Leila (2025)

Saat Farkı yazarları yılın en iyilerini seçti

30 Aralık 2025
24 dakika

Malumunuz, yayınlar yıl sonu listeleri hazırlamayı pek sever. Biz de ilk yıl sonu listemizi sitemize bugüne dek katkıda bulunan herkesle birlikte hazırlamak istedik. Bu kapsamda yazarlarımıza iki ayrı soru sorduk.

  • Bu yıl okuduğunuz/izlediğiniz/dinlediğiniz en iyi Türkçe eser (film, dizi, video, albüm, şarkı, kitap, sosyal medya paylaşımı vs)
  • Bu yıl okuduğunuz/izlediğiniz/dinlediğiniz, Türkiye’yle hiçbir bağı olmayan en iyi eser (film, dizi, video, albüm, şarkı, kitap, sosyal medya paylaşımı vs)

Kıstasımız eserin 2025’te çıkması değil, yazar tarafından 2025’te tüketilmesiydi. Bu yüzden listemizde 1914’ten klasik edebiyat eseri de var, daha yalnızca birkaç bölümü yayımlanmış dizi de.

Keyifli okumalar dileriz.


Alparslan Büyükçekiç

Oğullar ve Rencide Ruhlar – Alper Canıgüz, 2004

İlk baskısını 2004’te yapan Oğullar ve Rencide Ruhlar (ORR), psikolog-yazar Alper Canıgüz’ün yayımlanan ikinci romanı. Canıgüz romanı, hikâyenin başkahramanı olan beş yaşındaki afacan Alper Kamu’nun ağzından şöyle açıyor: “Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar.” Okur, bu önermenin metin boyunca biteviye tahkim edilmesinden –ve elbette başkahramanın isminin Albert Camus’ye gönderiminden– varoluşçu roman, psikanalist yetkinliğiyle yapılan tahlillerden psikolojik roman, romanın gündelik hayatın ritmini bozan kurgusu ve mizahi dilinden hareketle absürt komedi ya da başkahramanın kendisini içinde buluverdiği olaylar zinciri sebebiyle polisiye roman okuduğu izlenimine kapılabilir. Ancak ORR, bu türden bir indirgeme ve sabitlemeye bağışık görünüyor. Canıgüz, hem türler hem de duygular arasındaki geçişi zayiat vermeden sağlayacak kantaraları sürekli inşa etmenin yolunu bir şekilde buluyor. Zannımca bunu (yazara abartılmış bir eylemlilik atfetmeyi göze alarak söylüyorum) mürekkebini behemehâl olumsuzlama arzusuyla akıttığı için yapabiliyor.

Evet, Canıgüz esas olarak karşılaştığı sembolik evreni, bulduğu her fırsatta olumsuzluyor. Semt hayatının, mahalle kültürünün, arkadaşlığın, aşkın, aile ilişkilerinin, bürokrasinin, memuriyet yaşamının, siyasal atmosferin ve hatta ölümün niçin şu şekilde değil de bu şekilde simgeselleştirildiğini soruyor psikolog-yazarımız ve cevap arıyor. Cevaplar üretebilmek için de tüm bunlara, onların yerleşme şekline uygun olarak yamuk bakıyor. Böylece başkahramanımız Kamu, küçük yaşına rağmen –ya da küçük yaşı sayesinde– görülmeyeni görebilecek, duyulamayanı duyabilecek, söylenmeyeni söyleyebilecek bir görüş/bakış konumu kazanıyor. Bu konum, gerçeğe belki de en yakını olduğu için Kamu, etrafına her an rahatsızlık veriyor. Dahlinin mevzubahis olduğu her olay ve durumu ters yüz ediyor. Evdeki, sokaktaki, karakoldaki varlığı, tiz bir çığlık olarak yankılanıyor. Ancak bu çığlık, şu ya da bu kişiye değil, doğrudan semboller imparatorluğuna atılıyor ve yine bu yüzden şu ya da bu kişileri değil, onlarda tecessüm eden tertibatın kendisini tahribata uğratıyor.

Yer yer kahkaha atmamıza, yer yer de gözyaşlarımızın pınar olmasına sebebiyet veren Canıgüz&Kamu birlikteliğinin ilk ayağı olan ORR’yi seven okur, bu birlikteliğin izini sırasıyla Cehennem Çiçeği ve Kıyamet Park’ta sürebilir.

Monsieur Klein – Joseph Losey, 1976

Monsieur Klein, Mr. Klein ya da Türkçeye çevrildiği hâliyle Kaderini Arayan Adam, Joseph Losey’nin yönettiği, Fransa-İtalya ortak yapımı bir film. Alain Delon filmin hem yapımcılığını hem de Robert Klein rolüyle başrolünü üstlenirken, ona Jeanne Moreau, Francine Berge, Michael Lonsdale gibi isimler eşlik ediyor.

Losey bizi Nazilerin tasallutunun tüm Avrupa üzerine bir karabasan gibi çöktüğü yıllara götürüyor. Özel olarak Nazilerin Fransa ve Paris işgaline odaklanan film, Robert Klein’ı, Yahudilerin ellerinden çıkarmak zorunda olduğu malları ucuza kapatmaya çalışan lümpen bir sanat simsarı olarak çıkarıyor karşımıza. Kendisiyle aynı adı taşıyan bir Yahudi’nin var olduğunun bilgisiyle Robert kendisini, Yahudi olmadığını (yani suçlu olmadığını) kanıtlamaya çalışacağı meşum bir masalın içerisinde buluveriyor.

Losey, Öteki Robert’ı bulmak yolunda obsesyon derecesinde bir takıntı geliştiren sanat simsarının üzerinden incelikli bir faşizm anlatısı geliştirirken, Robert Klein’ın mensup olduğu sınıfın olan bitenlere karşı benimsediği kayıtsız tavra yönelik güçlü bir eleştiri sunuyor. Bir ağ gibi örülmüş Kafkaesk kurguyla Delon’un devleşen oyunculuğunun kesişimi, baskıyı, stresi ve gerilimi bedenimiz ve ruhumuzda deneyimlediğimiz bir atmosfer yaratıyor.

Monsieur Klein (Joseph Losey, 1976)

Arjin Civan Şahin

“Her Şey Dönüyor” – Özge Arslan, 2025

Bir yılı içinde onlarca döngüyle tamamlarken, dönüp dursa da yerinde saymayan bir zamanın izlerini taşıyan, ruha bir meditasyon gibi gelen bu parçayı defalarca döndürdüm bu yıl. Düşüp kalkarak ve emekleyerek geçtiğimiz yolların boşuna olmadığına dair bir ninni tesellisi âdeta.

Evrensel Dil (Universal Language) – Matthew Rankin, 2024

Bu underrated filmin aslında ne kadar iyi olduğundan ziyade kendisiyle ne kadar samimi bağlar kurdurduğu gerçeğinin altını çizmek isterim. Rankin‘in kurduğu sinema dili bir yandan bize tanıdık gelen bazı yönetmen sinemalarını andırırken ve onlardan esinlenirken, bir yandan da bakış açısıyla ne kadar özgün bir dile sahip olduğunu gösteriyor. Kurulu sürreal gerçekliğin inandırıcılığı ve o kara kışta içimize işleyen kestane sıcaklığıyla filmdeki karakterlere sempati duymamak çok zor. Kanada’da Farsçayı anadil olarak kuran bu hikâyenin temelinde Rankin’in İran’da geçirdiği vakit ve bu kültüre hayranlığı bulunuyor. Mizah seviyesinin kalitesi ve düşüncelere sevk eden sonuyla filmin bende bıraktığı iz epey kalıcı oldu.

Universal Language (Matthew Rankin, 2024)

Batuhan Çağrı Yapan

Nâzım Hikmet’in Bisikleti – Aydan Çelik, 2024

Çocukluğumda var olup bir ara kaybolan, lisenin sonlarına doğru depodaki bisikleti elden geçirmemle yeniden doğan bisiklet tutkumun pedal çevirmekten ibaret olmadığını, yaşamın diğer alanlarıyla da bağlantılı olduğunu hatırlatan Nâzım Hikmet’in Bisikleti, bu yıl okuduğum en iyi Türkçe eserdi. Kitap 2024 yazında çıkmıştı, ancak malum, arada mesafe olunca kitapları edinmek için bir bahane gerekiyor genelde. Sevgili Can Atalay’ın bir kartımıza verdiği cevapta Nâzım Hikmet’in Bisikleti’ni tavsiye etmesi kitabı evimize taşıyan hoş bir tesadüf oldu, dünya küçük.

Aydan Çelik, paşa torunu küçük Nazım’ın üç tekerlekli bisikletiyle gurur dolu bakışlı fotoğrafından yola çıkarak, yıllar süren bir emeğin ardından, bizi bisikletle Nâzım Hikmet’in kesiştiği bir yolculuğa çıkarıyor. Aydan Çelik bağlantılar kurmakta çok başarılı bir yazar ve çizer, söz konusu bisiklet ve Nazım olunca da zaman ve mekânda sıçramalarla, çok ilginç insan, eser ve mekânlarla karşılaştığımız bir yolculuk oluyor bu. Komünist şair Nâzım ve dünyanın en eşitlikçi ulaşım aracı olabilecek bisikletin birbirine değen hikâyeleri en zorlu yokuşta bile bir ilerleme umudu olduğunu hatırlatıyor.

Büyülü Dağ – Thomas Mann, 1914 (ilk yayımlanma tarihi)

Hansa Birliği eşrafının son temsilcilerinden biri olan Thomas Mann’ı okumayı hep istemişimdir, bu yaz sonunda Büyülü Dağ ile kısmet oldu. Birinci Paylaşım Savaşının arifesinde geçen bu romanı bu günlerde okumam tesadüf müydü, zamanın ruhunun etkisi mi emin değilim.

Hamburglu tüccar bir ailenin gemi mühendisi adayı çocuğu Hans Castorp, verem tedavisi gören subay kuzenini birkaç haftalığına ziyaret etmek için Davos’a gelir. Sanatoryum’un doktorlarının muayenesi sonucunda kendi akciğerinde de sorun olduğunu öğrenen Hans Castorp, burada planladığından çok daha uzun süre kalacaktır. Bildungsroman türünün başarılı bir temsilcisi ya da başarılı bir parodisi olduğu konusunda eleştirmenleri yüz yılı aşkın süredir devam eden bir tartışmaya sürükleyen bu romanda her karakterin alegorik bir görevi vardır. Hans Castorp’un arkadaşlarıyla sohbetlerinde 19. yüzyıl sonunda Avrupa’da gelişen tartışmalara biz de tanık oluruz. Tutkulu bir Aydınlanmacı olan Herr Settembrini’nin nutukları naif Hans’ı burjuva ahlakının prensiplerine ve hümanist felsefenin öğretisine ve emellerine davet eder: Avrupa tüm dünyayı uygarlaştıracaktır. Settembrini’nin karşısında ise sağlık sorunlarından ötürü Cizvit keşişliğinden kopup Davos’a yerleşmiş, diyalektik düşünceyle işçi sınıfı devrimi ve Din Günü arasında ilginç bir bağa ulaşmış Naphta vardır. Arka planında hastalık ve ölüm duygusunun hiç eksilmediği, içinde tabii ki aşkın da olduğu bu rutin hayat ve eğitici tartışmalar devam ederken, romanın sonlarına doğru zaman saatler ve takvimlerle ölçülebilecek şekilde akmaz, gerçek hayat ile hayal dünyası arasında bağlantı kopmaya başlar. Hazcı yaşlı bir iş adamının da öyküye dahil olmasıyla bu sınır iyice kaybolur. İkinci cildin sonlarına doğru her şey daha da bulanıklaşır, trajik olaylar gelişir. 1914 gelip çatmıştır, Büyülü Dağ’da, balkonunda krallığını izleyen Hans içindeki görev çağrısına karşı duramaz. Bembeyaz karlar üzerinde başlayan roman simsiyah çamur içinde, ana karakterinin akıbeti konusunda okuru merakta bırakarak biter.

“Sisler Denizi Üzerindeki Gezgin”, Caspar David Friedrich. Büyülü Dağ‘ın Can Yayınları baskısında kullanılan kapak resmi.

Can Koçak

“Cenazem” – Beyaz Hayvanlar, 2025

Normalde buraya Evcilik’i (Ümit Ünal, 2024) koymayı planlıyordum. Özellikle sonuyla ilgili bazı sorunlarım olsa da Ümit Ünal’ın kendine has sinemasının ilginç bir örneğiyle karşı karşıya olduğumuzdan bahsedecektim. SHEER Magazine’in bülteninde denk geldiğim “Yılın En İyi 50 Albümü” listesini incelerken işler değişti.

Listenin 23. sırasına geldiğimde, Beyaz Hayvanlar’ın Olası Dans Şarkılarımız adlı yeni bir albüm çıkardığını öğrendim. Grupla ilk kez 7-8 yıl kadar önce “Özünde Narin” sayesinde tanışmış, güzel sözleriyle beni kolayca tavlayan şarkılarını ve “luna pop” diye adlandırdıkları tarzlarını çok sevmiştim.

Müzikal bakımdan Jakuzi’yi andıran Olası Dans Şarkılarımız’ı bir haftadır sürekli dinliyorum. İlerleyen günlerde biraz daha dinleyeceğimden de eminim, ama Beyaz Hayvanlar’ın yeni müziğine denk gelmediğim 7-8 yıl daha geçse benimle kalacak şarkı sanıyorum “Cenazem” olur.

SHEER’ın listesine daha yukarıdan giren yeni Aleyna Tilki albümünü henüz dinleme fırsatım olmadı. Artık 2026 önerilerine…

Monsters: What Do We Do with Great Art by Bad People? – Claire Dederer, 2023

“Sanatın güzelliği sanatçının kabahatlerini örter mi?”, üzerine çok konuşulmuş, hatta klişeleşmiş bir tartışma. Hâl böyle olunca, bu konu üzerine yeni bir söz söylemek kolay değil. Dederer ise Monsters’ta bu zorluğu aşmayı, derinlikli bir tartışma yürütmeyi başarmış. Kitapta hem “sorunlu” figürlerin hayatlarına ve eserlerine dair güçlü incelemeler hem de seyircinin bu ebedi ikilemine dair dürüst çıkarımlar var. Okurun zihnini açarken oldukça komik de olabilen harika bir deneme yazarı Dederer.

Diğdem Sezen

Leila – Ubik Studios, 2025

Bu seneyi kapatmadan önce oynadığım için kendimi şanslı saydığım ve daha çok bilinmesini, duyulmasını, oynanmasını dilediğim Leila, anlatı odaklı bir point-and-click macera oyunu. Aslında Türkiye’yle bağı yok. Kadınlık deneyimini büyük dramatik kırılmalar yerine gündelik, sessiz ve kırılgan anlar üzerinden kurarak oyuncuyu bir karakterin hafızasında dolaştırıyor. Görselliği sade. Anlatımı ölçülü. Oyunun en güçlü yanlarından biri de arkasındaki küçük ama nitelikli bağımsız ekip. Pişmanlık, bastırılmış duygular ve geçmişle yüzleşme temalarını işleyen, kişisel deneyimlerden beslenen bir anlatıyı teknik gösterişten uzak, samimi bir üretim pratiğiyle hayata geçiriyorlar. Oyuncuya ne hissetmesi gerektiğini dikte etmek yerine, etkileşim yoluyla hatırlamanın, suskunlukların ve yarım kalmış duyguların ağırlığını hissettiren değerli bir oyun Leila.

Adolescence – Jack Thorne ve Stephen Graham (yaratıcılar), 2025

İngiltere yapımı televizyon dizisi Adolescence bu seneye geri dönüp baktığımda bahsetmek istediğim yapımlardan biri diye düşündüm. Ergenlik dönemine yeni girmiş bir gencin annesi olarak diziyi yalnızca izleyici mesafesinden değil, son derece kişisel ve dikkat kesilmiş bir yerden izledim. Adolescence, ergenliği romantize ya da kriminalize etmeden, kırılganlığı, öfkeyi, sessizliği ve anlaşılma ihtiyacını çok incelikli bir anlatımla ele alıyor. Bir yandan da bugün küresel ölçekte devam eden daha geniş bir duruma bakıyor. Dijital kültür, sosyal medya, akran baskısı, güvencesizlik hissi ve katı yetişkin otoriteler arasında sıkışan gençliğin halini evrensel bir deneyim olarak anlatıyor. Dizinin en etkileyici tarafı, gençliğe dair “büyük” dramatik anlardan çok, gündelik jestler, bakışlar ve söylenmeyen cümleler üzerinden ilerlemesi. Adolescence görselliği, kurgusu, anlatımıyla iyi bir dizi, ancak bunun de ötesinde seyircisini kendi konumunu sorgulamaya davet eden, uzun süre etkisi kalan bir deneyim.

Adolescence (2025)

Ece Balekoğlu

Dünyaya Yeni Gelen Okurlar İçin – Barış Bıçakçı, 2024

Evet, bu mertebeye 2025’te ilk okuduğum kitabı layık gördüm… Ama başka eser tüketmediğimden değil, hak ettiği için. Barış Bıçakçı, Ekim 2024’te yayımlanan kitabında bizimle bir yandan tatlı tatlı oyun oynuyor, bir yandan da çok sevdiğimiz dil kıvraklığıyla edebiyata doyuruyor. Kitabın konusu ise başlı başına ilgi çekici: Hayatlarımızın kişisel bir ansiklopedisi olabilir mi? Hem keyifle okunan hem de kendi ansiklopedi maddelerimiz üzerine düşünmeye alan açan bu kısa romanı okumayan herkese tavsiye ederim.

“DR DIRICAN” – Chefket, 2025

Kendimi bildim bileli Türkçe dışı içerik tüketmekte epey zorlandığım için bu sorunun biraz çeperinden dolaştım ve Almanca-Türkçe-İngilizce karışık bir eserle karşınıza geldim. Chefket, Berlin’e taşındıktan sonra keşfettiğim, kendini “misafir işçi çocuğu” olarak tanımlayan göçmen bir rap müzisyeni. Üç dili de ustalıkla kullanması şarkılarında müthiş bir oyun alanı sağlıyor. Şubat ayında yayınlanan ve Heidenheim, Berlin, Didim ve Mersin semalarında dolaşan teklisi “DR DIRICAN” ise “Mein bayrak ist meine einziger red flag” cümlesiyle duygularımıza gülümseterek tercüman oluyor.

Chefket. Fotoğraf: Universal Music.

Erkmen Aydoğdu

İnsanlar, Mekanlar, Nesneler – Duncan Macmillan (yazar), 2024 – devam ediyor

Sahnesi, temposu ve oyunculuklarıyla soluksuz izledim. Bu tarz ifadeleri genelde Hollywood aksiyon filmleri için kurarız, ancak Merve Dizdar’ın başrolünde yer aldığı bu oyun hepsine taş çıkartıyor. O kadar tempolu ki neredeyse fiziksel bir mücadele. Sesin çatladığı, bedenin yorulduğu anlar gizlenmiyor, tam tersine oyunun parçası hâline geliyor. İzlerken “iyi oynuyor” demekten çok, “dayanıyor” hissi ağır basıyor. Belki de bu yüzden bu kadar etkileyici.

Freedom’s Fury – Colin Keith Gray, Megan Raney, 2006

1956 Olimpiyatları’nda Macaristan ile Sovyetler Birliği arasında oynanan, tarihe “kanlı sutopu maçı” olarak geçen karşılaşmayı o gün havuza giren sporcuların hafızasından dinliyoruz. Maç oynanırken Sovyet tankları Budapeşte sokaklarında ilerliyor. Yaptığın spor doğası gereği temaslıyken, o havuzda atılan her kulaç, her itiş, her bakış politik hâle geliyor. O sene Macar takımında yer alan Ervin Zador, sonrasında olaylar sebebiyle Amerika’ya gidip önce ünlü yüzücü Mark Spitz’in koçu, yıllar sonra da bu belgeselin yapımcısı oluyor. Bu olaylar yaşanmasa, Ervin Amerika’ya gitmez ve belki Mark Spitz bugünlere gelmezdi. Paralel evrenler silsilesi.

Freedom’s Fury (2006)

Helin Nur Güler

Hakikatin Hikâyesi: Tarih ve Toplum – Y. Doğan Çetinkaya & Foti Benlisoy

Bu yıl uzunca bir süredir eleştirdiğim, bazen de alay konusu yaptığım o insan tipine dönüştüm. Evet, artık ben de büyük bir tutkuyla podcast dinliyorum. Benim için bu yılın en iyi Türkçe eserini seçerken oldukça kararsız kalsam da Oscar goes to “Hakikatın Hikâyesi: Tarih ve Toplum”. Hakikatin Hikâyesi, Doğan Çetinkaya ve Foti Benlisoy’un hazırladığı, iki haftada bir Açık Radyo’da yayımlanan bir radyo programı. Çetinkaya ve Benlisoy “gerçeğin tek, resmi ve tarafsız temsilinin ve anlatısının hakikate ilişkin bir kurgu olduğunu, başka türlü tarihlerin de anlatılabileceği ve kurgulanabileceği” fikrinden yola çıkarak 19. yüzyılın sonlarından cumhuriyet tarihine kadar ufuk açıcı bir program yapıyorlar.

Açık Radyo demişken, herkesin bildiği üzere Açık Radyo’nun karasal yayın lisansı, egemen söyleme uymayan bir hakikatin dillendirilmesi nedeniyle Ekim 2024’te iptal edilmişti. Yayın hayatlarına o zamandan beri Apaçık Radyo adıyla, internet radyosu olarak devam ediyorlar. Dilerim Apaçık Radyo açık kalmaya, Hakikatin Hikâyesi’ne ses vermeye devam eder.

Critical Thinking – Manic Street Preachers, 2025

İlkgençlik yıllarımda Radyo Eksen’de “Design for Life” adlı şarkılarına denk gelmemle tanıştığım ve o gün bugündür benimle olan Manic Street Preachers Şubat 2025’te Critical Thinking adını verdikleri 15. albümlerini çıkardılar. Türkiye’nin politik iklimiyle şekillenen, umut, umutsuzluk, öfke, inanç ve nostalji arasında gidip gelen ruh hâlim için bu albüm arka plan müziğine dönüştü. “Güce karşı gerçeği söyle” diyerek açılan albüm, şöyle kapanıyor: “Neden kendimi yaşlı ve savunmasız hissediyorum? Sorumlunun kim olduğunu hepimiz biliyoruz”.

Bu arada grubun Berlin’de çekilen 2004 tarihli “Empty Souls” klibini izlerseniz, tanıdık yüzler ve mekânlarla karşılaşacağınız birkaç sahne görmek mümkün.

Manic Street Preachers. Fotoğraf: Alex Lake.

Irmak Ertaş

Cuby + Blizzards ve Herman Brood

Cuby + Blizzards, blues’u ait olduğu kurak topraklardan koparıp Hollanda yağmurlarında vaftiz eden bir grup. Müzikleri genel olarak sınırlardan hoşlanmayan tavrıyla bende isyankâr bir iz bıraktı.

Herman Brood ise Hollanda’nın “fazla gelen” sanatçılar geleneğinin en popüler ve trajik örneklerinden. Kendisi bir plak dükkânında Hollanda asıllı sanatçıları ararken denk gelip tutulduğum birisi olur. 

Sure, I’ll Join Your Cult – Maria Bamford, 2023

Hem komedyenlerin hem terapistlerin arkasında durduğu nadir kitaplardan. Şaka gibi ama değil. Bol kahkaha attırır. Akıl sağlığına tatavasız bir bakış.

On a Woman’s Madness – Astrid Roemer, 1982

Regl dönemi takip uygulamalarında kullanılan pastel ve pembe ağırlıklı renklere ve genel uygulama özelliklerine baktıkça delirmeye yaklaştığım bu sene, özel olarak kadın delirmesi üzerine içerikler tüketmeye başladım. Bu da onlardan biri. Bize ovülasyon döneminde küfürleşebileceğimiz bir chatbot verin; haksız mıyım kızlar?

On the Calculation of Volume – Solvej Balle, 2020 (Dancada ilk yayımlanma tarihi)

Bir çılgınlık ve adanmışlık eseri. Herkese bu yolculuğun bir parçası olmayı öneririm. Her zerresi hesaplanmış hikâye olur mu, olur efenim. Psikolojik deney ve edebi eser bir arada.

Ankara’nın Duygusal Tarihi – Hakan Kaynar, 2025

Her sene Ankaralılık tutkusuyla okuduğum bir kitap oluyor… Sebepsizce sevilen sokak başlarına, ilk buluşmaların yaşandığı köşelere uzanan bir bellek cilası oldu benim için. 

Black Books – Dylan Moran (yaratıcı), 2000-2004

Çok sevdiğim bir arkadaşımın önerisi, eskilerden, çerezlik. “İcat çıkarmayın,” diyen tiplemeler, basit ve tahmin edilebilirlikleriyle bana huzur verdi. Bir kitapçının sahibi olan ana karakterin hâllerini kendime yakın bulduğum, hayatı fazla ciddiye aldığım anlara güldüğüm bir dizi oldu.

Inside No. 9 – Steve Pemberton ve Reece Shearsmith (yaratıcı), 2014-2024

9 numaralı evlerin içinde geçen birbirinden bağımsız kara mizah hikâyeleri. “Tom & Gerri” ve “The Security Lights” bölümleri basitliğiyle karmaşa yaratan anlatılara sahip. İngiliz mizahının iyi bir örneği diyebilirim.

Lise Defteri – Mustafa Altıoklar (yönetmen), 2003-2004

Tamamen kendi lise hayatımla kıyaslamak ve tekerlekli sandalyede Emre Altuğ şoku yaşamak için goygoyuna –tekrar– izlemeye başladığım bir dizi. İzlerken notlar aldıran, milenyum kuşağıyla ilgili kıymetli çıkarımlar yapmamı sağlayan ve bugün anlamadığım bazı huylarımın kaynağıyla ilgili beni aydınlatan bir dizi oldu.

Pluribus – Vince Gilligan (yaratıcı), 2025 – devam ediyor

Henüz bitmedi ama kurulmakta olan yapay zekâ geleceği ve bireysellik yanılsaması altında tekilliğin sonuna dair korkunç bir distopya.

Black Books (2000-2004)

Mustafa Döşdemir

Posta Kutusundaki Mızıka – Ali Ural, 1999

“Sevgili Dost,” diye başlayan Ali Ural‘ın Posta Kutusundaki Mızıka isimli kitabını, bu yıl okuduğum en iyi Türkçe eser olarak yazabilirim. Deneme türünde olmakla birlikte yazarın üslubundaki edebi ton ve şiirsel tarz sizi kolayca içine çekiyor. Mektup şeklinde kısa metinlerden oluşuyor aslında kitap. Her bir mektup hayali bir dosta hitaben yazılmış, hepsi de ayrı bir meseleye odaklanıyor. Yer yer güncel hayatın içinden örnekleri şiirsel bir üslupla harmanlayan, yer yer tarihin farklı dönemlerinden günümüze iz bırakmış önemli şahsiyetlerin eserlerinden alıntılara yer veren özgün bir kitap. Mektup tarzında olması dolayısıyla yazarın size samimiyetle içini döktüğünü hissediyorsunuz birçok yerde. Evet “Sevgili Dost”, satırlarıma burada son verirken sana da bu kitabı tavsiye der, selam ederim.

Hayat Güzeldir (La vita è bella) – Roberto Benighi, 1997

Roberto Benigni‘nin yönettiği ve oynadığı, Türkçeye Hayat Güzeldir olarak çevrilmiş film, bu yıl beni en çok etkileyen eserdi. Bu filmi yıllar önce izlemiştim aslında, ama yetişkinliğimde çok daha farklı bir gözle seyrettim.

Film İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin maruz kaldığı soykırımı bir babanın çocuğuna oyun olarak tasavvur etmesi üzerine kurulu. Durumsal farkındalıkla seyredildiğinde senaristin diyalogların arasına gizlediği mesajları, seyircinin üzerine boca etmeden estetik bir şekilde verdiği fark ediliyor. Mizahın aslında travmatik olayları ifade etmede ne kadar güçlü bir enstrüman olduğunun da ispatı mahiyetinde bir film.

Gazze’de hâlihazırda yaşanan zulme bakınca filmi karmaşık duygular içerisinde seyrettiğimi söylemeliyim. Roberto Benigni’nin Filistin halkına desteği de onurlu bir duruş olarak kayıtlara geçti. Hasılı hayat güzel midir değil midir kesin bir şey diyemem; zamana, mekâna, kişiye ve bağlama göre cevap değişir. Ama hayatı güzelleştirmek için kavga vermek var ya, işte o gerçekten güzel.

Fotoğraf: Şule Yayınları

Nazlıcan Karaali 

“Sessiz Bir Odada Felakete Doğru Giderken” – TurkodiRoma, 2022

Bu yılın kuşkusuz en özgün keşiflerinden biri TurkodiRoma oldu. Grubun ismi “Romalı Türk” anlamına geliyor ve müziklerini “bilinçaltı popu” olarak tanımlıyorlar. Bazen “Çınar Ağacı” gibi yavaş ve dokunaklı, çoğunlukla “Yay Burcun Seni Geriyor” veya “Bak!Buoğlan” gibi hareketli ve yaratıcı parçalara imza atıyorlar. Üstelik videolardan yalnızca birlikte müzik yapan bir grup sanatçı değil, aynı zamanda gezgin bir ekip olduklarını anlıyoruz. Şarkı sözlerinde Türkçeye eşlik eden ikinci bir dil, göçebe bir düşünce var. İnternet sitelerinde yayımladıkları kısa manifestoda şöyle diyorlar:

“Biz, göçebe yaşamı tercih eden insanlarız. Bir yanımız orada, bir yanımız ise burada. Bu durum hem fiziksel hem de felsefi bir varoluşu ifade ediyor. Şarkı sözlerimiz, bu varoluş biçiminin bir yansıması. Biz buraya ait bir grup değiliz; buradan geçmekte olan bir grubuz.”

“Sessiz Bir Odada Felakete Doğru Giderken” ise benim için 2025’in favori Türkçe eseri oldu. Daha doğrusu, Türkçe-İtalyanca eseri. Her seferinde bu iki dilin birbirine ne kadar yakıştığı fikrine kapılıyorum. Dahası, yaşamın sonluluğu karşısında korkuya kapılmamam, toplumsal şablonları yıkıp kendim olabilmek adına birtakım riskleri almam gerektiğini hatırlatıyor. Sanki dertleşiyoruz, ya da iç sesim, başka birinin tonuna bürünüp benimle konuşuyor. Fazla uzatmayacağım, şahane bir solist, şahane bir parça. Yeni yılda canlı performanslarını izlemeyi iple çekiyorum.

Gel ve Gör (Come and See) – Elem Klimov, 1985

Mekân: Belarus. Zaman: 1943. Nazi işgali altındaki Belarus kırsalında geçen hikâyede, Florya adlı bir genç, direniş için Sovyet partizanlarına katılır. Ancak film bize bir süper kahraman askerin öyküsünü anlatmaz, tarihin akışını değiştiren büyük muharebelerin çarpışma sahnelerine de yer vermez. Kamera yıkık dökük barakalarda yaşayan köylü ailelerin, yaşlı kadınların ağıtlarının ve olan bitenden habersiz, çamur içindeki cılız çocukların arasında dolaşır. Yönetmen Elem Klimov, çocukluğunda savaşı deneyimlemiştir ve o yılları “cehennemdeydim” diye anar. Harbi yüceltmez, onu epik bir macera gibi sunmaz. Vahşeti ve masum insanların çektiği tarifsiz acıyı, Florya’nın filmin başından sonuna değişen portresine yansıtır. Amaç, gerçeği olduğu gibi aktarmaktır. Öyle ki sette sahici bir savaş atmosferi yaratmak için gerçek patlayıcılar ve askeri mühimmat kullanılmıştır. Figüranların bile çoğu, katliamdan sağ kurtulanların torunları veya bizzat kendileridir.

Hollywood yapımı savaş filmlerinden itinayla kaçındığım bir dönemde rastladım Gel ve Gör’e. Kelimenin tam anlamıyla dehşet verici bir güzelliğe sahipti. Film bittiğinde suratıma sert bir tokat yemiştim adeta. Üstelik tüm o şiddet ve yıkıma rağmen sinematografisini son derece estetik ve benzersiz buldum. Amerikan propagandası içermemesi de ayrı bir hoşuma gitti tabii. Gelmiş geçmiş en iyi II. Dünya Savaşı filmini izleyin ve görün, abartmadığıma ikna olacaksınız.

Come and See (Elem Klimov, 1985)

Orçun Can

Burası Sami Yen – Berk Göl, Ilgaz Çınar, Sinan Yılmaz (ve Kerem Övet)

2025 benim için futbol izlemeye ve futboldan zevk almaya geri döndüğüm yıl oldu. Burada beni spor izleyicisi olmaya tekrar teşvik eden atletizmiyle Barış Alper Yılmaz’ın ve hem Galatasaray hem de milli takımımızın rolü büyük; ama en son 2003-2004 sezonunda bıraktığım futbol takibinin 2025 yılında YouTube ekosisteminde ne kadar büyük bir yer edindiğini fark etmek şaşırtıcı oldu. Bu şaşkınlığım sürerken zamanla izlemekten keyif aldığım futbol yorumcuları olduğunu fark ettim. Özellikle geçtiğimiz futbol sezonunun sonuna kadar olan Burası Sami Yen yayınlarının ayrı bir tadı var; çünkü moderatör Berk Göl de yorumcular Ilgaz Çınar, Sinan Yılmaz ve Kerem Övet de birbirinden tamamen farklı Galatasaray taraftarları. Haftada bir çıkan ve parçalar halinde verilen programda şu 12 ayda unutmadığım ve günlük hayatta arkadaşlarımla da tekrar tekrar paylaştığım anekdotlar oldu. Sinan Yılmaz’ın mancınık, koçbaşı gibi ortaçağ savaş gereçlerinden verdiği örnekler, Berk Göl’ün sezon başında oyunculara kızmak için kullandığı efsanevi “5 yıldızı gören otel sanıyor,” tiradı, Ilgaz Çınar’ın Kürk Mantolu Madonna sevgisi ve oldukça güzel bir artikülasyonla Türkçe konuşan Kerem Övet’in “Gaasray” telaffuzu bunlardan yalnızca birkaçı… Futbol hâlâ iğrenç ve Süper Lig’in sorunları da konuşmakla bitmez; ama yetişkin hayatımda bu sporu izleme deneyimimi Gilmore Girls izlemekle aynı yere koyabilmek muhteşem bir keyif.

The Anthropologists – Ayşegül Savaş, 2024

Aslında kaçamak bir cevap veriyorum bu soruya; ama sonuçta yazarın bu romanı henüz Türkçeye çevrilmedi. Romanın Türkiye’yle bir bağlantısı da yok. Bu sene okuduğum romanlar içinde bende en çok yer edeni bu oldu. Expat olmayan, ama başka bir ülkede yaşayan insanların, zayıf pasaportların, yetişkinliğe dönüşen gençliğin, Küresel Kuzey’de küresel kuzeye ait olmayan insanlar için ne anlama geldiğini bir çift ve arkadaşları üzerinden, günlük hayatlarına bakarak, merkezine de Y jenerasyonuna mensup insanlar için çok gerçek ve çok sıkıcı bir barınma sorusunu alarak ilerleyen, muazzam bir roman. Türkiye İş Bankası Yayınları, Beyaza Beyaz’la birlikte Savaş’ın eserlerini Türkçe yayımlamaya başladı. Hangi dilde olursa olsun, imkân bulan okusun.

Ayşegül Savaş. Fotoğraf: Maks Ovsjanikov.

Tayfun Tatar

Crossing – Levan Akin, 2024

Çarpıcı bir hikâye üzerine harika bir kurgu. Ancak beni bu filme çeken şey yalnızca “çok iyi bir film” olması değil, zira sinematografik çekiciliğin yanında olağanüstü mekân kullanımıyla panoramik bir İstanbul hikâyesi de anlatılıyor. Karakterlerin peşinde Beyoğlu ara sokaklarında sürüklenirken kendinizi hikâyenin parçası gibi hissediyor, hele de gurbette izliyorsanız özlediğiniz sokaklarla kucaklaşma şansına erişiyorsunuz. Filmin sonundaki olağanüstü vapur sahnesi de cabası.

House of Guinness – Steven Knight (yaratıcı), 2025 – devam ediyor

Favori yabancı dizilerimden Peaky Blinders’ın yapımcısının işi olduğunu duyduğum andan itibaren heyecanla beklediğim dizi, beklentimin hakkını fazlasıyla verdi. Tarihin arka bahçesinde oynayan dizi/filmlere olan merakım, “Gerçekten öyle mi olmuş?” sorusunu zihnimde sıklıkla canlandırarak doğruluk kontrolü yapa yapa izlememi, bir yandan da sürükleyici bir keyif almamı sağladı. İlk sezonun nasıl bittiğini hatırladıkça ikinci sezona dair heyecanım pekişiyor; bu da diziyi “önerilecekler” listesine almak için yeterli bir gerekçe sanırım.

Crossing (Levan Akin, 2024)

Author

Öneriler

Saat Farkı yazarlarından bahar seçkisi

Sitemize bugüne dek katkıda bulunmuş herkese sorduk: Bu bahar okuduğunuz/izlediğiniz/dinlediğiniz

Yaz Saati öykü ve şiirlerinizi bekliyor

Türkiye’den uzakta yaşamanın can sıkıcı yanlarından biri, nitelikli Türkçe edebiyata

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin