun yıllar sevemedim.”

Bir saniyeliğine kendi 35 senemi görür gibi oluyorum. “Döneceğim, illaki beş altı seneye döneceğim,” diye ezberden konuşarak oturduğum içki sofralarının hayaleti kulağımın dibinde kıkır kıkır gülüyor. O sofralarda hakikaten döneceğime dair söz mü veriyordum, yoksa yabancı hissettiğimi anlatarak birlikte oturduğum insanlarla mı yakınlaşıyordum, kimbilir. Ait olmadığını yankılayarak aidiyet kurmaya çalışmak kolay çözülecek düğüm değil. Hızlı cümlelerin alt metinlerine “ben sizden değilim” vurgusu gömülmüş, ki bu “siz” kim, kimbilir.

Hasan Abi de ilk gelişinden kısa bir süre sonra “Bana kalsa, hep orada yaşardım,” dediği Yunanistan’a tekrar dönmüş bir süre. Sonra bir dönem Fransa’da kalmış. Aramış yerleşecek bir yer. Tek başına da arıyor olsa, yanıtı tek vermemiş. Nitekim o yıllarda bağlı olduğu örgütün yurtdışı şubesinin “Bize İngiltere’de, yeri geldiğinde İngilizceden de çeviri yapacak adam lazım,” kararı var.  Her ne kadar girdiği örgütlerle kavgalı olmaya, farklı gruplarla yıllar içinde yakınlaşıp uzaklaşmaya alışık, hatta örgütle ve kendisiyle kavganın hem örgütün hem kendi politik bilincinin faydasına olduğunu defalarca söylese de belli ki o “iş lazım” kararına karşı çıkmamış, dönmüş İngiltere’ye. Ne de olsa onun için –hatta belki kuşağı için– devrimcilik kavgayla, kavgaysa lafla değil işle yapılır. Tüm bu yıllar içinde birkaç örgüt, birkaç evlilik, iki çocuk, bir sürü insan girmiş hayatına, bir sürü hikâye. Kendi hikâyesini dinlemek için oturduğumuz bu masada, ben kırk takla atarak konuyu kendisine getirmeye çalışsam da başka başka insanlar dinliyoruz, cümlelerin sonunu kestiremeden, konudan konuya atlayarak, kadehleri saymadan. Ben laf arasında bunca farklı hikâye içinde bocalayıp “Ait hissetmek zor olmuştur,” deyince, “Hiç de değil,” diye yanıtlıyor. “İnsan bunu her şey gibi kendiliğinden bilir,” diye ekliyor. “Mesele bulunduğun yer değil ki hiçbir zaman. Bak bana, kimim, nereliyim ben? İnsan bir ömürde iki kere vatandaşlıktan atılır mı ya!” diyor. “Hatta ne ikisi, üç. Doğduğumda Kürtlükten atılmış sayılırım, sonra gençlikte Türk vatandaşlığından, orta yaşlarda da İrlanda vatandaşlığından atıldım ama her yerden bir iz var bende.”

Hasan Abi ve Melike Özbay. Fotoğraf: Cansu Önder.

Biz masada otururken birçok müdavim geliyor; çoğu başka ülkelerden, bir kısmı İngiliz. Mekânın yerleşik bir restoran olduğu, dili Türkçeye dönmeyenlerin çat pat söylediği meze adlarından belli. Hasan Abi sık sık yanımızdan kalkıp diğer masalara gidiyor, sohbet ediyor, şakalaşıyor, siparişlerine müdahale ediyor. O buranın insanına, burası ona alışık, artık Zara Restoran adının hangi dilden geldiğinin de önemi kalmamış. Buralılar için orası güzel zeytinyağlıları, acı bir içkisi, sıcak tatil yerlerini andıran müziği, konuşkan bir sahibi olan restoran. “Sizin kuşak gelene kadar burayı Yunan restoranı sanıyorlardı, pek Türk yoktu ki,” diyor. “Hani sizin şu beyin göçü kuşağınız gelene kadar… Eee öyle anlatıyorlar sizi. Tabii biz beyinsiz kuşağız, siz beyin kuşağı. Biz ya sürüldük ya da zaten işçiliğe gönderildik.”

Hasan Abi görmüş geçirmiş olgunluğuyla bıyık altından gülerek alaya alsa da, ben de gülerek karşılık versem de, gocunmadan edemiyorum. Benim de kulağımı sürekli tırmalayan, yabancılık hissini katlayan, yapmacık, eğreti bir hikayesi var bizim yaş grubumuzda göçen beyinlerin. Türkiye’de aradığını –satır aralarına gizlenmiş şekilde hissedilense hak ettiğini– bulamayan, kendini coğrafyasından dolayı şanssız addeden, şimdi de uzaklarda şansını arayan, daralmış, tekdüzeleşmiş, sığ göç deneyimi hikâyeleriyle dolu ortalık. “Ben şanslı doğdum” değil “şanssız doğdum” diyenlerle. Son on senede oldukça kalabalık bir toplam kendisine vaat edilen ekonomik geleceği göremediği ve/veya içinde kendisini daha ait hissedebileceğini sandığı sosyal şartların çekiciliğine kapıldığı, bulunduğu yerde bu şartların ulaşılabilirliğinin azaldığı düşüncesiyle, bazen bir teklifin peşinde, bazen koşulları zorlayıp bir fırsat yaratarak taşınmayı seçti. Ve çoğu aynı şeyle yüzleşti: Taşınma yolcuğu bittikten sonrasında başlayacaktı göç. Evden binilen uçak yabancı bir yere kalıcı iniş yapınca gelen o kuşkucu duygu, o mide krampı, o “Eyvahlar olsun, ben ne yaptım,” hissi yüze çıkacaktı. Bu yüzleşme ânı, insanın kendi hikâyesini nasıl anlatmayı seçtiği sorusuyla başlıyor ve göçülen yerdeki hayat bu soruya verdiği yanıta göre şekilleniyor. Ben şimdi burada nasıl bir hayat yaşayacağım, buraya nasıl yerleşeceğim? Bu zor sorular ortadayken, bir insan “beyin göçü” gibi köle ruhluluk imleyen rezil bir sıfatı nasıl, üstelik bir de gururla kabullenir bilmiyorum. Göçmek, insana vardığı yerlerde kendinden çok etrafına dair, koşullara ve şansı nasıl tariflediğine dair sorular sordurmadığında, dünyayı kendinden çok başkalarından bakarak okumaya kapı açmadığında taşınmaktan ibaret kalmaz mı?

Restoranda etrafıma bakarken sorduğum soru bu: Bir insan, bir mekân gibi nasıl yerleşir? İnsana, kendi hayatına uzaktan bakıp, Hasan Abi’nin özetleyeceği gibi “Yaşam yolculuğu beni buralara sürekledi bazen tercihlerle, bazen tesadüflerle,” dedirtecek, yerini ve evini kendi deneyimiyle değil de kendine hayatta verdiği ödevlerle, inançlarla, anlatmayı seçtiği hikâyeyle tayin edecek yolculuk nasıl yapılır? Taşınmayı yer değiştirmekten ayırıp göçe çeviren nedir? Her ne kadar bu soruları tek başıma sorsam da, yanıtı tek başıma vermem mümkün değil. Naifçe Hasan Abi’ye de soruyorum tabii ki: “Bayağı kalabalıklaştık her ülkede. Bir Türkiye diasporası kurulabilir mi?” Bıyık altı gülümseme biraz daha yerleşiyor: “Olabilir tabii, ama hangi hikâye etrafında?” diye soruyor. “Bak,” diyor, “sana bir şey anlatayım. Geçen gün şu kapının önünde masada oturuyorum, önümden iki kadın geçiyor, baktılar etrafa, tabeleya, rahat rahat da bağırarak Türkçe konuşuyorlar, okudular Zara Restoran adını, ‘Aaa bak burada da Türk restoran açılmış’. Bilmiyorlar ki kaç senedir buradayız, ‘Amaaan her yer Türk doldu, herkes burada,’ gibi bir şeyler deyip geçtiler. Gittim arkalarından, ‘Pardon hanımefendi, neden rahatsız oldunuz?’ diye sordum. Kemküm bir şeyler dediler, ne dedikleri belli de değil. Bu var bizim insanımızda. Bu oldukça o senin dediğin diaspora filan zor iş.”

İçim burkuluyor biraz. Yine de hepten umudumu yitirmiş değilim. Restoranda etrafıma bakıyorum, masalarda birbirinden farklı insanları bir araya getiren nice şey var, iştah açıcı bir koku, çatal bıçak sesleri içinde kahkahalar, çalan şarkılara pelteleşen ağızlarıyla eşlik etmeye çalışan yabancı diller. Böyle bir yere ait hissetmek çok da zor gelmiyor o anda. Belki de metro beni yabancı bir yere getirmedi, sadece henüz kendiliğindenliğini yeni tanımakta olduğum bir yere getirdi. Bir gün geri dönersem de tam olarak geri dönmüş olmayacağım, ileride kendiliğinden oluşacak hâline yabancı olacağım bir ülkede başka tanıdık izler bulacağım.

“En son ne zaman Türkiye’ye gittiniz?” diye soruyorum Hasan Abi’ye. “34 sene hiç gidemedim, yasaktı zaten. Sonra bir yasa çıkardılar, ilk kez 2017’de gittim, aslında meğer daha önce de gidebilirmişim, ama saçma sapan bir yasa çıkarmışlar, hiçbir şey net değil. Neyse gittim, geri aldım Türk vatandaşlığımı,” diye yanıtlıyor. Safça sorduğum “Nasıl buldunuz?” sorusu biraz havada asılı kalıyor. “Eskiden Taksim’de gittiğimiz kahveyi aradım, McDonald’s olmuş. İstanbul’u turist gibi gezdim,” diyor. “Tabii eski dostları gördüm. Onca sene geçmiş, vallahi hiç kopmamış, hiç değişmemiş gibi sarıldık.”

Author

  • GMT / GMT +1. Emekliliğe gün sayıyor, bahçecilik yapıyor, çok okuyor, az yazıyor.

Öneriler

Eğer uzun yıllar bir yerde yaşadıktan sonra

Yeni bir ülkeye, hatta şehre taşınınca, ilk günlerde insan evine

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin