Miroirs No. 3 (Christian Petzold, 2025)

Miroirs No. 3: Kırıntıların Çıkmadığı Yollar

Yönetmen, film boyunca bizi geniş kitlelere ulaşmış filmlerden fazlasıyla tanıdık formüllerle karşılaştırıyor ancak bu ipuçları ya da bir anlamda patikaya serpiştirdiği ekmek kırıntılarını takip eden seyirciye “beklenen sürprizleri” yapmayı reddediyor.
7 Ocak 2026
4 dakika

Christian Petzold’un son filmi Miroirs No.3’yı geçtiğimiz aylarda Paris’in pek de gözde bir mekânı olmayan Châtelet les Halles’de bulunan Forum des Images isimli sinemada izledim. Paris’te yeterince zaman geçirirseniz, hem şehrin katmanlı metro hattının buluşma noktası olan hem de alışveriş merkezi, sinema, havuz gibi işlevleri olan Châtelet les Halles’den Parizyenlerin ne denli nefret ettiğini mutlaka duyarsınız. Kendilerini genelde sevmedikleri nesneler ve mekânlar üzerinden tanımlamaya bayılan bu şehrin sakinleriyle bir araya geldiğiniz gecelerin sonunda da masadan buraya olan nefretini kimin daha yaratıcı şekillerde ifade ettiğine göre oluşan hiyerarşik sıralamanın bir parçası olarak ayrılırsınız. “Je suis Parisien, je n’aime rien!” (Parizyenim, her şeyden nefret ederim!) mottolarıyla da oldukça uyuşan bir durumdur bu.

Benim Châtelet hakkındaki duygularım Parislilerinki kadar kuvvetli olmasa da bu mekânın sizi neredeyse iradeniz dışında bilmediğiniz kuytulara sürükleyip başınızı döndürdüğü bir gerçek. Forum des Images, yine de benim için Châtelet’nin genel karmaşasından sıyrılabilen, sürüklendiğim için mutlu olduğum adreslerden biri. Başka yerde pek de izleyemeyeceğiniz türden filmlere sıklıkla ev sahipliği yapıp Fransız Sinemateki’nin daha az elitist versiyonu gibi çalışan, içinde bulunduğu tüm kaosun ortasında durup nefes almanıza imkân veren bir köşe bu. Cannes Film Festivali’ne paralel olarak gerçekleşip genellikle daha az ilgi çeken “Yönetmenlerin 15 Günü” seçkisindeki filmleri de bir hafta boyunca oldukça uygun bir fiyata yolu buradan geçenlerle buluşturdular.

Miroirs No. 3’yı da, bu mini festival kapsamında Forum des Images’ın nispeten büyük bir salonunda ve artık pek denk gelmediğimiz türde kalabalık bir seyirciyle birlikte izledim. Petzold’un dördüncü kez birlikte çalıştığı Paula Beer’i yeniden beyazperdede görmenin de yönetmenin sinemasına aşina olanları mutlu ettiğine eminim. Film, Berlin’de müzik öğrencisi olan Laura’nın (Paula Beer) bir araba kazasının ardından sevgilisini kaybetmesi ve kazaya şahit olan Betty’nin (Barbara Auer) evinde, o yönde maddi hiçbir ihtiyaç olmamasına rağmen kalmak istemesiyle başlıyor. Laura’nın annesi yaşlarındaki Betty de bunu büyük bir içtenlikle kabul ederken, karşımızda iki yabancının birlikte yaşamaya başladığı görünürde tekinsiz bir hikâye kuruluyor.

Miroirs No. 3’yla ilgili okuduğum yazılarda sıklıkla hangi filmlere benzediği, Petzold’un hangi yönetmenlerinki gibi bir yol çizdiğinden bahsedilmiş. Film özellikle Hitchcock’un Vertigo’suna benzetilirken bazı eleştirmenlere de Godard’ın Mépris’indeki son sahneyi ya da Persona’yı hatırlatmış. Ancak Miroirs No. 3’nın başka hangi filmlere benzediğinin yanında hangilerine “benzemediğinden” de bahsetmek mümkün. Zira yönetmen, film boyunca bizi geniş kitlelere ulaşmış filmlerden fazlasıyla tanıdık formüllerle karşılaştırıyor ancak bu ipuçları ya da bir anlamda patikaya serpiştirdiği ekmek kırıntılarını takip eden seyirciye “beklenen sürprizleri” yapmayı reddediyor.

Petzold’un filmlerinde şaşırmaya alışkınız. Ve hangi şekillerde şaşırdığımıza şaşırmaya da… Miroirs No. 3 da bu kırıntıları alternatif şekillerde işlevsel kılarak sersemletiyor seyirciyi. İki yabancının bir evde birlikte yaşamaya başlaması; hem ev sahibinin hem eve sonradan yerleşen kişinin yer yer anti-sosyal davranışlarını ortaya çıkarıyor. Bu durum, bize Haneke’nin Funny Games’iyle mi, Pasolini’den Théorème’le mi karşılaştığımızı ya da bildik numaralara rağmen bizi memnun etmeye yetecek A24-vari bir gerilim mi izliyor olduğumuzu düşündürüyor. Cevap ise hiçbiri. Tüm bu benzetmelerin ve ayrışmaların arasında Berlin Okulu, Fransız dergilerinin deyimiyle “Alman Yeni Dalgası”na ait bir Petzold filmi izlediğimizi kendimize hatırlatmak gerekiyor. Yönetmen, kamerayı Betty’nin verandasına yerleştiriyor ve bu okulun ruhuyla da uyumlu olarak sonrasında olan bitene pek karışmıyor. Bu anlamda olayları hikâyenin sonucuna hizmet edecek bir öğe olarak ele almıyor, bazen de kaybolup gitmelerine imkân tanıyor. Kameranın önünde yaşananlar yer yer az sonra bir felaketin gerçekleşeceğini düşündürürken, bazen de beklediğimiz felaketin çoktan olup bittiğini ve sıranın yaralarımızı sarmaya geldiğini hissettiriyor.

Petzold mayıs ayında Fransız kültür sanat dergisi Trois Couleurs’e filmle ilgili verdiği röportajda sinemanın çoğu zaman her şeyi betimlemeye, açıklamaya, dünyaya dair tek bir bakış açısı sunmaya çalıştığından şikâyet ediyor. Bu tehlikeye bir panzehir olarak da 25 yıllık kurgucu dostu Bettina Böhler ile çalışırken, çekimler henüz tamamlanmadan Böhler’in filmin kendi versiyonunu hazırlamaya başladığını anlatıyor.

Bana bu ilk versiyonu gösterdiğinde harika oluyor, çünkü bir anda çektiğimi düşündüğüm şeyle ilgili bir başkasının yorumuyla karşılaşmış oluyorum. Genç bir sinemacı olduğunuzda ise tam tersi olur, yazdıklarınıza sıkı sıkıya bağlı kalırsınız. Senaryonun, çekimlerin, oyuncular için öngördüğünüz her şeyin esiri olursunuz.

Bu anlamda film, önceden yapılmış bir planın teknik icrası olmaktan çıkarak çekimler sırasında da yeniden üretilmeye, “yazılmaya” devam ediyor. Böylece Petzold ne kendini senaryosuna hapsediyor ne de bazı motifler, ipuçları veya sembollerin peşinde harıl harıl koşturan seyirciyi ödüllendiriyor. Bir filmi “anlamaya” dair telaşımızı, filmlerle birlikte gelmesini beklediğimiz türlü bulmacaları çözmek konusundaki isteğimizi de bir nebze yatıştırmış oluyor. Belki de seyirciden filmi “anlamayı” değil, daha ziyade izlemeyi ve basitçe tanıklık etmeyi talep ediyor.

Ben de 86 dakikalık bu nispeten kısa seyirin ardından Forum des Images’dan ayrılarak kendimi yeniden Châtelet les Halles’in kalabalığında buluyorum. O gün orada izlediğim filmin hissettirdiklerini eninde sonunda hikâyemi şekillendirecek bir malzeme olarak görmeden, metroya doğru yürürken başkalarının geçtiği yollarla buluşturuyorum.

Author

  • GMT +1 / GMT +2. Doktorayı bitireceğine inanıyor, sabah saatlerinde sinemaya gidince mutlu hissediyor.

Öneriler

Isabelle Huppert’i Sahnede, Seyircileri Koltuklarında İzlemek

Geçtiğimiz iki yıl içinde Paris’teki Théâtre de la Ville’de Isabelle

“Buraya Kadar Her Şey Yolunda”: Fransız Sinemasında Paris Banliyöleri

Kamerası Paris banliyölerinden geçmiş onlarca sinemacıdan “en iyilerine” karar vermenin

sf. - Saat Farkı sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin