"Khooneye Ma" - Marjan Farsad. Görsel: YouTube.

Saat Farkı yazarlarından bahar seçkisi

29 Nisan 2026
16 dakika

Sitemize bugüne dek katkıda bulunmuş herkese sorduk: Bu bahar okuduğunuz/izlediğiniz/dinlediğiniz en iyi eser (film, dizi, video, albüm, şarkı, kitap, sosyal medya paylaşımı vs.) nedir?

Aşağıdaki seçki, bu soruya gelen cevaplardan oluşuyor.


Diğdem Sezen

Baldwin: A Love Story – Nicholas Boggs, 2026

Kitap olarak ilk aklıma gelen, Nicholas Boggs‘un geçen aylarda İngiltere’de de raflara çıkan Baldwin: A Love Story biyografisi. NY Times çok satanlar listesine giren kitap, Baldwin‘e dair son otuz yılda yazılmış ilk kapsamlı biyografi. Boggs, Baldwin’in hayatını onu şekillendiren dört önemli ilişki üzerinden anlatıyor: Manevi babası sayılabilecek ressam Beauford Delaney, ilk ciddi sevgilisi ve ilham perisi Lucien Happersberger, karşılıksız bir tutkuyla bağlandığı, sonradan “kan kardeşim” dediği Türk oyuncu Engin Cezzar ve son büyük aşkı olarak ilk kez bu kitapta ele alınan Fransız sanatçı Yoran Cazac. Zadie Smith‘ten Imani Perry‘ye çok övgü alan kitap, NBCC John Leonard Ödülü’nü ve PEN/Jacqueline Bograd Weld Biyografi Ödülü’nü kazandı, Time‘ın “2025’in En İyi 10 Kitabı” listesine girdi.

Bir İstanbullu olarak beni özellikle yakalayan kısmı Baldwin’in Cezzar’la ilişkisi ve İstanbul’da geçirdiği on yıl oldu. 2019 Bienali’nde Büyükada’da bir mekânda Baldwin’in İstanbul günlerine dair bir video izlemiştim, böyle önemli bir yazarın hayatında İstanbul’un bu kadar yer tuttuğunu o zamana kadar bilmememe çok şaşırmış, çok etkilenmiştim. Kitap tam oradan yakaladı beni. 700 küsur sayfalık koca bir cilt. İlk bakışta göz korkutuyor, ama Boggs öyle güzel yazmış ki su gibi akıyor. Geçenlerde British Library’deki söyleşisine gittim, 25-30 yıldır üzerinde çalışıyormuş, “Bir daha da biyografi falan yazmam,” dedi, salonca güldük. Okuduğum en iyi biyografilerden biri.

Milföy ve Arkadaşları – Feride Çiçekoğlu (yazar), Tilbe Saran (seslendiren), 2024 (kitabın yayımlanma tarihi)

Sesli kitap olarak Feride Çiçekoğlu‘nun Milföy ve Arkadaşları‘nı öneririm. Bu ay itibariyle Storytel‘de Tilbe Saran‘ın sesinden dinlenebiliyor. Çiçekoğlu’nun Uçurtmayı Vurmasınlar‘dan sonra otuz yıl ara ile yazdığı ilk romanı. Uçurtmayı Vurmasınlar‘da bir çocuğun dilinden konuşmuştu, bu kez de ormana terk edilmiş bir köpeğin, Milföy’ün. Senta Urgan‘ın çizimleri eşliğinde basılı halde de güzel duruyor, ama Saran’ın sesinden dinlemenin ayrı bir tadı var. Yine su gibi akan bir kitap.

The Other Bennet Sister – Asim Abbasi & Jennifer Sheridan (yönetmenler), 2026 – devam ediyor

Dizi tarafında martta BBC‘de yayına giren The Other Bennet Sister var. Janice Hadlow‘un 2020 tarihli romanından Sarah Quintrell uyarlaması. Pride and Prejudice dünyasına bu kez Bennet kardeşlerin tuhaf, eksantrik Mary’sinin (Ella Bruccoleri) gözünden bakıyoruz. BBC kalitesi fazlasıyla hissediliyor; Richard E. Grant, Ruth Jones ve Indira Varma gibi isimlerle kadro da epey lüks. Oyunculuklar ve hikâye muhteşem. Austen dünyalarına dönmek için fırsat kollayanları hayal kırıklığına uğratmayacak bir seçenek.

An Incomplete Calendar – Sanaz Sohrabi, 2026

İranlı yönetmen Sanaz Sohrabi‘nin An Incomplete Calendar’ını, geçen hafta Londra Open City Documentary Festival kapsamında izledim. Sohrabi’nin petrol ve görsel kültür üzerine kurduğu film üçlemesinin son halkası. Başlangıç noktası pek de beklenmedik: 1980’de Venezuela Merkez Üniversitesi korosunun OPEC‘in 20. yılı için kaydettiği Rhymes and Songs for OPEC adlı bir vinil. Sohrabi bu unutulmuş arşivin etrafında fotoğraflar, filmler, Arap ülkelerinden haber görüntüleri, dekolonize ülkelerden pullar ve petrol dergilerinden sayfalarla Tahran, Kahire ve Caracas‘ı birbirine bağlıyor. Ekranları bölerek, imgeleri üst üste yerleştirerek ve ses efektleriyle, 1960-70’lerde petrol rezervlerini ulusallaştıran OPEC ülkelerinin yaşadığı dönüşümü, petrolün bir meta değil, Filistin mücadelesi ve pan-Arap dayanışması için antikolonyal bir direniş aracı olarak düşünüldüğü o kısa ânı, hem duygulandırıcı hem de kışkırtıcı biçimde kuruyor. Sohrabi Barbican’daki gösterimin ardından moderatörün sorularını kısaca yanıtladı, çok duygusaldı. İran’da savaş sürerken bu çok anlaşılır. Film Cinéma du Réel’deki dünya prömiyerinde First Feature Film Loridan-Ivens Ödülü ve Genç Jüri Ödülü’nü kazandı.

The Other Bennet Sister, 2026

Hatice Bahar Şahin 

Asılacak Kadın – Başar Sabuncu, 1986

Bir süre önce, Bir Kare İki As gibi podcast’lerin de aklıma düşürmesiyle, 80 darbesi sonrası Yeşilçam’dan çıkan kadın filmlerini izlemeye başladım. 90’ların sonuna doğru, sanki bu topraklarda daha önce hiç film çekilmemiş gibi bir acemilikle ve Amerikan özentiliğiyle sinemayı sıfırdan keşfetmeye çalışan yönetmenlerin aksine, yılların deneyimli kadrosunun, biraz da siyasi baskı sebebiyle mecburiyetten girdikleri bu yolda verdiği muazzam eserleri gördüm.

Bunların içinde en hayran kaldığım, Pınar Kür’ün kalemi, Başar Sabuncu’nun kıymetinin hiç bilinmediğini düşündüğüm dehası ve Müjde Ar’ın oyunculuğunun birleştiği Asılacak Kadın oldu. Hüzünlü bir göç hikâyesiyle başlayan filmde, göçün insanı nasıl yapayalnız bırakabildiğini, tarihe karışması en hayırlı olmuş uygulamalardan biri olan “besleme” kültürünü, öğrenilmiş çaresizliği, 2000’lere kadar çoğumuzun (en azından yaşı yetenlerin) kültürel kodlarında kendine sağlam bir yer bulmuş olan köylü-kentli çatışmasını izliyoruz.

Uygulamalı feminizm dersinin incelikli, sanatsal aktarımı gibi bir film bu. Neredeyse çocuk yaşta bir kadının istismarının nasıl toplumun ortaklaşa işlediği bir suç olduğunu, kiminin aktif olarak istismara katılması, kiminin göz yumması, kiminin damgalamasıyla nasıl bu ortaklığa destek verdiğini görüyoruz. Çok kısa birkaç sahnede izlesek de, filmin bence en çarpıcı dakikaları, tarafsızca adaleti sağlayacağına inandığımız hukuk sisteminin içindeki kemikleşmiş mizojiniye çarpmamızdı. Gündemi yeterince takip ettiyseniz, benzer suçlara ve hukuk garabeti örneklerine muhakkak denk gelmişsinizdir.

Asılacak Kadın (Başar Sabuncu, 1986)

Meltem Gürle 

Benim için bu baharın en iyi kitabı, filmi, şarkısı ve sosyal medya paylaşımı:

Kıştan Sonra – Guadalupe Nettel, 2025

Sarı Zarflar – İlker Çatak, 2026

“Khooneye Ma” – Marjan Farsad, 2014

BÜMK Kapı Önü Konserleri – https://www.instagram.com/bumkcokguzel/, 2026 – devam ediyor

Nazlıcan Karaali

Kara Kız (La Noire de…) – Ousmane Sembène, 1966

Antibes kıyılarına bir gemi yaklaşır. Gemiden şık giyimli, genç ve güzel bir siyah kadın iner. Diouana, Dakar’da beyazların yaşadığı sitelerde kapı kapı dolaşarak iş aramış ve sonunda diğer yerliler arasından onu seçen Fransız ailenin yanına gitmektedir. Limana indiğinde gözleri kendisini karşılayacak birini arıyordur. Bakışları tedirgindir, fakat umut ve özgüvenle de doludur. İlk defa ayak bastığı Avrupa’ya, bavulundaki birkaç kişisel eşyanın yanı sıra, refah ve özgür bir hayatın hayaliyle gelmiştir.

Günler geçtikçe Diouana, gerçeğin vaat edilenden çok farklı olduğunu anlar. Çocuklara bakacağı söylenmiştir, fakat henüz ortada bakılacak bir çocuk yoktur. Bütün gün durmaksızın ev işleriyle uğraşır, hizmetçilik yapmak zorunda bırakılır. Hevesle giydiği elbiselere karışılmış, ayakkabılarına, takılarına laf edilmiştir. Gitgide şiddetini artıran bir baskı altında çalışmak artık işkenceye dönüşmüştür. Üstelik işten izin alamadığı için yerleştiği küçük sahil kasabasını gezmeye fırsat dahi bulamamıştır. Patronu evden tek başına çıkmasına müsaade etmiyordur, bu nedenle dış dünyaya açılan yegâne pencere odasının şehre bakan manzarasıdır. O görkemli Fransa, Diouana için çalıştığı küçük apartman dairesinin dört duvarından ibarettir.

Diouana’nın iç sesi daima konuşur, fakat ağzından tek kelime duymayız. Çünkü fiziksel yorgunluğu zamanla psikolojik bir buhrana evrilmiştir. Kendini asla savaşamayacağı bir gücün karşısında çaresiz ve hapsolmuş hisseder. Kandırılmış ve aşağılanmıştır. Patronunun kötü muamelesi ve derin yalnızlığı içinde işine, çevresine ve kendisine yabancılaşır. Artık bir hizmetçi bile değildir; tıpkı Madame’ına hediye ettiği Afrika maskesi gibi, uzaklardan gelen egzotik bir nesneye dönüşmüştür. Ancak bu yeni sömürgecilik karşısında sessiz direnişini son ana kadar sürdürmeyi tercih edecektir.

Kara Kız (La Noire de…, Ousmane Sembène, 1966)

Nehir Arslan 

Dünyadan Sonra Bir Yer – Yelina Tayfur, 2025

Yelina Tayfur’un ilk öykü kitabı geçtiğimiz yıl İletişim Yayınları’ndan çıktı. Sokağımdaki ağaçların türlü mor çiçeklerle dolup taştığı bu bahar günleri, tasarımıyla da beni ayrıca büyüleyen eflatun kapaklı bu kitapla haşır neşir olmak için doğru zamandı. Yirmi öyküden oluşan kitap; unutulan, bekleyen, arayan ve yok sayılan insanların yanı sıra arada kalmış veya “dönüşmekte olan” mekânlara dair gözlemleri de okuyucuyla buluşturuyor. Çoğunlukla yalnızlık ve yoksunlukla hemhal olarak bu dünyadan geçip giderken, insanın ve eşyanın varlığını sürdürmekteki ısrarını anlatıyor Yelina Tayfur. Bu anlamda gündelik hayattan kesitler arasından korku ve çaresizlikle birlikte kararlılık ve direniş de yükseliyor. Dünyanın bu tanıdık tarafını hem tüm yalınlığıyla okuyoruz hem de katı gerçekliğe yer yer oyunsu, fantastik bir mercekten bakıyoruz. “Kimseyi tanımadan herkesi anlayabileceğiniz” bir evrende kısa bir vakit geçirmek isterseniz, siz de rotayı Dünyadan Sonra Bir Yer’e çevirebilirsiniz.

Fotoğraf: Yelina Tayfur

Oğulcan Yiğit Özdemir 

Seçme Şiirler – Cahit Irgat, 1999 (ilk yayımlanma tarihi)

Açıkçası okuma alışkanlıklarımdaki disiplinsizleşmeden bu bahar mevsiminde de kurtulamadığıma göre, elime aldığım hemen pek çok metni sonlanmadan, yarıda bıraktığımı itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum. Bu durumdan muzdarip pek çok okur/yazar ile baş başa verip çözüm bulmak ümidiyle, bu listeye katkım Seçme Şiirler – Cahit Irgat olacak.

Irgat’ı çoğumuz sinema ve tiyatro oyunculuğuyla biliriz. Başrolünde olduğu oyunun başlamasına dakikalar kala fuayede bulunamayınca fellik fellik aranırken birden seyircilerin arasında olduğu görülür. Yönetmen asistanı “Cahit Bey, n’apıyorsunuz? Oyunun başlamasına dakikalar var,” dediğinde umulmadık bir cevap alır: “Kendimi izlemeye geldim”.

Bu ufak anektoddan sonra, Irgat’ın şair yönünün oldukça kuvvetli olduğunu söylememe izin verin. Büyük ihtimalle kapanan Adam Yayınları’nın deposundan olduğu gibi kenara kaldırılmış ve Aslıhan pasajındaki Sevgi Sahaf vasıtasıyla elime geçen 2002 basımı bu epey hoş seçkide, Irgat’ın insan sevgisini ve dünya halinin ızdıraplarını bir arada buluyoruz. Parasızlık, savaşlar, yurt halleri, başka bir yurt özlemi… Hepsi var.

Sanatın birkaç alanıyla birden uğraşanların kaderi genelde sahalardan birindeki başarılarıyla anılmak ve diğer yönün unutulması olur. Irgat’ın şiirleri bunun ne kadar büyük bir ayıp olduğunu yüzümüze tatlı tatlı çarpıyor. İyi okumalar. 

Sana Lâyık Değilim‘de (Osman F. Seden, 1965) Önder Somer ve Cahit Irgat.

Orçun Can

There is No Antimemetics Division – qntm, 2020 

Reddit denizlerinde, Goodreads yorumlarında, X‘in hala toksikleşmemiş bilimkurgu hayran köşelerinde vakit geçiriyorsanız, bu yıl qntm mahlaslı yazarın There is No Antimemetics Division romanını duymamış olamazsınız. Spekülatif kurgu sevenlerin özellikle zevk alacağı kısa roman, hafıza ve algı, anlayabilme, tanımlayabilme, hatırlayabilme üzerine bir kurgu inşa ediyor. Bilimkurguda yeni hikâyeler yok mu diye soruyorsanız can suyu gibi yetişecektir. Enginlik serisini, Üç Cisim Problemi‘ni sevdiyseniz, bunu da seversiniz. Dahası Türkiye’de yayın hayatına başlayan Magus Kitap‘ın 2026 yayın takviminde de Antimemetik Diye Bir Birim Yok adıyla yer alıyor. Türkçe okumak isterseniz de uzun süre beklemenize gerek kalmayacak.

Fotoğraf: Penguin Random House

Tayfun Tatar

Hong Kong – İstanbul: Şehri Şahsileştirmek, Asuman Suner, 2018

Çok sevdiğim, İstanbul‘u ne kadar özlediğimi bilen bir arkadaşım tarafından hediye edilen bu kitap, okumaya başlamamdan kısa süre sonra neden bana hediye olarak seçildiğini gösterdi. Yazarın kendi deyimiyle “Bir şehri daha iyi görebilmek için başka bir şehre ihtiyaç olduğu” atfıyla başladığı analiz, benim için Hong Kong‘un tarihsel öyküsüne ve kent yaşamı pratiklerinin İngiltere ve Çin yönetimi altındaki değişim sürecine tanık olmanın çok ötesine geçti. Yazarın okurun gözüne sokmadan büyük bir ustalıkla işaret ettiği Hong Kong-İstanbul paralellikleri, dünyanın bir diğer ucu Tallinn‘de bu kitabı okurken benim de İstanbul’a yeni bir perspektiften bakmamı sağladı.

Görsel: Metis Yayınları / YouTube.

Utku Çavuşoğlu

Project Hail Mary – Phil Lord & Christopher Miller, 2026

Ortaokul yıllarımda ailemle sık sık sinemaya giderdik. Bilimkurgu filmlerine olan sevgim yüzünden izlediğimiz filmler genellikle bu türden olurdu. Farklı gezegenleri ve zaman yolculuklarını büyük ekranda görmek beni adeta büyülerdi. Hatta bugün mühendislik okuyor olmamda o bilimkurgu film ve kitaplarındaki sorunları zekice çözen bilim insanlarına duyduğum hayranlığın büyük payı var. Uzun zamandır bana aynı duyguyu yaşatan bir bilimkurgu eseriyle karşılaşmamıştım. Ancak Project Hail Mary beni yeniden ortaokul öğrencisi gibi hissettirerek bilimkurgunun o büyüsünü geri getirdi. Sempatik ve kolay bağ kurulan karakterleri sayesinde film beni hızla içine çekti. Yer yer kahkaha attığım, yer yer ağladığım film adeta su gibi akıp geçti. Film bittiğindeyse yüzümde güzel bir film izlemiş olmanın büyük gülümsemesi kaldı.

Rocky’nin de dediği gibi: amaze, amaze, amaze.

Project Hail Mary (Phil Lord & Christopher Miller, 2026)

Yusuf Yalçın

Sevme Sanatı – Erich Fromm, 1956 (ilk yayımlanma tarihi)

Belki biraz klasik bir seçim olacak ama tam da bu dönemde Erich Fromm’un Sevme Sanatı’nı anmak istedim. Bu bahar kitabı tekrar okudum ve ilk okumamda bende bıraktığı etkinin daha da derinleştiğini hissettim. Fromm’un sevgiyi yalnızca romantik bir duygu ya da insanın başına gelen özel bir hâl olarak değil; emek, dikkat, sabır, sorumluluk ve olgunluk gerektiren bir insani kapasite olarak ele alması bugün bana daha güçlü geliyor. İnsan ilişkilerinin bu kadar hızlandığı, yüzeyselleştiği ve kolayca dağıldığı bir zamanda Sevme Sanatı sevgiyi yeniden ciddiye almaya çağırıyor. Ama bunu yukarıdan konuşan didaktik bir yerden değil, insanın hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkiye yeniden bakmasını isteyerek yapıyor. Bu bahar kitaba dönmek, bana sevmenin yalnızca bir duygu değil, aynı zamanda bir karakter ve emek meselesi olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Looking for Eric – Ken Loach, 2009

Ken Loach’un sinemasında sevdiğim şeylerden biri, gündelik hayatın içindeki kırılmayı, yorgunluğu ve sınıfsal sıkışmışlığı çoğu zaman çok yalın ama çok sahici bir yerden anlatabilmesi. Looking for Eric de benim için tam böyle bir film. İlk bakışta dağılan bir hayatı toparlamaya çalışan bir adamın hikâyesi gibi duruyor; ama dostluk, dayanışma, utanç, erkeklik ve yeniden başlama arzusu üzerine daha derin bir şey söylüyor. En çok sevdiğim özelliği de bunu büyük sözlerle değil, mizahla, kırılganlıkla ve küçük anlarla yapması. Film, insanın en çok dağıldığı anda bile bütünüyle yalnız olmadığını, bazen yeniden ayağa kalkmanın yolunun başkalarıyla kurduğu bağlardan geçtiğini hissettiriyor.

Kramer Kramer’e Karşı – Robert Benton, 1979

Bu bahar ilk kez izlediğim ve içimde en uzun süre kalan filmlerden biri de Kramer Kramer’e Karşı oldu. Filmin beni etkileyen yanı yalnızca bir ayrılık hikâyesi anlatması değil, bir babanın çocuğuyla kurduğu ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğini, derinleştiğini ve gerçek bir sorumluluğa dönüştüğünü çok sade ama güçlü bir yerden gösterebilmesi. Özellikle baba olduktan sonra bu film bana bambaşka göründü. Çünkü burada mesele sadece kayıp ya da mahkeme değil; bir çocuğun hayatında gerçekten yer kaplamanın, ona emek vermenin ve onun yanında sahiden bulunmanın ne demek olduğu. Belki biraz fazla kişisel gelecek, ama bu satırları biraz da oğlum için yazıyorum. Filmi izlerken insan ister istemez kendine de dönüp bakıyor, sevgiyi göstermenin, büyütmenin ve sorumluluk almanın gündelik hayatta neye benzediğini yeniden düşünmeye başlıyor. Bu yüzden Kramer Kramer’e Karşı içimde uzun süre yankılanan duygusal bir karşılaşma oldu.

Looking for Eric (Ken Loach, 2009)

Zehra Açıkgöz

Bu Hikâye Senden Uzun Osman – Aylin Balboa, 2022

Bu yıl okuduğum ve bana iyi hissettiren kitaplardan biri Aylin Balboa’nın Bu Hikâye Senden Uzun Osman’ı oldu. İyi hissettirmekten de öte, zaman zaman kelimelerinde kendime yakınlık kurduğum, yalnız olmadığımı hatırlatan bir kitaptı. Balboa, parça parça ilerleyen hikâyelerinde işi, ilişkileri, ailesi ya da hayatın kendisiyle yüzleşen insanların ortak duygularını sade ve samimi bir dille aktarıyor. Bu yüzden kitap, sadece bir okuma deneyimi değil, aynı zamanda bir fark ediş yolculuğuna dönüşüyor. Ben de okurken, herkesin hayatında bir Osman’ı olduğunu düşündüm.

İçinden çıkmak isteyip çıkamadığımız durumlar, kendimizi en başından en sonuna kadar eleştirdiğimiz anlar, bazen kendimizi anlayamadığımız ya da anlayıp zaman tanıdığımız süreçler… Kimi zaman kendimizle kavga ettiğimiz, kimi zaman akışa bırakmayı öğrenip olduğu gibi kabullendiğimiz anlar… Tüm bunlar kitapta o kadar tanıdık bir yerden anlatılıyor ki, insan kendini hikâyelerin içinde buluyor.

Frances Ha – Noah Baumbach, 2012

Türkiye’de yaşayan, hayalleri ile temel ihtiyaçlarını karşılamak arasında sıkışmış, çoğu zaman da bu ikilemde temel ihtiyaçların ağır bastığı gençlerden biri olarak Frances’la güçlü bir bağ kurdum. Bu yüzden filmin, benim gibi hisseden pek çok kişiye de tanıdık geleceğini düşünüyorum.

Frances, hayalleri olan ve bunları gerçekleştirmek isteyen genç bir kadın. Ancak orta sınıf bir yaşamın getirdiği sınırlar, onun bu hayallerine ulaşma yolunda sık sık karşısına çıkıyor. Buna rağmen vazgeçmeyen, sürekli bir şeyleri oldurmaya çalışan, kendi yolunu arayan ve bu süreçte pek çok kez tökezleyen bir karakter. Arayışının yarattığı karmaşaya rağmen aslında ne istediğini bilen, fakat hayatın akışı içinde bir yerden başka bir yere savrulan, yine de her defasında bulunduğu durumdan çıkmanın bir yolunu bulan biri.

Film, arkadaşlık, aşk ve genel olarak insan ilişkilerinin karmaşıklığını abartıya kaçmadan, oldukça doğal ve içten bir anlatımla ele alıyor. Frances’ın hayata karşı enerjik ve neşeli duruşu ise bu anlatımı daha da etkileyici kılıyor. Dansa olan tutkusu ve koreografinin ritmi, aslında onun hayatındaki iniş çıkışlarla paralel ilerliyor. Sanki yaşamı da bir koreografi gibi, zaman zaman uyumlu, zaman zaman dağınık ama her hâliyle hareketli.

Frances Ha (Noah Baumbach, 2012)

Author

Öneriler

Saat Farkı yazarları yılın en iyilerini seçti

Malumunuz, yayınlar yıl sonu listeleri hazırlamayı pek sever. Biz de

Yaz Saati öykü ve şiirlerinizi bekliyor

Türkiye’den uzakta yaşamanın can sıkıcı yanlarından biri, nitelikli Türkçe edebiyata

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin