“Göçmen kimdir?” sorusu, bizi yalnızca politik bir tanımlamaya götürür. Oysa “göçmenlik deneyimi” dediğimiz şey sınır çizgilerinin ötesinde, bir bedenin kendisine yabancı bir mekânda yeniden doğma çabasıdır. Mekân yalnızca yaşanılan yer değil, kimliğin yankılandığı bir düzlemdir. Göçmen mekânla çatışır, çünkü mekân onu kendi diliyle çağırmaz. Beden ise bu dilin eksikliğini taşır; adımlar, jestler, bakışlar hep “ötekinin” kökleri üzerinde sallanır.
Bu metinde İstanbul gibi çokkültürlü bir şehirden bir başka çokkültürlü şehir olan Londra’ya göç etmiş, burada eğitim almış ve öğretmenlik yapmış bir birey olarak, göçmenlik deneyimimin fenomenolojik bir yorumunu sunmayı, dünya üzerindeki tüm göçmenler için ortak duygulanımların nasıl kurulduğunu tartışmayı amaçlıyorum.
Göçmenlik-öncesi Süreç
Göçmenlik deneyimi sanılanın aksine göç etme eyleminden sonra değil, göç etme istencinin özneyi büsbütün sardığı süreç sırasında başlamaktadır. Yaşadığı yerden memnun, kökleştiği toplumla samimi bağlar kurabilmiş, ekonomik ve fiziksel olarak güvende hisseden bir kimsenin dünyanın başka bir yerine göç etmesi pek sık rastlanan bir durum değildir (Kişinin özgür ruhlu, maceraperest biri olması ya da zorunlu göçe maruz kalması durumlarını kenarda tutuyorum).
Göç etmeye karar vermiş birinin göçmenlik-öncesi süreçte deneyimlediği evrak ve dosya hazırlama süreçleri, özneyi birçok bakımdan çelişkili biçimde kendiliğiyle yüzleştirmektedir. Özne, farklı bir kültürün hukuk ve ahlak sistemine göre suçlu olmadığını ispatlamak zorundadır. Suçun özünde etik bir mesele olduğunu fark eden kişi, ahlakın kültürden kültüre değişimini yadırgar. Türkiye’de suç sayılan kimi davranışların göç edilecek ülkede sıradan kabul edilmesi bu çelişkiyi daha da keskinleştirir. Böylece suç kaydı belgeleri, belgeyi talep eden kurumların vicdani tesellisinden ibaret bir prosedüre dönüşür.
Göçmen adayı bir motivasyon mektubu yazarak, gideceği ülkeye ne biçimlerde katkı sunacağını ispatlamak zorundadır. Koca dünyanın her yerinin insanların tamamına ait olması gerekirken birilerinin sınırlar çizip sahiplendiği bir toprak parçasına girebilmek için, özne kendi varlığını ispatlamak zorunda kalır. Kökü dünyanın her karış toprağına bağlı olan insanın, insanlığa kök salmasının önüne büyük bir engel çıkarılır.
Göçmenlik-öncesi süreçte özne köksüzleşmeye başlamıştır, zira böylesi derin bağların ortadan kalkmış olması bir yere gittikten sonra değil, gitmeden önce başlar. Köksüzleşmek, vatansızlaşmak anlamına gelmez. Öyle ki vatan, devlet ve bayrak gibi soyut fikirler, insanı yalnızca düşünsel düzlemde bağlar. Devletler yıkılabilir, bayraklar değişebilir; böylesi kavramsal, soyut değerlerin zamansız bir varlığı yoktur. Bu noktada köksüzleşme bir diyalektiğin sonucu olarak ortaya çıkar. Özne kendini bir kavrama adanmış hissetmesine rağmen, söylem gücünü elinde tutan insanlar öznenin değerlerini olması gerektiği haliyle yerine getirmez. Nihayetinde özne de değerlerine olan inancını zamanla yitirmeye başlar. İnsan, ait olmamanın varoluşsal ağırlığı altında kendi kökünü arar. Fakat bu kök artık toprakta değil, deneyimin kendisindedir. Kökleşmek yer bulmak değil, yerin yokluğunda kendini kurabilmektir. Belki de göçmenliğin hakikati, köksüzlüğü yeni bir ontolojik biçim olarak kabullenmek, bir kimliğin değil akışın bilincine varmaktır.
Göçmenliği bir statü ya da kimlik biçimi olarak değil “yaşanan bir hâl”, bir “dünya-içinde-varoluş” biçimi olarak düşünmek gerekir. Göçmen, belli bir ülkenin vatandaşı olmaktan çok, bir dünyanın içinden geçmekte olan insandır. Bu yüzden, “Göçmen kimdir?” sorusu bizi dar bir sosyolojik tanıma mahkûm eder. “Göçmenlik nasıl yaşanır?” sorusu ise insanın köklerinden koparak yeniden kök salma çabasını anlamaya kapı aralar. Göçmen, aynı anda hem bir bedene hem bir mekâna hem de bir kimliğe sahip olduğunu fark eder. Nitekim göçmenlik de bu üç düzlemin (beden, mekân ve kimlik) kesişiminde ortaya çıkan bir varoluşsal sarsıntıdır. Beden yeni bir iklimin havasına, yeni bir dilin ritmine, yeni bir kokunun belleğine alışmaya çalışır. Mekân artık ne çocukluğunun sokağı ne de tam anlamıyla “evidir”. Kimlik ise bu iki alan arasında, çoğu zaman hiçbirine tam olarak ait olamamanın gerilimi içinde yeniden şekillenir.
Bu noktada “kökleşme problemi” dediğim şey ortaya çıkar. İnsan yalnızca ait olduğu toprakta değil, anlam verdiği dünyada kökleşir. Kök salmak, toprağa değil dünyaya bağlanmaktır. Göçmen bu kökleşme edimini yeniden kurmak zorunda kalır, çünkü daha önce tanıdığı tüm anlam ufku bir anda yer değiştirir. Bildiği kelimeler yabancılaşır, selamlaşmaların tonlaması bile farklı bir jest taşır. Kökleşememek yalnızca yer yitimi değil, aynı zamanda anlam yitimidir. Bu nedenle göçmen, sürekli olarak kendini ve dünyayı yeniden tercüme etmekle yükümlüdür.
Öznenin Varlığının Bürokratik Dile Tercümesi
Göçmenlik-öncesi süreç, fenomenolojik olarak insanın kendi varlığını bir form diline tercüme etmesidir. Evraklar, belgeler, vizeler, başvurular… Tümü insanın benliğini kimlik numaralarına, doğum tarihine, ad-soyad dizilimine indirger. Kişi, varlığını artık sözcüklerle değil kodlarla anlatmak zorundadır. Varlığın bürokratik dile tercümesi, insanın kendi öz deneyimini bir sistemin sözdizimine uygun hâle getirmesi anlamına gelir. Bu sırada özne, kendini bir “dosya” olarak görmeye başlar. Oysa öznenin varoluşsal kapasitesi eylemliliğinde yatar. Sartre’ın ifade ettiği gibi insan kendini ancak eyledikçe var eder, özünü oluşturur. Bürokrasi ise insanın neliğini tümden kâğıt parçası üzerine yazılmış bazı özelliklere indirger. Bu durum bazı kültürlerde kişinin ismi ve kimliği arasındaki doğrudan bağlantı üzerinden bile okunmaktadır. Bir diğer deyişle, bazı kültürlerde kişinin adı “Kimsin?” denerek sorulmaktadır. Bu durum, kişinin kimliğini onun ismiyle özdeşleştirme hatasına düşmektedir. Hâlbuki özne, kendisine dışsal bir kimlikle değil, varolduğu edimlerle belirlenir.
Fenomenolojik olarak bu süreç, ötekinin yargısı karşısında varoluş biçimini de açığa çıkarır. Sartre’ın sözünü ettiği “bakış” burada kurumsallaşmıştır: Göçmen adayı artık ötekinin yalnızca bakışıyla değil, belgeleriyle değerlendirilir. Her belge, bir tür varoluş sınavıdır. “Suçsuzum” diyen bir belgenin, “iyi niyetliyim” diyen bir motivasyon mektubunun, “uyum sağlayacağım” diyen bir niyet beyanının arasında insan, kendini temize çıkarmaya çalışır. Ötekinin bakışıyla özne, artık özneliğini kaybetmiştir. Bir başkası karşısında eylemleriyle var olabileceği alanı kalmamış, büsbütün nesneleşmiştir. Donuk bir geçmişte, durağan bir haldeyken kendini karşıya göstermiştir. Göçmen kendini anlatırken aslında yalnızca “bir yere girmek” istemez, varlığının haklılığını savunur. Bürokrasi, insanın varoluşunu yöneten yeni bir dil hâline gelir. Fakat bu dilde duygulara, geçmişe ya da köklere yer yoktur. İnsanın kendi varlığını belgelerle ifade etmek zorunda kalması, onun en temel insani yönüyle, özgünlüğüyle çelişir.
Bedensel Yerleşiklik ve Mekânsız Beden
Merleau-Ponty’nin fenomenolojisinde beden, dünyanın içinde mevcut olan bir nesne hâline indirgenmiş anlatıyı aşar, onu dünyayı kuran bir bilinç edimi olarak yorumlar. Göçmen, yaşantısıyla bu fikri doğrular: Beden bir yerden başka bir yere taşınmakla kalmaz, dünyayı algılama biçimini de yeniden kurar. Beden toplumsal varoluşun sınırı olduğunda, büsbütün yabancı sosyal kurallarla, şehir düzeniyle ve çalışma ahlakıyla tanıştığında, yaşantısını artık karşı konulmaz biçimde değiştirir. Yeni bir ülkede yürümek, bedene ve bilince beliren bir edimdir. Adımların ritmi değişir, çünkü yolların eğimi, kaldırımların dokusu, sokak seslerinin yoğunluğu farklıdır. Böylece göçmen başka bir kültürün içinde başka bir bedensel ritme yerleşir. Beden tüm bu unsurlar karşısında yürümeyi, konuşmayı, susmayı yeniden öğrenmek zorundadır. Çünkü yerleşiklik, yalnızca bir topografya meselesi değil, bir duyumsama biçimidir.
Bedensel yerleşiklik —fiziksel uyumun yanında— anlamın yeniden kurulmasıdır. Alışverişte kullanılan para, jestler, mimikler, hatta sessizlik bile yeni bir yorum ister. Göçmen, kendi bedeninde bu farklı kültürlerin izlerini taşır; bir süre sonra bu izler birbirine karışır. Beden dünyaya yerleşmenin biçimidir, ancak göçmen-beden, henüz-olmayan minvalinde yerleşmemiş bir bilinç taşır. El hareketleri eski yerden kalmadır, sözcükler yenidir, bu karışım bir tür varoluşsal melezlik doğurur. Göçmen bedensel yerleşikliğini yeniden kurarken, aynı zamanda kimliğini de bedensel biçimde yeniden kurar. Göçmenlik-öncesi topladığı dokümanların içinde belirttiği özellikleri bu noktada artık tümden değişmiştir. Belgelerde sunduğu ve mesken edindiği yeni şehirdeki iki farklı varoluş biçimi, eski ve yeni arasında gerilim yaratarak diyalektik bir ilerlemenin de öncüsü olur. Çünkü kimlik, zihin-beden düalizminin önerdiği gibi yalnızca düşünsel bir aidiyet değildir. Kimlik, bedenin dünyayla temasında beliren bir histir. Bu yüzden göçmenlikte “alışmak” sözcüğü yüzeysel kalır. Aslında yaşanan şey, dünyayla yeniden temas kurma çabasıdır — hem duyusal hem de edimsel düzeyde.
Yabancılaşma
Marx’ın “yabancılaşma” kavramı genellikle üretim süreciyle ilişkilendirilir. Oysa göçmen için yabancılaşma, emekten çok daha geniş bir alana yayılır. Göçmen, emeğinin yanı sıra dilini, jestini, hatta sessizliğini bile kiralar. Çalıştığı yerdeki davranış biçimleri, konuşma tarzları, mizah anlayışı bile kendi benliğinin dışına taşar. İnsan artık kendi varoluşuna, kendi sesine, kendi bedensel varlığına yabancılaşmaktadır. Göçmenlik bu yabancılaşmanın en çıplak hâlidir. İnsan kimliğini kiraya verir, varlığıyla sınanır. Yabancılaşma artık yalnızca fabrikada değil sınır kapısında, kimlik kontrolünde, hatta aksanında belirir. Bu noktada yabancılaşmayla yerinden edilme arasındaki çizgi silinir. İkisi de insanı kendi hakikatinden uzaklaştırır. Göçmen artık “yabancılaşmış” değil, “yabancıdır” — hem kendi varoluşuna hem de angaje olduğu dünyaya.
Yabancılaşma böylece yalnızca ekonomik değil, ontolojik bir hâl alır. Kişi kendini kendi eylemlerinin tanımadığı bir bağlamda bulur. Ne söylediği tam olarak anlaşılır, ne sessizliği doğru okunur. Bu durumda göçmen, sürekli “yanlış tercüme edilmiş bir benlik” hissiyle yaşar. Ama bu yabancılaşma yıkıcı olduğu kadar yaratıcı da olabilir. Çünkü özne dünyayı artık dışarıdan görür, içeriden değil kenardan bakar. Kenarda olmak, merkezdekilere görünmeyen şeyleri görme imkânı verir. Bu yüzden göçmenlik, aynı zamanda yepyeni bir varoluş biçimidir. İnsan kendi kültürünü dışarıdan görmeyi öğrenir ve fark eder ki “ev” dediği şey aslında bir coğrafya değil, bir anlamlandırma örgüsüdür, insanlıkla kurulan bağdır. Göçmenlik deneyimi, yabancılaşmayı kalıcı bir varoluş durumuna dönüştürür. Artık tam olarak hiçbir yere ait olmayan insan, dünyaya yeni bir gözle bakar. Bu bakış hem kırılgan hem derindir. Çünkü göçmen iki dünya arasında kalmaz, iki dünyanın da sınırlarını görür.
Sonuç
Göçmenliğin fenomenolojisi bize şunu öğretir: İnsan köksüzleştiği anda değil, kök salabileceği her yerin mümkün olduğunu fark ettiğinde özgürleşir. Kökleşme problemi, aslında yerleşme arzusunun yeniden tanımıdır. Göçmen artık tek bir toprağa değil, tüm insanlığa kök salmayı öğrenir. Bürokratik dilde indirgenen, ötekinin yargısında incinen, yeni bedensel yerleşiklikler kurmaya çalışan bu özne, sonunda yabancılaşmayı kendi varoluş tarzına dönüştürür. Bir kayıp değil dönüşümdür bu, özgün bir varoluş biçimidir. Göçmen artık yalnızca bir yerden gitmiş biri değil, insan olmanın sınırlarında yaşayan biridir. Dünyanın her yerinde, aynı gökyüzünün altında aynı ifadeyi taşır: “Nerede olmaktan çok, kim olabildiğimde evdeyim.”
İnsan artık köklere değil, hareketin, geçiciliğin, yer değiştirmenin, değişimin anlamına odaklanmalıdır. Belki de göçmen, sabit değil, akışkandır. Tanımlanmış değil, oluş halindedir. Kök salmayan, ama anlam üreten bir varlıktır. Göçmenlik, insanın kendi varlığını “yerinden etme” ve “yeniden üretme” cesaretidir.
