Turkish Dictionary kurucusu Aras Kocaoğlan.

Turkish Dictionary kurucusu Aras Kocaoğlan: “Instagram’da hakaret edenleri engelleyin, Brezilya’yı mutlaka görün”

20 Eylül 2025
14 dakika

Hayatımıza 2019’da girdi Turkish Dictionary. Yola Instagram’da Türkçe deyimlerin İngilizce çevirilerini paylaşarak başladı. Zamanla her proje gibi o da evrildi, bazen iki dilli, çoğunlukla da Türkçe içerikler çıkarmaya başladı. Nihayetinde TD Instagram sayfası etrafında bir milyonu aşkın insanı buluşturan bir komünite kuruldu. 

Turkish Dictionary’nin kurucusu Aras Kocaoğlan’ın kendi hayatı da farklı hikâyelerin peşinden çıkılan yolculuklarla, ait olduğu komüniteyi bulma arayışlarıyla dolu. Şu sıralar eşiyle birlikte Datça’da yaşayan, ekimden itibaren Brezilya’nın Rio de Janeiro kentine taşınmayı planlayan Aras’la Zoom’da bir araya geldik, Turkish Dictionary’den Brezilya’daki sokak kültürüne dek her şeyi konuştuk.

Turkish Dictionary projesinin çıkış noktasını çok merak ediyorum. Hatırladığım kadarıyla en başta Türkçe deyimlerin, ifadelerin İngilizce çevirilerini paylaşıyordun. Aklında nasıl bir hedef kitlesi vardı? Bunu soruyorum, çünkü samimiyetle söyleyeyim, bana sorsan, sanki anadili Türkçe olan ve iyi İngilizce bilenler dışında kimseye hitap etmeyeceğini düşünürdüm.

Aslında hedef kitleyle filan başlamadık, bizim için hobi gibiydi. Resim çiziyorsun, ama şu galeriye satacağım diye değil, yalnızca sevdiğin için yapıyorsun, onun gibi.

Eşim Betina Brezilyalı. Onunla Türkçe, Portekizce ve İngilizce konuşuyoruz. O yüzden sürekli diller arasında geçiş söz konusu. Türkçedeki bazı ifadeleri ona anlatabilirsem, uzun vadede o da kullanabilir, biz de daha iyi iletişim kurabiliriz diye düşündüm.

Benim Portekizce öğrenmek için kullandığım Greengo Dictionary diye bir hesap vardı. Onlar da Brezilya’daki meme’leri İngilizceye çeviriyordu. Dedik ki zaten kendi kendimize bunu yapıyoruz, eğlenmek için paylaşmaya başlayalım. Komik olduğunu düşünüyordum, insanlarla beraber daha çok güleriz dedim.

Bu tarz durumlarda insan bazen “Galiba sadece bizim yaşadığımız bir şey bu,” hissine kapılabiliyor. Onu aşıp bir şekilde dış dünyayla paylaştığın zaman ise aslında ne denli ilişki kurulabilir olduğunu görüyorsun.

Öğrenmenin en iyi yanı insanlara öğretmek diyorlar ya, ben de Betina’ya bir şey söylerken aslında Türkçeyle ilgili pek çok şey öğrendiğimi gördüm, dışarıdan baktığında daha rahat anlayabileceğin şeyleri fark ettim.

Basit bir örnek vereyim. Biri yanına geldiği zaman refleks olarak hoş geldin diyorsun mesela, ama İngilizceye “you came pleasantly” diye çevirdiğinde anlamına dair düşünme şansın da oluyor. Ya da göktaşı sözcüğüne normalde takılmazsın, ama “sky stone” diye çevirmek için düşününce ne enteresanmış diyorsun.

Yakın zamanda kayınbiraderinle yapmaya başladığınız bir içerik serisi de var. Türkçe deyimlerin devamını tahmin etmeye çalışıyor. Onları izlerken benzer bir şey düşündüm. Çok alışkın olduğumuz, belki çocukluktan beri bildiğimiz ifadeler bunlar. Çoğu da zaten uyaklı olduğu için söyleyiveriyoruz. Ama tek tek, sözcük sözcük düşündüğümüz zaman ne kadar ilginç bir araya gelişler olduğunu fark ediyoruz.

Aynen öyle.

Peki, başlangıçta sadece İngilizce içerik yapıyordun sanıyorum. Sonra biraz daha Türkçe içerikler de üretmeye başladın, şimdiyse büyük ölçüde Türkçe devam ediyor. Bazen iki dilli ya da altyazılı içerikler de yapıyorsun. Diller arasındaki o değişim nasıl gerçekleşti?

Bizi takip eden insanların yaklaşık %86’sı Türkiye’de yaşıyor. Aralarında Türkiye’de yaşayan yabancılar da var, onlar da zaten bir derece Türkçe bilen insanlar. Türkçeyle alakası olmayan, Turkish Dictionary’yle Türkçe öğrenmeye çalışan kimse yok. Zaten bizim yapmaya çalıştığımız şey de dil öğretmek değil, insanlara dilin bazı inceliklerini göstermek.

Biraz da içeriğin türüyle alakalı. Komik olması için, Türkçeye dışarıdan bakabilmek için İngilizce daha efektif bir araç. Ama bir konuyla ilgili düşüncelerimi paylaşmak istiyorsam, İngilizce bazen bir pürüz yaratabiliyor, Türkçe çok daha etkili oluyor, çünkü doğal olarak herkes anadilinde daha rahat anlıyor.

Anlatırken hep biz yaptık, biz ettik diye bahsediyorsun. Turkish Dictionary’nin arkasında nasıl bir ekip var?

Başından beri eşimle birlikte yürütüyoruz. Bu yol boyunca iki farklı insan da aramıza katılmıştı. Mercan’la yaklaşık bir yıl kadar, Gülce’yle üç yıldan biraz daha az çalıştık. Bir yıldır yine Betina’yla ben kaldık.

Aras ve Betina

Turkish Dictionary’yle alakalı bir sorum daha var. Bence tüm projenin en olağanüstü özelliği bu. Instagram hesabının etrafında ciddi bir komünite oluşmuş durumda. Sayısal olarak zaten görülebiliyor. Ama bir yandan yorumlara, etkileşimleri bakınca, internetin genel dinamiklerinin aksine son derece pozitif bir komünite olduğunu görüyorum. Belki en iyi örneği de kardeşinin başarılarıyla ne kadar gurur duyduğunu anlattığın paylaşım. Altında bir tane olumsuz yorum görmedim, herkes kardeşini tebrik etmiş, senin abiliğini övmüş. Ya da sen gündelik hayatta yaşadığın bir olumsuzluktan, yaptığın hatalardan bahsettiğinde, havanın sıcaklığından yakındığında insanlar hep bağ kurabildiğini söylüyor. Bu dinamik nasıl gelişti? Ne kadar hesaplanabilir bilmiyorum, ama başından beri böyle bir komünite mi oluşturmaya çalıştın?

Öncelikle kullandığım dilin, takip eden insanların kullandığı dile yakın olduğunu düşünüyorum. Onu arıyorlar, o yüzden bağ kurabiliyorlar.

Bu noktaya yıllar süren bir çalışmanın sonucunda geldik (gülüyor). Ekim 2025’te hesabı ilk açtığımızdan bu yana altı yıl olacak. Kötü mesajlar var mıydı? Çok fazla vardı. Abartmayayım, ama şu ana kadar 30.000 kişiyi engellemiş olabilirim.

İlk bir iki sene “İnsanlar sana salak diyebilir, hakaret edebilir, sorun değil,” diye düşünüyordum. Ama kimse on kişiden aynı anda kendisine salak dendiğini duymaya alışkın değil. Normal değil bu. Başlarda “Böyle şeyler demeniz iyi değil,” gibi cevaplar veriyordum. Sonra bıraktım, istediklerini söylesinler, ben anlatıp kendimi yormayayım. Ondan sonra şöyle düşünmeye başladım: Abi hakkın yok ya. Evet, istediğine salak diyebilirsin, ama ben de hakaret edenleri hayatımdan çıkarabilirim. Böylece engellemeye başladım.

Bazen insanlar başka birinin salak dediğini görüyor, sonra gelip kendisi de salak diyordu. Sen o tür insanları engellemeye başladıkça diğer takipçiler de bu tür ifadeleri azalttı. Sen bana hakaret ediyorsun, ben de senin iyi bir takipçi olmadığını düşünüyorum. O zaman kavga etmemize gerek yok, güzelce ayrılabiliriz.

Yalnızca bana bir şey söyleyenleri değil, başka takipçilerin yazdıklarına hakaret edenleri de engelliyorum. Böylelikle insanların daha güvenli bir alanda konuşmasını sağlıyorsun. Tüm içerik üreticilerine tavsiye ederim.

Anlattıkların Kırık Camlar Teorisi’ni andırıyor.

Bu arada her olumsuz yorumu da engellemiyorum tabii ki. Bazen haklı yorumlar da oluyor, hata yapabiliyorum. “Yazım hatası yaptın,” diyor mesela, doğru olabiliyor.

Ama bazen de son derece lüzumsuz yorumlar gelebiliyor. Mesela İngilizce konuşuyorum, “İngilizcen iğrenç, nasıl konuşuyorsun sen öyle,” filan yazıyor. Abi ben yurt dışında yaşadım, Londra’da yüksek lisans yaptım, herkes beni anlıyordu. Belki senin İngilizcen kötü olduğu için anlamıyorsundur (gülüyor). Bu türden kişisel saldırıları, yalnızca trollemek için yazanları kastediyorum. Vücudumun her bir noktasının (kaş, göz, kirpik, kulak) farklı şekilde çirkin olduğunu söyleyenler oldu mesela. Sanırım bazı insanlar sadece sıkılıyor, bir şey hissetmek istiyor, o yüzden de birilerini sinirlendirmeye çalışıyor. Bu tip mesajları siliyoruz, ama doğru bir noktaya parmak basan olumsuz eleştirilerden öğrendiğimiz çok şey de oluyor.

Biraz da senin göçmenlik deneyimine gelmek isterim. Şu an Datça’da yaşıyorsunuz. Bir süre Amerika’da yaşadınız, paylaşımlarından hatırladığım kadarıyla Brezilya’ya yerleşme planınız da vardı. Tüm bu süreçler nasıl gelişti, bu kararları nasıl verdiniz?

Eskiden Cambly’de çalışıyordum. İki yıl San Francisco’da yaşamamın sebebi oydu. 2014-2015 arası yüksek lisans için Londra’da yaşadım, altı ay kadar da Erasmus programıyla Finlandiya’da okumuştum.

Brezilya’da bugüne kadar toplam bir yılı aşkın süre geçirmişimdir sanırım. Ara ara gidip bir ay, üç ay kaldığımız zamanlar oldu. Son 5 ayın üçünü Brezilya’da, iki haftasını Peru’da, iki haftasını da Bali’de geçirdik. Bazıları iş gereği, bazıları da kardeşlerimizi ziyaret etmek içindi. O yüzden şu ana kadar herhangi bir yerde düzenli bir hayat kuramadım. İstanbul’da 4-5 yıl kadar yaşadık, erişkin hayatımın en uzun sabit deneyimi oydu.

Üç aylığına Brezilya’dayken bir yandan da orada yaşayabilir miyiz diye denemek istedik aslında. Zaten uzaktan çalışıyoruz, her şeyi toplayıp oraya taşınıyoruz demektense deneyelim, seviyor muyuz, bizim için doğru yer mi anlamaya çalışalım istedik. İçimize sindi, o yüzden ekim sonu gibi Brezilya’ya yerleşmeyi düşünüyoruz.

Senin açından içine sinen neydi tam olarak? Brezilya’da ne buldun? Bir de Brezilya’nın neresinden bahsediyoruz?

Rio’ya taşınacağız. Datça kadar, hatta çok daha yeşil bir yer. Yeşilin çok fazla tonu var, dağlar, ormanlar var her tarafında. Deniz şehrin göbeğinde, sahile yakın yaşayabiliyorsun. Yemekleri güzel, insanları çok sıcakkanlı, herkesle çok rahat arkadaş olabiliyorsun.

Bir de “gece kulübüne gidelim / evde bir şeyler yapalım” döngüsünden, başka opsiyon olmamasından biraz sıkıldım. Brezilya’da sokağa çıkıp rahatlıkla takılabiliyorsun. İnsanlarla tanışıyorsun, müziği sokakta çalabiliyorsun, topluluk halinde, beraber yaşıyorsun. Tabii Portekizceyi akıcı konuşabildiğim için dışarıdan izleyen bir expat gibi hissetmiyorum, hayata dahil olabiliyorum.

Anladığım kadarıyla şu zamana kadar daha konargöçer bir hayatın olmuş. Kendini uzun vadede de Rio’da görüyor musun, yoksa o farklı mekânlar arasında gezme hâlini seviyor musun?

Yok, gezme hâlinden yorulduk ve kalıcı bir hayat istiyoruz artık. Önümüzdeki bir sene iyi geçerse, Rio’da kalıcı olmayı düşünüyoruz.

Rio’nun sorunları yok mu, tabii var. Güvenlik sorunu büyük bir sıkıntı mesela. Sürekli düşünmen gerekiyor, telefonumu burada çıkarmalı mıyım, çıkarmamalı mıyım diye. Ya da akşam yürüyorsan, biri arkandan geliyor mu diye sürekli bakman gerekiyor. Ama olumlu yanları bence bunların çok önünde.

Bir de artık benim de evim olsun istiyorum. Şu ana kadar burası bizim dediğimiz bir evimiz olamadı. Brezilya’daki evlerin fiyatları, İstanbul’da aynı kalitedeki evlerin yarısının biraz daha altında diyebiliriz. İstanbul’da ev almak çok mümkün bir hedef değil, o yüzden benim diyebileceğim bir yere sahip olmak cazip geliyor.

Türkiye’ye döndüğünüz zaman yaptığın paylaşımlarda ev, aidiyet meselelerinden bahsettiğine denk gelmiştim. O sıralar ne düşünüyordun?

Bence bu biraz fazla globalleşmemiz ve çok fazla bilgiye maruz kalmamızla alakalı. Çünkü her yerde farklı bir şey görüyorsun. Seni çekiyor, ama ne bileyim, Etiyopya’da. Bu kadar çok şeyin varlığını bilmemiz, bu kadar farklı hayatları görmemiz, kendi hayatımıza ait hissetmemizi biraz zorlaştırıyor.

Seyahat etmeyi, yeni yerleri öğrenmeyi çok seviyorum. Şu ana kadar 53 ülkeye gittim sanırım. O yüzden bir ülkenin dünyada istediğim her şeyi sağlaması çok zor geliyor.

Bir de Türkiye’de doğup büyüdüğümüz için her şeyini biliyoruz. O kadar çok şey biliyoruz ki sevmediğimiz yanları gözümüze iyice batabiliyor. Türkiye çok iyi, biz fazla şikâyet ediyoruz demek istemiyorum. Hayatımız burada geçtiği için olumsuz yanlarını da bol bol gördük diyorum. Ama yeni bir ülkeye gittiğinde o ülkeye dair derin bir bilgiye sahip olmadığın için bazı şeyler öğrenene kadar sana hoş gelebiliyor.

Brezilya’ya taşındığımda özleyeceğim o kadar çok şey var ki. Burada sabah pazara gidip alacağım cherry domatesin, çeçil peynirin tadını biliyorum. Orada kendime yeni bir hayat oluştursam, yeni rutinler edinsem de 30 yılı aşkın süredir yaptığım bir şeyi tamamen unutmam, hayatımdan çıkarmam çok zor. Canım çay istediğimde o çay olmayacak yanımda. Bunu da söylüyorsun bazen Instagram’da, “Tek derdin bu olsun,” yazıyorlar (gülüyor). Ben de bu beni mezara götürecek demiyorum zaten, ama aklında sürekli bir şeyler kalıyor, mutlaka özlediğin şeyler oluyor.

Elliden fazla ülke gördüğünden bahsettin. Şurada ilginç bir şey var, şurayı görmenizi öneririm gibi gurme bir önerin olur mu?

Ne aradığına göre değişir bence.

Kolay gezmek istiyorsan, her zaman İtalya, çünkü İtalya’da sokağa adım attığın anda güzel olduğunu görüyorsun. İyi yemek bulmak da kolay, kötü restorana kolay kolay gidemezsin. Yunan adaları ve İspanya da biraz böyle. Türkiye’ye benzer olduğu için yerimizi yönümüzü rahat bulabiliyoruz.

Daha karmaşık bir deneyim arıyorsan, Brezilya’yı mutlaka öneririm. Doğası muhteşem. Yemekleri bize benzer. Biraz fazla kızartabiliyorlar, ama tatil için gidiyorsan sıkıntı olmayabilir. İnsanları inanılmaz eğlenceli.

Hatırlarsın, Türkiye’de 2000’lerde, 2010’larda sokakta beraber olduğumuz zamanlar vardı. Yavaş yavaş sistematik olarak bunu kaybettik. Zaten paramız da kalmadı. Şunu çok net hatırlıyorum, ailelerimiz asgari ücrete yakın maaşlar alırken bir teknoloji markasının kataloğuna bakıp istediği telefonu satın alıyordun. Bir telefon alacağım diye yüzlerce gün düşünmen, bin türlü planlama yapman gerekmiyordu. Bugün sokağa çıkıp hamburger yemek istesen, 600 lira vereceksin. Herkes için kolay bir karar değil. Türkiye’de kendimi en çok izole hissettiren şeylerden biri bu. Doğup büyüdüğüm ülkenin yalnızca belli bir kesimin keyif alabileceği bir ülkeye dönüşmesini istemiyorum.

Brezilya’da dışarıda beraber vakit geçirmek çok daha ucuz. Çok daha ucuz derken, Türkiye’nin üçte birine denk gelecek miktarlardan bahsediyorum. O yüzden insanlar sokakta daha çok vakit geçirebiliyor. Bir de insanları birbirine bağlayan çok şey var. Bizde bir canlı müzik grubu çalarken herkesin bağırarak eşlik edebileceği en fazla 100 şarkı vardır. Orada 2000-3000 şarkı var. İnsanları bir araya getiren, bağlayan kültürel deneyimler çok daha fazla. Beni en çok heyecanlandıran da her hafta sonu sokakta bir etkinlik bulabilmek. Örneğin “şu caddeyle şu caddenin kesişiminde buluşacağız,” diyorlar, 40 kişilik bir grup geliyor, içinde trombonlar, trampetler, saksafonlar, perküsyonlar var. Etraflarında da 5000 kişi beraber sokakta bir şeyler içip takılıyor.

Ben izole bir hayat istemiyorum. İşimi bitireyim, evden çıkayım, belki bir restorana gideyim, belki bir kulübe gideyim, elektronik dımdımdım bir şey çalsın… Bu hayat bana epey tekdüze gelmeye başladı. Ben daha çok insanla tanışmak, vakit geçirmek, kendime o insanlardan bir şeyler katmak istiyorum. Brezilya da bunu yapabileceğin en iyi yerlerden biri.

Tabii çoğu insanın İngilizce konuşmadığı notunu düşmem gerekir. Türkiye gibi bu arada, İngilizce konuşmasa da seninle konuşmak, bir şeyler anlatmak için çok çaba sarf edebiliyor. Ama Portekizce bilmeden arkadaş olman çok mümkün değil. Ne yapacaksın, sürekli Google Translate ile mi konuşacaksın?

Ankara’da üniversitede olduğumuz dönemde, hatta biraz daha da öncesinde, özellikle Tunalı Hilmi civarlarında bu bahsettiğine yakın bir şeyler vardı sahiden. Sokakta buluşabiliyor, orada takılabiliyorduk. Bahsettiğin gibi değildi belki, ama daha küçük ölçeklisiydi.

Bir zamanlar bu kültür vardı, ama o bile bahsettiğim histen farklıydı aslında. Çünkü sokakta takılıyordun, ama etrafındaki insanlarla çok da konuşmuyordun. Kendi arkadaş grubunla gidiyordun, aynı 5-6 kişiyle, ayrı ayrı çemberler halinde takılıyordun. Brezilya’da biri müzik yapıyor, insanlarla birlikte şarkı söylediğinde konuşman da kolaylaşıyor. Bir grubun etrafında 5.000 kişilik tek bir çember oluyor yani. Çemberler yan yana değil iç içe, dart tahtası gibi büyüyor.

Türkiye’de sokak müziğini düşünürsek, biri mesela İstiklâl’de bir şey çalıyor, birkaç kişi izliyor, para atıyor, video çekip gidiyor. Bir araya gelelim, bu hayatı beraber yaşayalım, ülkeyi beraber deneyelim işi pek yok. Ya da vardı, kayboldu.

Bitirmeden önce bahsetmek istediğin, şunu da konuşsak iyi olur dediğin bir şey var mı?

Aklıma dün gelen bir fikirden bahsedeyim.

Ülkede pek çok sorun olduğundan hep bahsediyoruz, bugün de biraz konuştuk. Çoğumuz umutsuz, çaresiz hissediyor, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Ben hiçbir zaman umutsuz olmadım, ama çaresiz hissettim. Bir şeylerin iyileşeceğini biliyorum, ama ben ne yapabilirim bilmiyorum diyordum.

Pek çok insan göç ediyor, çünkü istediği hayatı bulamıyor. Ama bence istediğimiz hayata dışarıdan gelecek dokunuşlarla ulaşamayacağımızı da anladık. O zaman kendimiz bir şeyler yapacağız. Ben mesela şu an ürün yöneticisi olarak çalışıyorum. Ekiplerin ne yaptığını, nelere ihtiyaç duyduklarını anlıyor, sonra da sorunlarının nasıl çözülebileceğini, hangi çözümün uygulanabilir olduğunu belirleyip paylaşıyorum. Bunu Türkiye için de yapabilirim diye düşündüm. İlla her şeyi çözeceğim anlamına gelmiyor, ama konuşma başlatabilirim.

Bizi hayatta iyi ya da kötü hissettiren, hayatımızı etkileyen pek çok küçük deneyim var. Örneğin bir restorana gidiyorsun, iyi yemek yediğinde mutlusun, kötü yemek yediğinde mutsuzsun. Bu küçük deneyimleri iyileştirmek için bir araya gelirsek, somut adımlar da atabiliriz diye düşündüm. Mesela restoranlarda yaşadığınız en büyük sorunlar neler diye insanlara sorduğum bir anket yapsam, sonra en büyük sorunları toplayıp restoranlarda çalışan, bu konularda deneyimli insanların çözümlerini toplasam, bunları tek tek paylaşabilirim dedim.

Aslında 6 yıldır kurduğun komüniteyi daha da aktif biçimde kullanmaya başlayacaksın diye anlıyorum. Bir nevi bilgi/beceri değiş tokuşu yapılacak.

Aynen. Hiçbirimiz her şeyi bilmiyoruz. O yüzden şöyle sorunlar gördük, şöyle çözüm önerileri gördük, haydi konuşalım demek istiyoruz.

Author

  • GMT / GMT +1. Medya ve gazetecilik dersleri veriyor, yazıyor, koşuyor.

Öneriler

Nezaket Erden & Hakan Emre Ünal: “Hikâyelerimizi göçmenlerle buluşturmak bize iyi geliyor”

Nezaket Erden ve Hakan Emre Ünal’ı sahnede izlediyseniz, ne kadar

Karikatürist İltem Dilek: “Göç ettikten sonra kendimi tekrar inşa etmem gerekti”

Mizah dergilerine aşinaysanız, İltem Dilek’in karikatürlerine denk gelmiş olabilirsiniz. Belki

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin