Geçtiğimiz iki yıl içinde Paris’teki Théâtre de la Ville’de Isabelle Huppert’in oynadığı ve etrafında birçok tartışma dönen iki farklı tiyatro oyununu izleme fırsatım oldu. Sinemadaki oyunculuğuyla bizi bu denli büyülemiş bir ismi sahnede görecek olmak benim için elbette önemli bir olaydı. Paris, kendisine atfedilen binbir görkemli özelliğin yanında, Huppert’in yaşayıp ürettiği şehir olduğu için de “Paris”ti. Ben de heyecanla alınmış biletlerle, önce Robert Wilson tarafından sahneye konan Mary Said What She Said’e, ardından Romeo Castellucci’nin Jean Racine’in aynı adlı eserinden uyarladığı Bérénice’e gittim. İki oyun, seyirciyle kurulan çekişmeli ilişki ve salonun reaktifliği bakımından birbirine çok benziyordu. Isabelle Huppert’le birlikte çalışan farklı yönetmenlerin oyunları sahneye koyarken yaptığı benzer tercihler bir noktada Parisli izleyiciyi çileden çıkardı ve sadece sahneyi değil seyircilerin kendisini de izlemeye değer birer gösteriye dönüştürdü.
Sırtımı salonun tepkiselliğine yaslayıp oyunlar hakkında atıp tutmak adına değil ancak sahnede olup bitenin ne tür bir hikmete sahip olduğunu bulup takdir etmek konusunda niçin zorlandığımıza dair birkaç gözlem paylaşacağım. Bérénice aslında, Castellucci’nin Fransız tiyatrosunda tekrar tekrar oynanan bir oyunu alıp bambaşka bir hale sokması ve klasik bir metni özgürce eğip bükmesi bakımından heyecan vericiydi. Ancak bu eğip bükme işi bir noktadan sonra seyirciyle iletişimi tamamen kopardığı için salon nezdinde belli bir kafa karışıklığı, hatta alaycılığa sebep oldu.
Orijinal metinden yalnızca Bérénice’in monologlarını sahneye taşıyan Castellucci’nin rejisiyle birlikte, Huppert’i büyük bir laf yığını ve araya serpiştirilmiş birkaç abartılı beden hareketiyle baş başa kalmış halde bulduk. Bu monologların temposu seyirci için son derece tahmin edilebilir iniş çıkışlarla devam etti ve salonun geneli bir noktadan sonra Huppert’in ağzından öylesine döküldüğünü hissettiği sözcüklerin anlamını yakalamakta zorlandı. Bunun yanında neredeyse tüm oyunun yarı opak bir perdenin arkasında oynanması ve uzun bir süre tüm salonu kaplayan sis bulutu nedeniyle de Castellucci bize adeta “Burada görülecek bir şey yok,” diyordu. Yaklaşık 70 dakika boyunca süregiden bu monologların ardından Isabelle Huppert’in, belki de bize bir nefes aldırmak için sahnenin ortasına oturup 10 dakika boyunca hiç konuşmadan salona baktığı bir bölüm oldu. Ancak bu noktada, seyircinin belki de o ana kadar sahnede ne olup bittiğine dair hiçbir fikri olmadığı için sinirleri yeterince bozulmuştu ve bu uzun sessizlik salondakilerin sadece patlaması an meselesi olan bir gülme krizini tutma yarışına dönüştü. Haziran ayında gittiğim son oyunlardan birinde, arkamda oturan bir grup arkadaş, Bérénice’in trajediden trajediye koştuğu sıralarda birbirlerinin kulaklarına espriler fısıldayıp kıkırdadı. Bu kıkırdamanın tüm salona yayılan alaycı bir kahkahaya dönüşmesi pek de uzak bir ihtimal değildi. Diğer temsillerde seyircinin kendine bu denli hakim olamadığını ise bir ara Fransa’nın bütün gazetelerinde büyük yer kaplayan haberlerden öğrendim. Özellikle Mart ayında gerçekleşen oyunlardan birinde bir seyircinin oyunun ortasında “Seni duyamıyoruz Isabelle!” şeklinde bağırıp salondan çıkması çok konuşuldu. Bütün oyunu domine eden perde ve sisten bunalıp “Seni göremiyoruz,” diye de ekleyen seyirciye salonun geri kalanından destek geldiği, başka seyircilerin de onu takip ederek oyunu terk ettiği, bir kısmının da küçük çaplı kahkaha krizlerine girdiği uzunca yazılıp çizildi. Oyunların amacı, bazı performanslarda olabileceği gibi seyirciyi provoke ederek oyuna katılmasını sağlamak değildi elbette. İşler her ne kadar planladığı gibi gitmese de Isabelle Huppert daha sonra verdiği röportajlarda seyircileri suçlamaya girişmedi ve bu olayları performansını etkilemeyen minör hadiseler olarak tanımladı.
Mary Said What She Said’in benim gittiğim gününde ise seyirci oyunu sabote edip Isabelle Huppert’le bire bir kavgaya tutuşmak yerine sessizce uykuya dalmayı seçti. İskoçya Kraliçesi Mary Stuart’ın mektuplarından yola çıkarak kraliyet içindeki tartışmalı pozisyonunu anlatan oyunda Huppert tıpkı Bérénice’teki gibi ağır kelimeler çuvalını yüklendi, 90 dakika boyunca seyirciyi laf kalabalığına ve beraberinde gelen abartılı bir koreografiye –deyim yerindeyse– “maruz bıraktı”. Seyircinin bir kısmı da oyunu neredeyse sadece çizgi filmler veya gişe için yapılan ucuz komedi filmlerinde rastlayacağımız şekilde uyuyarak geçirdikten sonra, sıra selama geldiğinde hızlıca kendilerini toparlayıp tüm güçleriyle alkışlamaya başladı.

“Patlangoz, horoz, koz… Kozyatağı!”
Oyunlarla, özellikle Bérénice’le ilgili duyduğum ve izleyicilere ait bazı forumlarda okuduğum kadarıyla yapılan yorumlardan biri de oyunun “sahte entelektüalizm” örneği olduğuna dairdi. Bu, genel olarak modern sanatın kendini yoruma ultra açık bırakacak şekilde dizayn edip aslında gerçek bir emek ortaya koymadan puan toplamasına yapılan zaten oldukça yaygın eleştirilerin bir tezahürü. Seyirciler bir anlamda ziyaretçi tarafından müzede unutulan gözlüğe hemen “sanat” etiketini yapıştıran kör kalabalığın parçaları olmayı reddediyor ve bu oyunlarda neyin gerçekten takdir edilmesi gerektiğine dair Huppert ve yönetmenlerden hesap soruyorlardı. Bu eleştirilere bütünüyle hak vermekte zorlansam da Castellucci ve Wilson’ın tercihlerinin böyle yorumlara kapı açacak “karikatür” özellikleri olduğunu şimdiye kadar fark etmişsinizdir diye düşünüyorum. Öyle ki, iki oyun sırasında da kafamda Yalan Dünya dizisinin 17. bölümünde Açılay karakterinin bir oda tiyatrosunda sergilediği tek kişilik performans dönüp durdu. Bu bölümü sonradan tekrar izlediğimde Açılay ve Huppert’in oyunları arasında, rastgeleymişcesine duyulan sözler ve beraberinde gelen aynı rastgelelikteki koreografi bakımından hatırladığımdan da fazla benzerlik olduğunu fark ettim. Arka arkaya seyircinin üzerine dökülen kelimeler arasında “Patlangoz, horoz, koz… Kozyatağı!” dediği bir bölüm oluyor Açılay’ın. Huppert de oyunun başında dakikalarca insan vücudunu oluşturan elementleri sıralıyor. “Elmas, radyum, gümüş, potasyum, fosfor…” Ve en önemlisi… “Kadmiyum!”. Bağlamı yakalamak zaten baştan zor olduğu için bu kelimelerin ağızdan tutkuyla çıktığını görmek insana yapılan işin yer yer gülünç olduğunu düşündürüyor tabii. Ancak tüm bunlara rağmen, sahnede rastgele sarf edilen sözcükler dizisini bile modern sanatın bir sahtekarlığı olarak addetmekte Parisli seyirci kadar hızlı davranmak içime sinmiyor. Sadece Isabelle Huppert’in değil, Açılay’ın oyununun da sahte entelektüalizm teşkil etmeyebileceği meselesi belki başka bir sohbetin konusu olarak şimdilik kenarda bekleyebilir.
Tabii bizim için bu oyunlardan geriye ballandıra ballandıra gevezelik yapmamıza imkân veren bir malzeme kalıyor. Isabelle Huppert ise Paris sahnelerinden muhtemelen Bérénice’in dalgacı ve kavgacı seyircisinin mi yoksa Mary Said What She Said’in uykucu salonunun mu daha makbul olduğu sorusuyla ayrılıyor.
