Köklerinizi saldığınız topraklardan, o toprağı sulayan anılardan uzaklaştınız. Sizi saran cam fanusu kırıp, modern zamanların deyişiyle konfor alanınızdan çıkıp, yeni bir dünyaya adım attınız. Belki dilini bilmediğiniz ülkede yeni bir yaşam inşa ettiniz. Sonra bir arkadaş ortamında ya da bir iş ortamında Türkiyeli olduğunuzu öğrenen oryantalist Avrupalı gözleri ışıldayarak sordu: Deveye biniyor musunuz?
Bu soru muhatabını pek çok yönden rahatsız edebilir. Ben, doğrudan bu soruya olmasa da bu sorunun mentalitesine maruz kalmış bir Orta Doğulu/Akdenizli/Balkan[1] olarak kendi rahatsızlığımı dile getireceğim.
Gittiğimiz yerlere bazen alışıyor bazen alışamıyoruz. İşler yolunda giderse, yeni bir yaşamdan aradığımızı en azından kendimizi tatmin edecek ölçüde bulup başka ülkeler içinde kendi küçük özerk bölgelerimizi kuruyoruz. Bazen bir Türk marketi raflarında biber salçası ya da köftelik bulgur arıyor, bazen gittiğimiz ülkenin dilini C2 seviyesinde konuşuyoruz. Ama yeni bir yaşam inşa etmek bunlardan ibaret değil, zira bu mesele gittiğin yerle ilişkini geliştirmek kadar geldiğin yerle de ilişkini geliştirmek üzerine.
Yakın zamanda Finlandiyalı bir iş arkadaşım öğle yemeği sırasında bizim de benzer şeyleri hissedip hissetmediğimizi sormuştu: Ülkende yaşarken o kadar da önemsemediğin ama uzaklaşınca özlediğin şeyler, bazen gelenek ya da kültürel öğe dahi olmayan ama sadece ülkende bulabileceğini düşündüren sıradan rutinler. Masada bulunan Türk, Sırp, İtalyan ve Meksikalı bireyler olarak onu onaylamıştık. Dışımdan bu onaya katılırken içimden düşünmüştüm, alışveriş yaptığım bir dükkândan çıkarken kolay gelsin diyememek beni feci halde rahatsız ediyordu.
Bu “rahatsızlıkla karışık özlem” ilk başta kulağa Heidegger’in üstünde fazlaca durduğu Heimat yani özetle köklere bağlılığa yakınmış gibi gelebilir. Ancak ben doğum yerini, toprağı, memleketi, ya da adını ne koyarsanız onu bu denli somutlaştırmanın, nesnel boyuta indirgemenin deneyimlerin eşsizliğini ıskalayacağını düşünüyorum. Nitekim gelinen yerle geliştireceğin bu ilişki bazen barışmak, bazen kabullenmek, bazen unutmak, bazen yüzü geçmişe dönük yaşamakla şekil bulabilir. Bu denli kendine özgü deneyimin arasında nihai olarak buluşulan ortak nokta ise şu: Her ne olursa olsun gelinen yer, gidilen yeri nasıl deneyimlediğimizi belirliyor.
Yakın zamanda Isée Bernateau’nun yeni çıkan kitabı Denize Nazır’ı okudum. Heidegger’e cevap havasında cümlelerim bu düşüncelerin ve Heimat kavramının kitabın bir bölümünün merkezinde yer almasından doğdu. Ancak beni daha çok ikna eden, ya da kendi deneyimimle daha iyi özdeşleştirdiğim diyeyim, taşınmayla geçen bir hayatın etkisiyle benliğini evden eve taşınan eşyalarda bulan Ramesh oldu. Bu kısmı okuduğumda, İstanbul’dan taşınırken bir dalını koparıp getirdiğim ve “Sen burada kök saldıkça ben de salacağım,” diyerek diktiğim sarmaşığıma bakakaldım. Geçmişimi bir dal sarmaşık formunda sırtımda taşımıştım.
Esas sorumuz “Deveye biniyor muyuz?” değil elbette, bu sorunun neden beni rahatsız ettiği. İstisnasız hepimiz buraya (siz bu yazıyı okurken farklı şehirlerde olacağımızı varsayarsak, oraya) gelirken bir benlik, bir bavul, bir ev taşıyoruz. Mahallemizde selamlaştığımız esnaf, önüne yaş mama bıraktığımız kedi yuvaları, ailemiz merak etmesin diye gönderdiğimiz “Eve geldim,” mesajları, arkadaşlarla içilen iş çıkışı biraları, pazar sabahı alınan vapur havaları bu bavulun ve evin parçası. Onlardan uzak kalınca bu uzaklığı yadırgamak ve onların biz farkında olmadan doldurdukları boşluğu hatırlamak bu yüzden.
İşte bu yüzden sizi siz yapan o ufak tefek ayrıntılara tutunuyorsunuz. Onların cılızlaşan ateşi sönerse benliğinizden ve kimliğinizden bir şeyler eksilir kaygısıyla alışkanlıklarınızı, sevdiğiniz rutinlerinizi, farkında olmadan ayak uydurduğunuz gelenekleri bu sefer altını çize çize yapmaya başlıyorsunuz. Yaparken inatla göstermeye, bakın biz bunu yiyoruz, biz böyle dans ediyoruz, biz bunu çocukluktan biliyoruz diye anlatmaya başlıyorsunuz. Nereden bildiğimi sormayın, ama emin olun ki yalnız değilsiniz.
Beni tanıyanlar bilir. Yemek yapmayı, yemeyi, anlatmayı ve üzerine yorum yapmayı hayli severim. İşte böyle bir ortamda, farklı milletlerden yabancı insanların olduğu bir masada heyecanla bizim yemeklerimizin kebaptan ibaret olmadığını, içli köfte, dolma gibi pek çok örnek üzerinden anlatıyordum. Fakat masanın ilgisi anlattıklarımda değil, anlatabileceklerimde olacaktı ki önümdeki kadehi işaret ederek sordular: Peki, sizin ülkenizde herkes içki içebiliyor mu? Elbette, buna dair bir yasak yok. Peki, kadınlar da içebiliyor mu? Evet, herkes kadınları da kapsıyor. Peki, bir soru daha: Kadınlar başörtülü olmak zorunda mı?
İşte bütün o bavulu Doğulu motiflerle bezeli görüp deveye binmeye sıkıştıran sorudan tam bu yüzden rahatsız oluyorum. Sorunuz beni tanımak için değil, öyle olsa cevaplardım. Siz beni bildiğiniz bir cevabın şekline uydurmaya çalışıyorsunuz. Bu bakışın üstenciliğine, öteki kültürü vitrinde sergilenecek egzotik bir meyve olarak algılamasına daima direneceğim. Çünkü bu benim kimliğim: Orta Doğulu, Akdenizli, Balkan.
- Tayvan’da bir iş gezisi sırasında “Türkiye Avrupalı mı?” diye fikrimi soran bir soru almış, Türkiye’nin biraz Orta Doğulu, biraz Akdenizli, biraz da Balkan olduğunu ama toplamda bunların hiçbirinin altına da sığmayacağı için özel olduğunu söylemiştim. Bunu sanırım içime güzel sindirdim, o günden beri farklı bağlamlarda hangisi olmak işime gelirse o oluyorum, bazen deniz ürünleriyle arası çok iyi bir Akdenizli, bazen politikayla yatıp kalkan bir Orta Doğulu, bazen arkadaşlarının düğününde durmaksızın halay çeken bir Balkan.
