Yeni bir ülkeye, hatta şehre taşınınca, ilk günlerde insan evine telefon haritasına baka baka yürüyor. O mavi, iki boyutlu çizgi “yeni evin yolu” diye ezberleniyor. Ne zaman ki o yol artık aşina gelmeye başlıyor, yol üzerindeki ara sokaklardan biri yeni ortaya çıkmış gibi insanı şaşırtıyor ve başka yoldan evine dönüyor insan, o zaman öğreniyor: Meğer kaç zamandır boş yere yolu uzatıyormuş, daha kestirme bir yol varmış. Geçmiş olsun.
En azından benim için böyle oldu. Kafamı kaldırıp da etrafıma bakmam uzun zaman aldı. Kendi ülkemin katmanlı kültürel yapısının biricik olduğuna ve geldiğim yerin yavan ama sade bir hayat sunacağına oldukça emindim. Üstelik –şimdi yanılgı olduğunu anladığım– o zamanki gerçeğimi sadece gündelik deneyimlerimle değil, gayet tarihsel politik metotlarla da açıklayabiliyordum. Neticede Anadolu dediğin medeniyetlerin beşiği, bitmek bilmez kavgaların merkezi, Avrupa ve bilhassa İngiltere ise kalkınmış bir de üstüne oturmuş bir ülkeydi. “Ee bunların derdiyle bizimki bir mi be kardeşim?” diyordum laf aralarında. Sanki geldiğim yer set ortamı, geride bıraktığım yer gerçek hayattı. Didişmeden, yüz yüze kavgalara girmeden, yabancı kimseleri tanımaya ihtimam göstermeden, sosyal medyadan ve televizyondan derleme toplama analizlerin bol gurbetçili ortamlarda katmerlenmesiyle yaşanır mı? Doğruya doğru, mis gibi yaşanır. Bu yol bir kültüre çok da içine girmeden, kenarından köşesinden temas etme fırsatı veriyor. Yerleşmesiz oturum izni.
Eğer yazıldığım spor salonu yolunda kırık dökük, çamurlu bir “Phoenix Farm” tabelası, tesadüf bu ya, çok sıkıldığım ve hiç spora filan gitmek istemediğim bir gün bana çapkın çapkın göz kırpmasaydı ben de ezber ettiğimden farklı, belalı yollara sapmaz, yol üzerindeki sağlı sollu toplu konutların arasında kendimi sorgulamaya başlamazdım.
Bu bahsettiğim toplu konutlar, çok katlı geniş bloklar. Kimisi hâlâ belediye konutları. Her katta 10-12 daire var. Ev kapıları uzun koridorlara, koridorlar ortak alana bakıyor. Çoğu göçmenin uğramayı ve Instagram hikâyelerine koymayı tercih etmediği bir arka plan. Zaten şehrin çok büyük bölümünü bahçesiz, çok küçük ve çok eski, tek yahut iki odalı evler oluşturuyor. Londra mimarisiyle özdeşleşmiş, dışardan bakınca (filmlerde) oldukça muntazam gözüken bahçeli ve geniş iki katlı kiremit evlere nüfusun büyük bölümünün ulaşması oldukça güç, Londra’nın da –İstanbul gibi– bir kültür-sanat, estetik konut merkezi var, bir de toplu konutlar, işçiler ve sosyal yardımla geçinen insanlar için ayrılmış çeperi; tabii henüz soylulaştırılmadıysa. Çeper dediğime bakıp mesafeye aldanmayın, kimisi neredeyse şehrin göbeğinde sayılır, yine tıpkı Taksim’in çeperleri gibi. Çoğunda da Balkan, Arap ve Afrikalı göçmenler yaşıyor.
Bu mahallelerden birinde, bir okulun kendisine ait boş bir arazi mevcut(muş). Şehir hayatında arazi boşluk kaldırmaz malum, ama burası idealist bir müdürün inisiyatifine kalmış. O da etrafındaki konutlara bakıp dünyanın en yalın gerçeğini kavramış: “Benim okuluma gelen çocukların çok büyük bir bölümü her öğün sağlıklı yemek yiyemiyor, bahçeli evlerde vakit geçirmiyor, toprağın nasıl bitki verdiğini izleyemiyor.”
Kendine bu denli yakın ve yalın gerçeği elinde ağır bir taş gibi tutabilmiş. Bu yükü birlikte taşıyabilmek için belediye ve derneklerle iletişime geçiyor ve bu ufak araziyi, içinde sebze-meyve yetiştirilmek üzere bir vakfın işletmesine devrediyor. Vakıf görevlisinin bana anlattığı bu.

Ben de gözlerimi kocaman, büyülenmiş şekilde açmış dinliyorum. Ben niye buradayım? Belediyeye mail attım da beni bu hoş hanıma yönlendirdiler. Anlatıyor uzun uzun monolog halinde: “Bu bahçeye gönüllüler gelir, haftada bir gün iki-üç saat kadar toprak işlerine yardım ederler. Hasadın büyük bölümü ihtiyaç sahiplerine gider, bir kısmı bağış karşılığı bir lüks restorana. Yere düşenler de gönüllülerin akşam yemeğine. Burayı yandaki okul aynı zamanda ders için kullanır.”
Sınavına girsem advanced alacak kadar İngilizcem var ama bende bu İngiliz kadının monoloğunu yarıda kesip didişecek, onun aklına kalbine temas edecek, bu gönüllü işlerdeki hem çekici hem nefret edilesi çelişkileri didikleyecek İngilizce yok. Lafa girsem deyip diyebileceğim “That’s really interesting, that sounds fun,” veya “That’s fucked up, that’s really bad.” Bu ikisini de bu ülkede sürekli diyesim var zaten.
Bela dediğim bu. Bu yolun beni öğrenmeye, hiç tanımadığım insanlarla doğal akışında sohbet etmeye, karşımdakileri gerçekten dinlemeye, suya sabuna toprağa dokunmaya götüreceği belli. Henüz çok başında olsam da geçen senelerde kurduğum çoğu cümleyi boşa çıkaracağı belli. Bu, dokunabileceğin mesafedeki yabancı insanı tanımak ve tanıyabildiğin için sevmek belası. Kendine yakın ve yalın gerçeklerden oluşmuş o ağır taşın ucundan tutma işi.
İnternette boş boş dolanırken çokça karşıma çıkan bir cümle var: “Eğer bir kasabaya ait olmak istiyorsan, bir kasabalı gibi davranmalısın.” Parçası olmaya niyet etmediğin şeyden bir parça kendine isteyemezsin.
İnsan yaşlanırken sürekli parça parça taşlar topluyor. Okul-aile-ev üçgeninde gide gele oluşan rutinler içinde fark etmeden bir kasaba kuruyor kendine. Özel bir emek vermeden, sadece var olmak bile yetiyor aslında. Kendi haline bırakınca bile olabiliyor ama bir de insan bu taşlar üzerinde çalışırsa, yaşamda insanın kendini gerçekleştirmesi, bir kasaba kurabilmesi işten değil. Bu dediğim, uzun süre aynı yerde yaşayınca öyle organik etkileşimler zinciriyle olur ki çok az insan bunu içinde yaşarken sezebilir.
Bu çevreyi ancak yokluğunda daha net şekilde anlayabilirsiniz. Her parçası tamken ne olduğu belli olmayan o yaşam bütünü, ufacık bir parçası eksik olduğunda birden görünür olur.
Bu parçaları toplamak benim için güçleşmişti.
Öncelikle on beş yaşında değilim. Sırf yanındaki sıraya oturdum diye biriyle en yakın arkadaş olmuş olmuyorum. Bu kavga edemeyeceğim bir gerçek.
Sonra iklim değişti. İnternet üzerinden etkileşim, yüz yüze temasın yerini almaya başladı. Bu henüz organikleşmemiş bir sosyalleşme alanı yarattı. Parçaları izliyorsun ama toplayamıyorsun. İnsana kendini daha eksik hissettiriyor. Bu “imrenmenin” yarattığı eksiklik değil; çoğunlukla öyle yorumlansa da. Bu, sevdiğin, heves ettiğin, nefret ettiğin, yanlış bulduğun, hayran kaldığın şeylere dâhil olamamanın eksikliği. Ses yok, mimik takip edemiyorsun, lafa girip fikri evriltemezsin, dövüşemezsin, sevişemezsin. İzleyebilirsin, iletebilirsin. Bu şekilde de bir şeyler kurulabilir olur belki ve insanlık bu iletişim biçimini de kendisi için organikleştirebilir. On beş yaşında değilim, ahir ömrüm yetmeyebilir.
Ve son: Yer değiştirmek hayatın organik gelişimini bile isteye bir süreliğine yıkmaktır zaten. Ben bir de yer değiştirdim.
Tüm bunlar birleşince ortaya bir hakikat çıkıyor. Oynayamayan gelinin yeri sahiden de dar. Benim –ve sanırım yalnızlaşmış hisseden çoğu akranımın– bir bahçesi yok.
Belediyeye bu yüzden yazdım. “Bana yeriniz var mı?”
Aynı anda hem ütopik hem nostaljik hissettiren bir tarafı var bahçelerin, bahçe düzenlemenin, ekip biçme işinin.
Bir yandan çok uzak geleceğe ait gibi. Böyle ortak yetiştirip bölüşecek miyiz bir gün?
Bir yandan çok eskiye ait gibi. Sanki her şey değişirken arkada bırakılan işlerden biri gibi.
Haliyle kapısından girdiğim gibi başka bir portala geçmiş gibi oluyorum. İşlerin yazılı olduğu bir tahta var. Elma toplanacak, yaban otları veya tavuk kümesi temizlenecek, yeni tohum ekilecek. O listeden becerine ve keyfine uygun olanı seçmen gerek. Etrafıma bakıyorum, listeye bakıyorum, kendime bakıyorum. O an fiziksel olarak ne haldeyim, yanımdakiler ne halde. Ben elma toplamak istiyordum ama elma işini erken gelenler kapmış. Yaban otları temizlenmeli, yetmiş yaşındaki bir arkadaşım henüz görev almamış, biriyle sohbete dalmış, ona dizlerinin ağrıdığını anlatıyor, demek ki otları o temizleyemez, tohumu ona bırakmalıyım, tavuklar ve ben birbirimizden korkuyoruz, otlar bende yani.
Dört saatlik fiziksel mesainin, bir iş yapmanın saadeti.
Sanırım çoğu insan, ütopya ile nostalji arasında bir yerde sıkışmış o büyülü bahçeye açılan portalı arıyor. Varlığı çocukluğumuzdaki gibi hissettirsin ve beni içinde olmayı hayal ettiğim insanlığa götürsün.
İş bununla bitmiyor, ancak başlıyor.
İnsan iletişim kurarken dili çoğunlukla sezgilerine göre kullanır. Bazen lafın gideceği yeri kestirir önden, bazen kendi söylemek istediği sarsılmaz derecede netleşmiştir, bazen cümle aralarını okur. Bu anadilde kaçınılmaz olarak gelişen bir beceridir. Eğer ikinci bir dilde birini dinliyorsanız, bu beceri işlemiyor. Gözlerinizi belertip, biraz rahatsız edici bulunmak pahasına ağızlarının içine girmelisiniz. Karşı taraf hiç de ciddi olmayan alelade gündelik bir şey söylüyor olabilir, kafası karışmış olabilir, o kendi dilinde yanlış bir cümle bile kurmuş olabilir. İnsan anadilinde yanlış kelime seçimlerinin, anlatım bozukluklarının doğrusunu bile cümlenin gelişinden anlar. Oysa ikinci dilde konuşurken hep bir ikircik olur. Yanlış mı cümle, ben mi yanlış anladım acaba derken kaçırıverirsiniz sohbet trenini. O yüzden en şakalı sohbetler bile istemsiz bir ciddiyete çarpabilir.
Bahçede de yakınlaşabileceğim anlar bu yüzden biraz heba oluyor. Ne zaman birilerini dedikodu yaparken görsem cisimlenmiş gibi yanlarında beliriyorum içten bir sohbete katılabilmek umuduyla, daha da tuhaflaşıyor varlığım, nazik sessizliklerin kaynağı oluyorum. Konfor alanının sınırlarından gerçekten çıktığım yer esas burası. Tanımadığım birine oturduğum yerden laf edip, doğrudan organik şekilde sohbet etmem gerekiyor. Bir an gündelik hayatı müthiş yabancılıyorum.
Kapıları bulmakla da olmuyor, kendini ve mahalleni de taşıyacaksın oradan ileri.

Böylesi konularda döküldüğüm bir akşam sonunda, bir sevgili dostum veda ederken aranmaya başladı. Onun bu ülkede geçirdiği beş senenin sonunda hem Türkçesi zayıfladı hem İngilizcesi. Ayakkabısını giyip çıkacakken donakaldı.
“Yav neydi adı… şeyi versene,” diyor, işaretparmağını bir gözüme bir kendi ayağına sokarak. “Şey ya şey,” diyor elleriyle portmanto askılarını yoklayarak.
“Çekecek arıyorsun,” diyorum.
“Yok yok… başka bir şey daha deniyordu ona… neydi…” diye mırıldanıp duruyor.
“Ya çekecek işte. Çekecek istiyorsun sen ama yok evde.”
“Ya hayır bir adı daha var onun.”
“Ya varsa da çekecek de geç işte. Çekeceği kabul et.”
“Etmem yok. Çekecek değil daha güzel bir adı var.”
Ben de şüpheye düştüm. Çekecek diye bir kelime yok da ben mi uydurdum acaba? Yok ya Türkçe bu işte, çekecek, kaldıraç, kaydırak, salıncak. Ekler bunlar. Çeken şey çekecek. Aradığımız eşyayı da ona uygun ismi de bulamadığımız için arkadaşımla birbirimize sinir oluyoruz. Tiksinerek parmağını çekecekleştirip ayakkabısını giyip çıktı.
Dönüp camdan el sallarken düştü jeton. Pencereyi açıp bağırdım, “Hergele değil mi hergele!” diye. O da bulduğum yanlıştan doğrusunu buldu, “Kerata o kerata!” diye geri bağırdı.
Karşılıklı küfürleşmişiz gibi oldu.
Ufacık bir taşı gülerek cebime koydum.
